“Tarihin sonuna?” Kısa bir ara! Kimlik siyasetinin getirdiği yıkım ve ulusal kimlik ihtiyacı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______30.10.2018_______

“Tarihin sonuna?” Kısa bir ara! Kimlik siyasetinin getirdiği yıkım ve ulusal kimlik ihtiyacı

Mustafa Çağrı Parmaksız
Fukuyama,sistemin Trump gibi hırs yüklü insanları dizginleyemediğini; Trump’ın önce ticarette kazandığı başarıyı, medya üzerinden şöhretle taçlandırdığı, bir noktadan sonra da medya şöhreti olmanın da onun için yeterli olmayıp siyasi başarıyla tatmin olmaya çalıştığını ifade ediyor.

Fukuyama’nın son kitabı “Kimlik: Haysiyet talebi ve dargınlık siyaseti”

Bundan yaklaşık 30 yıl önce Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte Francis Fukuyama, liberal demokrasinin mutlak zaferini ilan etmişti. Marx’ın ve Hegel’in büyük bir yanılgıya düştüğünü savunarak, tarihin artık son noktasına/aşamasına geldiğini ileri sürmüştü. Belki de hiçbir akademisyenin/düşünürün elde edemeyeceği tanınırlığı bu ses getiren çıkışıyla yakalamıştı. Aynı Fukuyama, son yazdığı kitapta açık bir dille itiraf etmemekle birlikte işlerin düşündüğü gibi gitmediğine, liberal demokrasinin ve onun etrafında şekillenen liberal dünya düzenin ciddi sıkıntılarla karşıya karşıya olduğuna işaret ediyor. Özellikle kimlik siyasetinin yükselişinin, liberal sistemi ağır bir sınava tabî tuttuğunu savunuyor.

Bu yazımda Fukuyama’nın Foreign Affairs Dergisi için kaleme aldığı yazıyı temel referans alarak, son kitabından birkaç belli başlı hususu okuyucular ile paylaşmaya, kendisiyle yapılan çeşitli mülakatlarda altını özenle çizdiği hususların bazılarını paylaşmaya çalışacağım.

Dünya siyasetinde değişim, gelir dağılımındaki adaletsizlik ve orta sınıfların çökmesi ile yükselen popülizm

1970’lerden itibaren küresel ölçekte üretim dört kat artarken, aynı zamanda demokratik seçimlerle işbaşına gelen iktidarların sayısında da gözle görülebilir bir artış meydana geldi. Ekonomik büyüme ve gelişim, dünya üzerinde her alana yayıldı. Mutlak yoksulluğun dünya nüfusu içerisindeki oranı 1993’de yüzde 42’iken 2008 yılında yüzde 18’lere kadar geriledi.

Gelişmekte olan ülkelerde, köylerde otururken elektrikle aydınlanamayan, musluktan suyu akmayan insanlar büyük şehirlere göç ederek bir anda televizyonla, ötekiyle ve kaotik bir hayatla karşı karşıya kaldı. Bir yandan sanayi üretimi, düşük işçi ücretlerinin etkisiyle batıdan Uzak Asya’ya doğru kayarken, hizmet sektöründe kadınlar daha fazla iş bulmaya, vasıfsız işçiler yerlerini makinelere bırakmaya başladı. Çin ve Hindistan gibi ülkelerde yeni orta sınıflar, küresel değişim ile birlikte yükseldi fakat ekonomik değişimden herkes faydalanamadı. Gelir dağılımındaki adaletsizlik katlanarak artmaya devam etti.

2007-08 küresel ekonomik krizi ve 2009 Euro krizine kadar liberal dünya düzeni ve liberal demokrasi anlayışı açısından bir sorun gözükmemekle birlikte ekonomik sorunların baş göstermesi ile genel eğilim tersine döndü. Liberal demokrasinin beşiği sayılan ABD ve Avrupa Birliği’nde küresel sistem ve liberal demokrasi zaman içerisinde itibar kaybına uğradı. Polonya, Macaristan, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde otoriter yönetim modelleri yükselişe geçti. 2011 Arap Baharı ile birlikte despot yönetimlere karşı demokrasi ümidi, kısa süreliğine belirmiş olsa da beraberinde Arap Baharı; kan, gözyaşı ve tüm dünya siyasi dengelerini etkileyen mülteci sorununu getirdi. 2016 yılında, istikrarlı bir demokrasi tecrübesine sahip olan İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmaya karar verdi ve tüm dünyayı şok eden bir gelişme olarak da Donald Trump Amerikan Başkanlık seçimlerini kazandı.

Fukuyama’ya göre bütün bu yaşanılanlar teknolojik gelişimle birlikte küreselleşmenin getirdiği bir sorun olarak ele alınması mümkün olmakla birlikte, aynı zamanda kimlik politikaları’nın yükselişle de alakalıdır.

Batı ülkelerinde yıllarca siyaset, iktisadi konular üzerinden şekillendirildi. Batı’daki solun temel öncelikleri belliydi; işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sendikal hakların güçlendirilmesi, refah devleti uygulamaları, gelir dağılımındaki adaletin sağlanması vb.  Sağ siyaset ise daha çok devletin küçültülmesi, özel sektörün önündeki engellerin kaldırılması ve yatırımcıların teşvik edilmesi gibi konularda siyasetini yoğunlaştırmıştı. Fakat son yıllarda ekonomik konular arka planda kalarak,  kimlik siyaseti ön plana çıkmaya başladı. Sol siyasetin temel ilgi alanları cinsiyet ayrımının kaldırılması, cinsel özgürlüklerin kabul edilmesi, azınlıkların haklarının korunması, marjinal gruplara ayrıcalıklar tanınması gibi kimlik siyasetine doğru kayarken, sağ siyasette vatansever bir yaklaşım benimsenip, genellikle etnik veya dini bir kimliğe dayanan ulusal kimliğin korunmasına odaklanıldı.

Karl Marx’ın çok uzun zaman önce işaret ettiği gibi tüm çatışmaların kaynağında iktisadi meseleler olmakla birlikte, yeni nesil siyasiler seçmenlerine haysiyetlerinin, saygınlıklarının ve itibarlarının zedelendiğini haykırdılar. Sovyet Rusya’nın yıkılmasıyla birlikte NATO’nun etki alanı artırmasını Putin, Ruslar için bir “trajedi” diye adlandırdı. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Çin’e yabancı unsurların ayak bastığı 1839’dan sonraki bir yüzyılı “aşağılama ve utanç asrı” olarak tanımladı. Gelişmiş ülkelerde bir yandan siyahilerin haklarını korumak için kurulan hareketler güçlenirken, diğer taraftan farklı cinsel tercihlere sahip insanların toplumsal statüleri, yaşam koşulları vs. tartışılmaya başlandı. Israrla farklı farklı gruplar, topluluklar dini veya etnik / milli / cinsiyetçi veya cinsel kimliklerinin yeteri kadar tanınmadığını, saygı görmediğinin altını çizerek kimlik siyasetini yükseltti. Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması ve etkin kullanımıyla birlikte kimlik siyaseti küresel bir olgu haline geldi.

Liberal demokrasi ve düzen için kimlik siyaseti baş edilmesi zor bir sınav haline geldi. Bir yandan küreselleşme zenginliği tüm dünyaya yayarken; toplumlar, topluluklar çeşitlenmeye, farklı istek ve talepleri dillendirmeye başladı. Fukuyama’ya göre demokratik toplumlar, kimlikler üzerinden derin ayrışmalarla karşıya karşıya. Şayet evrensel anlamda liberal demokratlar bir çözüm önerisiyle sahaya çıkamazsa, yavaş yavaş devletlerin çözülerek çöktüğü, çatışmaların yoğunlaşarak arttığı bir dünyaya doğru gidilme ihtimali artıyor.

İnsan doğası: Tanınma, eşitlik ve üstünlük iddiası

Birçok iktisatçı, insanoğlunun iyi mal ve hizmetlere kavuşma arzusuyla motive olduğunu savunurken, Socrates insanın üç parçadan oluştuğunu bir tarafında “arzulayan kısım”  diğer yanda “hesapçı kısım” olduğunu ve bunların üzerinde de üçüncü bir kısmın varlığına işaret etti. Platon da Devlet’te bu üçüncü kısmı “thymos” yani “ruh” olarak adlandırdı. Birincisi Ortaçağ’da aristokrasinin, ruhban sınıfının veya yönetici elitlerin sahip olduğu üstünlük hissine kavuşma arzusu ile diğer taraftan da herkesin eşit sayıldığı, herkesin herkes gibi iyi kabul edilmesi talebi  “Thymos” siyasette görünürlük kazanır. Birincisi Fukuyama tarafından “megalothymia” olarak adlandırılırken, ikincisi “isothymia” olarak isimlendirilir. Aslında modern çağ insanoğlunun üstünlere karşı eşitlik mücadelesi şeklinde geçmiş, Birleşik Devletler’de kölelik, kadın hakları, işçilerin sorunları gibi konular her zaman eşitlik temelinde çözümlenmiştir. Fakat hukuki zeminde sağlanan eşitlik hiçbir zaman için ekonomik veya sosyal eşitliğe dönüşememiştir. Yıllar içerisinde serbest piyasa ekonomisi içerisinde, ücret eşitsizliğine, sabit gelirlilerin sürekli gelir ve statü kaybına, her neviden  ayrımcılığın, kutuplaşmanın  artmasına yönetimler kalıcı bir çözüm bulamamıştır. ABD’de dâhil 30 kalkınmasını tamamlamış ülke adı konulmamış bir ekonomik ve sosyal eşitsizlik sorunuyla karşı karşıyadır.

Sol siyasetin açmazları: Kimlik siyasetine hapsolmuş bir sol geleceği inşa edebilir mi?

70’li yıllarda Amerika’da otomotiv, demir-çelik gibi sektörlerde zor şartlar altında çalışmak koşuluyla iş bulabilen siyahiler, ağır sanayinin Uzak Asya’ya kaymasıyla yeniden işsizlik sorunuyla mücadele etmek zorunda kaldı.  İşsizlikle beraber gelen suç oranlarındaki artış, yoksulluk, kötü hayat koşulları artık bir neslin sorunu olmaktan çıkarak yeni kuşaklara aktarılan bir mesele haline dönüşmüştü. Sadece siyahiler değil, beyaz yakalı Amerikalıların da geleceğe dair umutları azalmakta, uyuşturucu iptilası başta olmak üzere birçok sosyo-ekonomik sorun her sosyal kesimde yaygınlaşmaktadır. Fukuyama’ya göre yükselen popülizmin ve popülist milliyetçiliğin köklerini de burada aramak gerekir.

Trump’ın başkanlık koltuğuna ulaşması veya İngiliz seçmeninin AB’den ayrılma kararının altında küreselleşme ile birlikte güç ve statü kaybeden, toplumsal görünürlük ve etkisini de yitiren orta sınıfların (Türkçe’de orta-direğin) oynadığı rol yadsınamaz. Sol siyaset ile karşılaştırıldığında milliyetçilik ve muhafazakârlık orta sınıfa daha kolay ulaşabilmektedir. Bir yandan milliyetçiler, güçlü bir milletin parçası olunduğunu, ülkenin asli unsurun orta sınıflar olduğunu ve ülkelerinin yabancılar, göçmenler ve elitler tarafından ellerinden alındığını yüksek sesle doğrudan bu kesimlere iletebiliyor. Aynı yaklaşımla, sağ muhafazakârlar da milliyetçilerinkine benzer bir hikâye ile sahip oldukları inancın, inançsızlar eliyle tahrip edildiğini dillendirebiliyor ve seçmende siyasi karşılık bulabiliyorlar.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Batı’da göçmenler sağladıkları ucuz işçilikle ülkelerin kalkınmasında faydalıydı. Hâlbuki bugün, yerleşik sosyal kesimlere bir tehdit ve gelir dağılımında yaşanılan adaletsizliklerin daha fazla hissedilmesinin kaynağı olarak algılanıyorlar. 60’lı yıllarla beraber başlayan “multikültürel” yaklaşımlar sol siyasetin kadın hareketleri, siyahi hakları, Batı toplumlarındaki Müslüman gruplar ile iletişim kurmasına sağlamakla birlikte, özellikle Marksist eğilimli solun kaybolmasına neden oldu. Sosyal demokrat partilerin iktidar tecrübeleri vardı. Bu tecrübe sol siyasete, devlet imkânlarıyla daha eşitlikçi bir kamu hizmeti ve gelir dağılımını gözeten politikalar uygulama imkânı tanıdı. Sovyet Rusya’da ve Çin’de komünist rejim giderek bir diktatörlüğe dönüşürken, Avrupa Solu özellikle kriz ortamlarında hükümetlerde uyguladıkları malî politikalarla nispî başarılar elde etti. Soğuk Savaş’ın bitimiyle de sosyal demokratların kapitalist sistemle nihai barışması söz konusu oldu.

90’lı yıllara kadar, Kıta Avrupası’nda işçi sınıfı kendisini sosyal demokrat partiler ile ifade eder veya ABD’de Demokrat Parti’ye oy ve destek verirdi. Fakat Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte sol siyasetin politik ajandası değişti. Sol,  gittikçe kimlik siyasetine yöneldi. Bu gelişmelerle birlikte ülkelerinin ve kendi geleceğinden kaygılı orta sınıf ile işçiler sağa kaydı.

Fukuyama, sol siyasetin kimlik siyasetine odaklanmasını belirli ölçüde anlaşılabilir buluyor. Özellikle son yıllarda Hollywood veya Silikon Vadisi’nde baş gösteren, kadına yönelik taciz suçlamaları ve tartışmalarının çelişkili bir duruma işaret ettiğini savunuyor. Kadın ve erkeğin eşit çalışma koşullarında, saygın bir şekilde, adalet içerisinde çalışmasının savunulmasının önemli olduğunu belirtirken,  tartışılan konunun çelişkili bir şekilde neredeyse ülkenin gelir dağılımından en yüksek payı alan, az sayıdaki insanın sorunu olduğunu, geniş halk kitlerinin, işçilerin, kadınların sorunlarının bir şekilde sol siyaset tarafından ıskalandığına işaret ediyor.

ABD’de Cumhuriyetçiler daha sağa kayarken, demokratların daha sola konumlanmasıyla aslında politik merkezin boşaldığına işaret ediyor. Fukuyama, son kitabını yazma nedenini Trump’ın Amerikan başkanlığını kazanmasından duyduğu hoşnutsuzluğu ifade etmek için açıklıyor. Kitabında, ekonomik sistemin, Trump gibi hırs yüklü insanları dizginleyemediğini; Trump’ın  önce ticarette kazandığı başarıyı, medya üzerinden parayla satın aldığı  şöhretle taçlandırdığını, bir noktadan sonra da ” medya kişiliği” olmanın da  yeterli olmayıp, siyasi başarıyla tatmin olmaya çalıştığını ifade ediyor.  Fukuyama, Amerika açısından bir avuç sayılabilecek sol eğilimli akademisyen ve üniversite öğrencisinin “politik doğruculuğunu”,farklı kimliklere sahip insanlara karşı geliştirdikleri koruyucu dilin, geniş halk kitlerini dışladığını ve bu durumun  özellikle muhafazakâr medya eliyle, kamuoyuna istismar edilerek yansıtıldığını söylüyor. Trump gibi politikacıların da bu söylemleri  fırsata çevirdiğini ve özellikle kendini tehdit altında hisseden,kaygıları ağır basan orta sınıf beyaz Amerikalılar ile daha rahat iletişim kurduğunu ve desteklerini aldığını ifade ediyor. Trump gibi popülist özelliği ağır basan siyasetçilerin hem yerel siyasette hem de küresel siyasette  çok ciddi sorunlar çıkardığını ifade ediyor.

Fukuyama, "kimlik" politikasının ayrışmanın nedeni olabileceği gibi, liberal demokrasi içerisinde "millî kimliğin",  birleşmenin, sorunları aşmanın çözüm yolu olabileceğini savunuyor.
Fukuyama, “kimlik” politikasının ayrışmanın nedeni olabileceği gibi, liberal demokrasi içerisinde “millî kimliğin”,  birleşmenin, sorunları aşmanın çözüm yolu olabileceğini savunuyor.

Fukuyama’nın amentüsü ve yeni ulusal kimlik ihtiyacı

Toplumların ayrımcılığa uğramış grupları, ötekileştirilenleri korumak kadar ortak amaçları, karşılıklı görüşme ve uzlaşı içerisinde başarması gerektiğine işaret eden Fukuyama, hem sağın hem de solun kimlik siyaseti üzerindeki ısrarının ortak iyiliğe zarar verdiğini savunuyor. Kimliklerin inkâr edilemeyeceğini fakat mümkün olan en üst düzeyde herkese aidiyet ve saygınlık sağlayan ortak ulusal kimliğin vurgulanması gerektiğini, böylelikle liberal toplumların karşılaştığı sorunları bir şekilde çözebileceğini savunuyor.

Modern toplumlarda değişim ile birlikte insanlar özgün kimliklerinden kopuyor, yalnızlaşıyor, mutsuzlaşıyor ve bu hâl geçmişe dönük nostaljik bir özleme yol açıyor. Özellikle sağ siyasiler insanların bu özlemini ustalıkla kullanıyor. Modern toplumlarda insanların  “çok kimlikli” olduğu hatırlatılırken, bu kimlikleri inkâr etmeden, karşılıklı saygı temelinde daha üst bir kimliğin sahiplenilmesi gerekiyor. Fukuyama bir yandan, liberal toplumlarda azınlıklara karşı polis şiddetinin önlenmesi için mücadele edilmesi gerektiğine işaret ederken,  diğer yandan da azınlıkların genel kitleye temel değerler ve inançlar üzerinden dâhil edilerek “kutsal ulusal kimliğin” içerisinde yeni gelenlerle birlikte kaynaştırılması, eritilmesi gerektiğini savunuyor. Başta anayasacılık olmak üzere, hukukun üstünlüğü, insanların eşitliği ve hukuk devleti çerçevesinde kapsayıcı ulusal kimliğin inşası Fukuyama’nın temel önermeleri arasında yer alıyor. Sağ siyasetin ve sol siyasetin göçmenler konusunda taban tabana ayrıştığı noktada Fukuyama en makul yaklaşımın ulusal kimlik içerisinde her bir vatandaşı birleştirmek olduğunu savunuyor. Her ülkenin sınırlarını korumasının en doğal hakkı olduğuna, vatandaşlık hukuku çerçevesinde her bir vatandaşın da hükümetten eğitim, sağlık hizmeti ve diğer belli başlı kamu hizmetlerini en iyi şekilde almasının gerekliliği savunuyor. Avrupa Birliği ve ABD’nin kaçak göçmen girişleri için elinden gelen tüm çabayı göstermesi, gerekli kaynakları ve insan gücünü bu alanda sevk etmesi yazılarında ve mülakatlarında tavsiye ediliyor.

Amerikan demokrasisinin sağlıklı bir şekilde ayakta kalabilmesi için demokratların azınlıkların partisi olma algısından biraz olsun kurtularak, kimlik siyasetini bir kenara bırakıp,  eski günlerde olduğu gibi başta işçi sınıfını sonra da beyaz yakalıları, saflarına çekecek politikaları dillendirmesinin ve uygulamaya koymasının önemine işaret ediyor.

Fukuyama, “kimlik” politikasının ayrışmanın nedeni olabileceği gibi liberal demokrasi içerisinde “millî kimliğin” ve birleşmenin, sorunları aşmanın çözüm yolu olabileceğini savunuyor.

Kaynakça

  1. Francis FUKUYAMA, “Against İdentity Politics- The New Tribalism and the Crisis of Democracy”

https://www.foreignaffairs.com/articles/americas/2018-08-14/against-identity-politics-tribalism-francis-fukuyama

  1. Can liberal democracies survive identity politics?

https://www.economist.com/open-future/2018/09/30/can-liberal-democracies-survive-identity-politics

  1. Francis Fukuyama: Identity politics is undermining democracy

https://www.washingtonpost.com/news/theworldpost/wp/2018/09/18/identity-politics/?noredirect=on&utm_term=.f9db6729a471

  1. Francis Fukuyama Postpones the End of History

https://www.newyorker.com/magazine/2018/09/03/francis-fukuyama-postpones-the-end-of-history

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları