Tarihsel ve Küresel Açıdan Tarıma Bakış – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

Çağrı: Bize katılın

Millî Düşünce Merkezi ve MİSAK'ın yayıncılık takımına katılmak ister misiniz? Türk Milliyetçiliği için birlikte çalışacağımız amatör arkadaşlar arıyoruz. En gencinden emeklisine kadar. Tıklayın ve sitelerin neresinden tutabileceğinize karar verin.
-
_______04.11.2017_______

Tarihsel ve Küresel Açıdan Tarıma Bakış

Süleyman Karahan

 

 

 

 

 

 

 

  1. Osmanlı Devleti ve Cumhuriyetin Başlangıç Döneminde Tarım

14. yüzyıl ile birlikte 600 yılı aşkın süre tarihte önemli bir yer almış olan Osmanlı İmparatorluğu’nda tarım ağırlıklı bir iktisadi hayat varlığını sürdürmüştür. Başlangıçta konar- göçer bir hayat yaşayan toplum imparatorluğun gelişmesi ve idari düzenin yerleşmesi ile yerleşik hayata geçmiştir. Osmanlı döneminin sosyal, kültürel ve ekonomik tarihi hakkında bilgi veren Tahrir Defterlerindeki kayıtlar nüfusun %80-90’ının tarımsal faaliyetlerden gelir elde ettiğini göstermektedir. Devlet mülkiyetine dayalı bu toprak sistemine mir-i arazi denilmektedir. Mir-i arazi rejiminde toprağın çıplak mülkiyet hakkı devlete aittir. Mir-i arazi rejiminde doğrudan yönetim tarafından oluşturulmuş ve hiyerarşik bir mülkiyet sıralaması getirilmiştir. Köylü ırsi ve ebedi kiracı olarak toprağı işlemektedir. Köylü topraktaki tasarruf hakları karşılığında devlete vergi ödeme yükümlülüğüne sahip olmuştur. Osmanlı mir-i rejimi 3 farklı toprak sistemini içinde barındırmıştır. Geliri 100 bin akçeden fazla “has” adındaki dirlikler olup üst düzeydeki idarecilere tahsis edilmişlerdir. Has sahipleri tımardan farklı olarak her beş bin akçe için 1 asker hazırlamakla yükümlü olmuşlardır. Has göreve bağlı olarak verildiği için sahipleri de sık sık değişmiştir. Geliri 20-100 bin akçe arasında olan ikinci derecedeki emirler, beyler ve sancak beylerine verilen “zeamet” adındaki dirliklerdir. Zeamet sahipleri (zaim) de her beş bin akçe için bir (1) asker hazırlamakla yükümlü olmuşlardır. Ekonomik açıdan toprakları rasyonel bir şekilde işleterek hububat üretiminin ara verilmeksizin sürdürülmesini amaçlayan tımar sistemi ise, Osmanlı tarımının temelini oluşturmuştur. Bu sistem, Selçuklu toprak düzeni olan “askeri ikta” sistemini esas almıştır. İkta sistemi Hz. Ömer zamanında istila sonucu sahipsiz kalan toprakların devlete vergilerinin ödenmesi şartı ile şahıslara verilmesi yöntemi ile başlamıştır.

Mir-i arazi sistemi, köylüyü her türlü doğal ve toplumsal tehlikeler karşı da koruyan bir sistem olmuştur. Toprağı kiralayan ve işleyen çiftçiye de (reaya) tanınan haklar Osmanlı toprak düzeninde en önemli konulardan biri olmuştur. Ancak, köylünün toprağını terk edemez yükümlülüğü ile bir anlamda özgürlüğü sınırlandırılmış, terk ettiğinde ise geri getirilmiştir. Aynı zamanda toprağını nadas dışında 3 yıl üst üste işlemeyen çiftçiden “çift bozan” veya “leventlik akçesi” adı altında toprağın boş kalmasından doğan zararları ödemek için vergi alınmıştır. Osmanlı döneminde en önemli ürünler tahıllar olmuştur. Tahrir defterleri üzerinde yapılan araştırmalara göre toplam üretimin %90’ınını aşan bir oranda tahıl ürünleri üretildiği saptanmıştır. Ayrıca sebze tarımı, koyunculuk ve başta bağcılık olmak üzere meyve yetiştiriciliği de önde gelen tarımsal faaliyetler arasında yer almıştır. Bağcılığın ve meyveciliğin gelişmesindeki nedenlerin başında bu alanların yetiştiricilik gereği çift ile çevrilmesinden doğan mir-i arazinin mülk araziye dönüştürülmesidir. Çiftçi arazisine bu amaçla yaptığı yatırım ile araziyi imar ederek mülk hakkını elde etmiştir. Meraların geniş olması, et tüketiminin fazla olması, deri işleme sanatının yaygın olması ve geleneksel yaşam tarzının devamlılığı ve geçimlik üretim yapan çiftçilerin varlığı, koyunculuğun artışındaki temel etkenler olmuştur.

Toprak rejiminin Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişmesinde rolü önemlidir. İdari ve siyasi bozulmalarla ekonomik sıkıntılar aynı dönemde yoğun olarak yaşanmaya başlamıştır. Geçim sıkıntısı içinde olan ve yüksek vergi ile daha zor duruma düşen köylü, tefecilere yönelmiştir. Borçların ödenememesi de toprağın tefeciye devredilmesi sonucunu doğurmuştur. Ayrıca, rüşvet ve bürokratik baskılar, büyük ve verimli arazilerin belirli kişiler elinde toplanmasına neden olmuş ve hepsine ortak olarak “ayan” denilen yeni toprak sahipliği (mültezim, mütesellim, toprak ağası vb.) ortaya çıkmıştır.

Öncelikle Avrupa’da toprak düzeninin ferdi mülkiyete geçmesi ile modern tekniklerin kullanılması gelir artışını sağlamıştır. İmparatorluğa kıyasla ekonomik üstünlük, birçok avantajı da sağlamıştır. Tarım dışı faaliyetlerin gelişmesi, tüm alanlarda teknolojinin kullanılması mümkün olmuştur. Ticaret yolları Akdeniz’in dolayısı ile Osmanlı mülkünün gelirini geriletmiş, Avrupa’da yaşanan enflasyon Osmanlı İmparatorluğunu ucuz gıda maddesi ve hammadde ithal edilen bir pazar durumuna dönüştürmüştür. Bu da batıya hammadde üreten bağımlı bir yapı ortaya çıkarmıştır. Giderek belirli kişilerin ellerinde toplanan tımar sahipleri güçlerini de artırmışlardır. Bu da padişahlık makamı için bir tehlike olmaya başlamıştır. Merkezi idarenin de zayıfladığı bu dönemde ayanlar köylüye iyi davranmadıkları gibi ödemekle yükümlü oldukları vergileri de ödememişlerdir. 1808 yılında ayanlar II. Mahmut’a “sened-i ittifak” imzalatmış ve daha da güçlenmişlerdir. Bu ittifakla ayanlar, vergi imtiyazlarını ve ırsi hükümranlıklarını kabul ettirmişlerdir. 1812 yılından sonra II. Mahmut geniş bölgelerde hüküm süren bu ayan sınıfını ortadan kaldırmayı başarmış ancak köy ağaları daha dağınık yarı feodal unsurlar olarak varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Gerileme dönemi ile birlikte toprak düzeni de yenilenemeyince tımar sistemi de Tanzimat Fermanı (1839) ile kaldırılmıştır. Bu yıldan sonra mültezim uygulaması sona erdirilmiş ve vergilerin devlet görevlileri tarafından alınması kabul edilmiştir. Ancak bu da beklenen başarıyı gösteremediği için 1841 yılında yeniden mültezim uygulamasına geçilmiştir. Tanzimat yıllarında özel mülkiyet haklarının uygulanması büyük çiftliklerin oluşmasına da neden olmuştur. 1847 yılında çıkarılan bir tebliğ de toprak parçalanmasının ilk adımı olarak tarihe geçmiştir. Bu tebliğ, toprağın miras yolu ile yalnızca babadan uygun olan oğula geçmesi kaldırılmış ve kız evlatların da mirastan pay alması kabul edilmiştir. Böylece topraklar parçalanarak daha da küçülmüş, optimum sınırların altında kalmıştır. Bu cüceleşmeye verim artırıcı tarım tekniklerinin kullanılmaması da eklenince tarımsal gelir giderek düşmüştür. Bu tehlikeler karşısında 1858 yılında Ahmet Cevdet Paşa, Mehmet Rüştü Paşa, Arif Bey ve Tahsin Bey’den oluşan bir kurul tarafından arazi kanunnamesi çıkarılmıştır. Kanunname ilk ciddi ve ayrıntılı toprak kanun çalışması olmuştur. Kanun ülke toprakları 5 gruba ayrılmıştır. 1. Mülk Topraklar (Araziyi Memluke), 2. Mir-i topraklar, 3.Vakıf toprakları, 4. Kamu Toprakları ve 5. Ölü Topraklar: Tasarrufu kimsede bulunmayan çorak, dağlık ve ormanlık topraklardır.

1874 yılında tapu örgütü kurulmuş ve 1911 tarihinde de çıkarılan kanun ile köylünün tasarrufunda bulunan mir-i araziyi ipotek edilebilir, borç karşılığı satılabilir hale getirilmiştir. Bu kanunlar ile Cumhuriyet öncesi özel mülkiyet gelmiş, ancak adil olmayan bir toprak düzeni oluşmuştur.

İlk olarak şeker pancarı üretimi için çabalar başlamış ancak 1913 yılına kadar başarılı olunamamıştır. 1913 yılında ıslah edilmiş şeker pancarı tohumları ithal edilerek Bursa, Çanakkale, Elazığ, Sivas, Ankara ve Şam’da denemeler başarılı sonuçlandığı için üretime başlanmıştır. Ancak, önceki yıllarda başarısız olan şeker fabrikasının kurulması cumhuriyet dönemine kadar mümkün olamamıştır.

1860’lı yılların başında pamuk tarımı teşvik edilmiştir. Ancak dokuma sanayinin gelişmemiş olması diğer ülkelerle rekabet şansını azaltmış ve yalnızca ham pamuk ihracatı yapılarak gelir sağlanabilmiştir.

Önemli ihracat ürünleri arasında olan tütün ekim alanları bu dönemde dört kat artış göstermiştir. Yine, incir ve üzüm üretiminde de iki kata varan artış sağlanmıştır. Tanzimat fermanı ile teşvik edilemeye başlanan diğer bir ürün de merinos koyunu yetiştiriciliği olmuştur. Ancak, kapitülasyonlarla iç Pazar, gümrüksüz ithal mallara açık olduğu için üreticiler rekabet edememiş ve bu üretim dalından beklenen sonuç yeterince alınamamıştır.

Kapitülasyon altında olan ülke, 1878-1913 yılları arasında her yıl ortalama 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç ve 10 bin ton buğday ithal etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle her yıl yaklaşık 12 milyon altın lira ödenmiştir.

Bu dönemde alt yapı yatırımları için de adımlar atılmış, bir kısım sulama çalışmaları tamamlanmış fakat savaş nedeni ile önemli olan bazı nehir ıslahı çalışmalarına başlanamamıştır. Üreticiye tohumluk dağıtılması, üreticinin kredilendirilmesi çalışmaları, tarım okullarının açılması gibi atılımlar da bu yıllarda başlamıştır.

Kapitülasyon altında olan ülke, 1878-1913 yılları arasında her yıl ortalama 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç ve 10 bin ton buğday ithal etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle her yıl yaklaşık 12 milyon altın lira ödenmiştir.

Atatürk, daha Cumhuriyeti ilan etmeden 1923 yılında tarımla ilgili ilk beyannameyi yayınlamıştır. Buna göre, Aşar’ın ıslah edilmesini, tütün tarımı ve ticaretinin milli menfaatlere uygun düzenlenmesini, Ziraat Bankasının sermayesini artırarak çiftçileri daha uygun ve daha fazla kredi ile desteklemesini, tarım makinalarının ithalini, hayvan ıslahı ve sayısını artıran önlemlerin alınmasını istemektedir (Dernek,2006).

Bu beyannamenin temel dayanağı, Atatürk’ün “Milli ekonominin temeli ziraattır. Kılıç ve saban, bu iki fatihten birincisi ikincisine mağlup oldu. Çiftçi ve çoban bu millet için temel unsurdur. Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan çiftçidir. Eğer milletimizin ekseriyeti azamisi çiftçi olmasaydı bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık. gibi tarımın önemini vurgulayan derin görüş ve bilgilerinden kaynaklanmaktadır.

İzmir İktisat Kongresinde tarımla ilgili konular da görüşülmüş, kongrede Atatürk’ün yayınladığı beyannameyi destekleyen kararlar alınmıştır.

1925 yılında tarımda “aşar vergisi kaldırılmış, toprakla ilgili özel mülkiyet hakkı benimsenmiş, vakıf arazileri de hazineye ve bazı zengin grupların eline geçmiştir.

Bir grup topraksız çiftçiye ve göçmenlere 1923-1938 yılları arasında 3,7 milyon dekar arazi dağıtılmıştır. Devlet eliyle dağıtılan toprakların yanı sıra meralar da tarıma açılmış, mera arazilerinde 3,9 milyon dekar azalma meydana gelmiştir. Bu önlemlere bağlı olarak tarım sektöründe hızlı gelişmeler olmuş, 1929 yılına gelindiğinde %27’lik bir büyüme sağlanmıştır.

Ancak 1929 dünya ekonomik krizi ile birlikte tarımsal ürünlerin ihraç fiyatlarının düşüşü çiftçi gelirini azaltmış, çiftçi üretim yapamaz noktaya gelmiştir.

Ekonomide devletçilik politikası bu dönemde başlamış, 1932 yılından itibaren tahıl fiyatları desteklenmeye başlanmış, buğday koruma kanunu çıkarılmış ve bununla ilgili Toprak Mahsulleri Ofisi kurulmuştur. Bu gelişmelerden sonra 1933’e gelindiğinde tarımda üretim rakamları sevindirici düzeye gelmiştir.

Bu yıllar, tarımda eğitimden uygulama çiftliklerine, yönetimden örgütlenmeye, teknik işletmelerden fabrikalara, üretici desteğinden dış satıma kadar giden çok yönlü ve entegre bir anlayışla ele alınan hızlı bir yapılaşmanın, kurumlaşmanın olduğu yıllardır.

Ziraat İşler vb. ilgili genel müdürlüklere bağlı olarak taşrada tohum ıslah istasyonları, meyvecilik, bağcılık, fidancılık istasyonlar; çay ve zeytin fidanlıkları kurulmuştur. Hayvancılık alanında da gelişmeler sağlanmış, hayvan ıslahı için istasyonlar, karantina birimleri ve laboratuarları, araştırma enstitüleri açılmış, hastalık ve zararlılarla mücadele programları hazırlanmış ve yürütücü kuruluş olarak zirai mücadele istasyonları ve enstitüleri kurulmuştur.

Toprak dağılımındaki adaletsizliği düzeltmek için 1935 yılında çalışmalar başlamış ancak Atatürk’ün ölümü ve II. Dünya savaşının başlaması ile girişimler sonuçsuz kalmıştır.

Uzun süren II. Dünya savaşı ve sonraki 1939-1949 yıllarında tarım da olumsuz etkilenmiş, tarımsal üretim düşmüş ve bazı ürünlerde kıtlık baş göstermiştir.

1945 yılında 4753 sayılı “Çiftçiyi Topraklandırma Yasası’nı çıkarmış, uygulamanın ilk aşamasında sadece devlete ait arazilerin bir bölümü dağıtılmıştır.

Demokrat Partinin iktidar olduğu 1950-1959 yıllarından özellikle bu dönemin ilk 1950-1953 yılları arasında tarım sektörü hızlı bir gelişme göstermiştir. Gelişmede bu dönemde gelen Marshall yardımı itici güç olmuş, tarımdaki traktör sayısı artarken buna bağlı işlenen alanlar genişlemesi, tarımsal kredilerin artırılması, iklim koşullarının iyi gitmesi gibi olumlu durumlar üretimi artırmıştır. Sonuçta ekim alanı 14,5 milyon hektardan 18,8 milyon hektara çıkmış, tarımsal üretim 1 kat artmış, buğday ekim alanı %100 artarken, üretim miktarı %132 artmıştır.

Tarımın milli gelirdeki payı %37,5’ye, kırsal alanda yaşayan nüfus, toplam nüfusun %68’e düşmüş, GSMH yıllık ortalama %11,3 oranında artarken Türkiye buğday ihraç eden ülkeler arasında dördüncü sırada yer almıştır.

1954 yılında sonra tarım ikinci planda kalırken, sanayi ve ulaşım sektörüne yatırım yapılmıştır.

1973 yılında 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Yasası çıkarılmıştır. Toprak ve Tarım Reformu Yasası ilk olarak Şanlı Urfa İlinde uygulanmaya başlanmış, ancak 1978 yılında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile uygulama son bulmuştur. Dağıtılan toprakların büyük bir kısmı da eski sahiplerine geri geçmiştir.

  1. Tarımın Küresel Yapısı

Tarımsal üretim; toprak, su ve biyolojik kaynaklar ile birlikte tarımsal girdiler kullanılarak yapılan bitkisel, hayvansal, su ürünleri, mikroorganizma ve enerji üretimini ifade etmektedir.

Küreselleşmeyle başat olarak dünya ölçeğinde tarım alanında da yeni kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. Modern Tarım yerine Sürdürülebilir Tarım, İyi Tarım Uygulamaları, Az işlemeli Tarım, Tarımsal Pazarlama, Topraksız Tarım, Tüketici Odaklı Tarım, Mikro Klima Alanları, Havza Bazlı Tarım gibi tarıma yaklaşımı farklılaştıran, tarımın konumunu ve tanımlamasını dönüştüren kavramlar gündemde yerini almaya başlamıştır.

Artık, tarımın bizzat kendi varlığıyla beslenme ihtiyacını karşılayarak değer ifade ettiği, köylü merkezli nüfus yoğunluğunu barındırması nedeniyle siyasi ve sosyal önem kazandığı bir durumdan; kitlelerin beslenmesinde, miktarı ve çeşitliliği artan tüketim taleplerinin karşılanmasında ve yeni pazarlar oluşturulmasında ticari bir meta olarak tarım yönetiminin “Yükselen değer” ifade etmeye başladığı ve dolayısıyla stratejik önemin göz ardı edilemez bir şekilde bir kez daha ortaya çıktığı bir zaman dilimi yaşanmaktadır.

Stratejik, ekonomik, politik, sosyal ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan tarım, günümüzde artan bir şekilde küresel bir boyut ve önem ile ülkeler için sınırlar ötesi bir nitelik kazanmıştır. Tarımsal üretimde kendine yeterli olma kaygısı yerini, daha gerçekçi ve akılcı olan, ürünlerin göreceli üstünlüklerine göre bir üretim ve pazarlama yaklaşımına bırakmıştır. Dünyada temel tarım ürünlerinde üretim, tüketim ve ticaret dengeleri hızla değişmekte, özellikle buğday, mısır, yağ bitkileri artan bir önemle stratejik ürün olmuşlardır. Artık dünyada bol ve ucuz tarım ürünü ticareti mümkün görülmemektedir.

Tarım sektöründe sürdürülebilirlik ve rekabetçilik ön plana çıkan kavramlar haline gelirken, küresel iklim değişikliği, gıda fiyatlarındaki artış, artan nüfus baskısı ve uluslararası organizasyonların etkinliğinin artması sektöre yön veren temel dinamikler olmuştur.

Günümüzde tarım, sadece üretim ve pazarlamadaki süreçler ve araçlarla yönetilemeyecek kadar büyük ve önemli bir sektör haline gelmiştir.

Bu süreç; tarımda kırsal kalkınmayı gerçekleştirecek; tarımsal geliri istikrarlı bir şekilde artırarak hayat standardını yükseltecek; kaynakların daha etkin, ekonomik ve verimli kullanılmasına imkân sağlayacak; sektörün gelişmesi, güçlenmesi ve dünyada söz sahibi bir noktaya gelmesine yönelik strateji ve uzun soluklu politikalar geliştirme ve uygulamayı gerekli ve zorunlu kılmıştır.

2050 yılı itibariyle dünya nüfusunun 9 milyar olacağı ve bu nüfusu besleyebilmek için küresel gıda üretiminin %70-100 arasında bir artış göstermesi gerektiği tahmin edilmektedir (Agricultural Development Strategy Overview, 2011).

Son on yılda tarımın gündeminde olan konular arasında, yüksek verim kaygısı içinde unutulan aile işletmeciliği, tarımda kadın, sürdürülebilir ve yeşil tarım gibi konular; besin arzı odaklı gıda güvenliğinin su ve gıda güvenirliliği, sağlık gibi yaşam kalitesini artırıcı unsurlar ile besleyici özelliklerinin zenginleştirilmesine ilişkin konular; uzun dönemde gıda üretimini sınırlayabilecek olan iklim değişikliği, biyoyakıt gibi gelişmeler, tarım ve tarım dışında gelişen ekonomik kriz ve fiyat istikrarsızlığı gibi küresel gelişmeler ve son olarak tarımda yeni teknolojik atılımlar için araştırma ve geliştirme, bilgi ve iletişim teknolojilerinin önemi vurgulanmaktadır.

Dünya mal ve hizmet ticaretinde tarım mallarının düşük payına rağmen, tarım her türlü dış ticaret müzakerelerinde başköşeyi kapmaktadır.

Tarımsal katma değer değişik tanımlara göre dünya GSYH’sının %3-%6’sını oluşturmaktadır. Türkiye’de de 1970’lerde %30 olan bu oran 2014’te %8’e düşmüştür. Toplam GSYH’nın %78’ini üreten 20 ülke, tarımsal GSYH’nın da %56’sını oluşturmaktadır. Dünyanın 18’inci büyük ekonomisi olan Türkiye, tarımsal katma değerde 9’uncu sıraya yükselmektedir. ABD, Hollanda, Almanya, Brezilya ve Çin dünyanın en büyük tarım ürünü ihracatçılarıdır. Bu 5 ülkenin toplam tarım ürünleri ihracatı içindeki payı %30’u aşmaktadır. Dünyanın en büyük ithalatçıları Çin, ABD, Almanya, Japonya ve Fransa’dır. Bu 5 ülke dünya toplam ithalatının %40’ını gerçekleştirmektedir (TİM Tarım Raporu, 2016).

Çizelge 1: Dünya Tarım Sektörünün Yapısı

OECD ile FAO’nun ortaklaşa hazırladıkları 10 yıllık Tarımsal Görünüm Raporu’na göre (OECD‑FAO Agricultural Outlook 2017‑2026), talepte yavaş büyümenin etkisiyle küresel gıda fiyatlarının düşük seyredeceği; bitkisel yağ, şeker ve süt ürünlerinin önümüzdeki 10 yıl boyunca ana ilave kalori sağlayıcıları olabileceği; küresel gıda emtia fiyatları geçmiş yıllarda yaptığı zirvelere kıyasla gelecek 10 yıl boyunca düşük seviyelerde kalmayı sürdüreceği ve bu durum, yükselen bazı ekonomilerde talep büyümesinin yavaşlayacağı beklentisi ve biyoyakıt politikalarının pazarlarlar üzerindeki azalan etkisinden oluşacağı; hububat stoklarının son on yılda 230 milyon ton ile ikmali ve diğer birçok emtia stoklarının bol oluşu şu an neredeyse 2007-2008 gıda fiyat krizinden önceki seviyelerine gerileyen küresel fiyatların artmasını sınırlandırmaya yardım edeceği; talepte yavaş büyümenin etkisiyle küresel gıda fiyatları düşük seyredeceği tahmin edilmektedir.

Bazı gelişmiş ekonomiler istisna olmak üzere kişi başı gıda talebi büyük ölçüde yatay seyredeceği; ilave kalori ve protein tüketiminin 10 yıl boyunca bitkisel yağ, şeker ve süt ürünlerinden gelmesi ve et için talep büyümesinin yavaşlayacağı ifade aynı raporda ifade edilmektedir.

Raporun tahmin ve analizlerinde belirtildiği gibi “Mahsul üretiminde artış özellikle yüksek ürün veriminden sağlanacak. Mısır üretimindeki artışın yüzde 90’ının verim artışından, yüzde 10’nun ise ekim alanının genişlemesinden gelmesi bekleniyor. Et ve süt ürünlerindeki artış ise bunun tam tersine hayvan sürülerindeki genişlemeden ve hayvan başına daha yüksek verimden sağlanacak. Süt üretim artışı önceki 10 yılla kıyaslandığında hızlanacak ve bu büyük ölçüde Hindistan ve Pakistan’dan gelecek. Su ürünleri yetiştiriciliği, balık sektöründe büyümede baskın olacak ve çiftlik balık üretimi raporda analiz edilen bütün emtialar içinde en hızlı büyüyen protein kaynağı olacak. Tarım ve balıkçılık ticaretindeki büyüme ise bir önceki on yıldaki büyüme oranının yaklaşık yarısına doğru yavaşlayacak”.

Üretim artışında Güney Doğu Asya ve özellikle Güney Amerika öne çıkmakta, üretim artışı daha düşük seyreden Kuzey Amerika ve Avrupa’nın üretim ve dünya dış ticaretindeki payları azalmaktadır. Gelişmekte olan ülkeler yüksek oranda büyümenin hem ihracat hem de ithalat tarafında yer almaktadır. Güney Amerika ülkeleri ihracat, artan gelirleriyle özellikle Afrika ülkeleri ithalat tarafında önde yer almaktadır.

Gıda güvenilirliği ve tarımsal sağlık standartları özellikle gelişmekte olan ülkelerin ihracatlarına ket vurabilmektedir. Tarife-dışı engeller özellikle gelişmekte olan ülkelerin dış ticaret maliyetlerinin artmasında önemli rol oynamaktadır. Bu artış hem ihracat hem de ithalat için geçerlidir.

Tarımsal arz boyutunda yaşanan gelişmelere karşılık, talep boyutunda da önemli bir değişim yaşanmaktadır. Nüfus artışı ile birlikte şehirleşme ve tüketim alışkanlıkları, tarım ürünlerine olan ihtiyacı artırmakta, ayrıca gıda güvenilirliği konusunda yeni hassasiyetleri ortaya çıkarmaktadır. Üretime oranla tüketimin daha fazla artması, dünyada stokları azaltmakta, bu durum dünya fiyatlarını dalgalı bir yapıya kavuşturmaktadır. Gıda maddeleri fiyatları son 20 yılda iki kattan fazla artmıştır. 2007 ve 2008 yıllarında gıda fiyatlarında yaşanan yüksek artışlar, küresel bir krize dönüşmüştür (10. Kalkınma Planı Bitkisel Üretim Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2014).

Kıtlık senaryoları ve 3F krizleri (food, fuel and finance) nedeniyle, hükümetler ve uluslararası kuruluşlar gıda üretim ve dağıtım sistemlerini gözden geçirmek zorunda kalmışlardır. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak tarım, küresel politikalarda en öncelikli sıraya yükselmiştir.

Tarım-Gıdaya Yön Verenler: Ülkeler, Kuruluşlar ve Şirketler:

Tarımda dünyaya hükmeden ülkeler ABD, eğer bir bütün olarak ele alınırsa AB (Almanya, Hollanda ve Fransa), Çin, Hindistan ve Brezilya’dır. Bunları Endonezya, Türkiye, Kanada ve Rusya izlemektedir. Doğal olarak, tarımda dünya piyasasının büyük oyuncuları piyasanın arz veya talep tarafında farklılaşabiliyor. ABD ve Çin arz tarafında dünya tarımsal GSYH’sinin %26’sını, tarımsal istihdamın %35’ini (yalnız Çin), tarım ve gıda ihracatının %15’ini sağlarken, talep tarafında toplam dünya GSYH’sinin %32’sini, nüfusun %23’ü, ithalatın %19’u ve yetersiz beslenen nüfusun %19’u (yalnız Çin) bu ülkelerdedir. ABD ve Çin’e diğer 6 ülkeyi eklediğimizde dünyada tarımsal arzın ve talebin yarısına yakının bu 8 ülke tarafından oluşturulduğunu görüyoruz.

Dünya tarımına araştırma, bilgi, tartışma ve anlaşma forumu görevleriyle yön veren BM kurumları arasında FAO, WFP, IFAD, WTO, WHO, WBG, IMF, BM dışında AB, OECD, araştırma kurumları olarak CGIAR ve özellikle üyesi IFPRI, sivil toplum kuruluşu olarak da OXFAM ve BMGF sayılabilir.

Tarımsal üretim ve ticareti piyasasında adeta tekelleşmeye varan büyük firmalar yalnızca fiziki olarak tarım ürünleri ticareti ile kalmamakta, gıda zincirinin her aşamasında, girdi sağlayıcı, toprak sahibi, hayvan yetiştiricisi, gıda üreticisi, finansör, nakliyeci, altyapı sağlayıcı, olarak faaliyet göstermektedir. Bu firmalar giderek tarım ürünlerini girdi olarak kullanan sanayi ürünlerin üretim ve ticareti yönünde genişlemektedirler.

Uluslararası devlerin dünya tarımını etkilemesi yalnız üretim, işleme, depolama, pazarlama ve ticaret aşamasında olmamakta aynı zamanda tohum, gübre, ilaç, makine gibi önemli girdilerin temini aşamasında olmaktadır. Sınırlı sayıda firma, tarım ve gıda piyasaları gibi tarımsal girdi piyasalarının da önemli bir bölümünü kontrol etmektedir (TİM Tarım Raporu, 2016).

OECD tarafından 2016 yılında yayınlanan rapora göre; 2013-15 yılları arasında tarımsal üreticilere, yıllık ortalama 585 milyar ABD $ (469 milyar EUR) değerinde doğrudan destekte ve sektörü destekleyen genel hizmetlere 87 milyar ABD $ (69 milyar EUR) destekte bulunmuştur. Ancak, çiftçilere verilen desteklerin tipi de, desteğin miktarı kadar önem taşımaktadır. OECD 50 ülkesinde, ortalama olarak, çiftçilere verilen desteğin %68’i piyasa fiyat desteği olarak, üretim miktarı ya da girdiyle kısıtlı olmaksızın verilmiştir; bu önlemler üretim kararlarını bozmakta ve önemli ölçüde piyasaları ve ticareti tahrif etmektedir. Göreceli olarak, verilen desteklerin sadece küçük bir kısmı sektörün tanımlanan hedeflerine veya karşılaştığı zorluklara doğrudan ulaşabilmektedir. OECD ülkelerinin tamamı için desteklerin yoğunluğu, geçtiğimiz 30 yılda neredeyse yarıya inmiştir ve brüt işletme hasılatının %17’sini oluşturmaktadır. Aynı zamanda, gelişmekte olan ekonomilerdeki ortalama destek seviyeleri çok düşük veya neredeyse eksi seviyelerden yükselerek OECD ülkelerinin ortalamalarına yaklaşmıştır. Ancak bu ortalamalar raporda yer alan ülkelerdeki çeşitli destek seviyelerini kamufle etmektedir. Avustralya, Brezilya, Kanada, Şili, Kolombiya, İsrail, Kazakistan, Meksika, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Ukrayna, ABD ve Vietnam OECD ortalamasından daha düşük, bazı durumlarda çok daha düşük, destek seviyelerine sahiptir. AB, Rusya ve Türkiye’deki destek seviyeleri neredeyse bu ortalamaya yakın seyrederken, Çin biraz daha yüksek destek vermektedir. Endonezya’daki destek seviyeleri çok daha yüksektir ancak yine de en fazla desteği veren ülkeler İzlanda, Japonya, Kore, Norveç ve İsviçre’nin gerisindedir.

AT tarafından bütün üye ülkeleri kapsamak üzere uygulanmakta olan Ortak Tarım Politikası (OTP), temelde üye ülke çiftçilerini desteklemek amacıyla, ekonomik tercihler değil, daha ziyade sosyal tercihler göz önünde bulundurularak oluşturulmuş bir politikadır. Bu bağlamda, OTP’nin başlıca amacı, ortak fiyat politikaları ile tarım ürünleri fiyatlarını bütün AT ülkelerinde aynı seviyeye yaklaştırmak, zaruri tüketim maddeleri olan gıda maddelerinin harcamalar içerisinde bir dengeye kavuşmasından sonra, ücretlerin benzer rekabet şartlarında tespitini sağlamaktır. Topluluk, OTP’nin finansmanını sağlayacak ve ortak prensiplerle hareket edecek ortak mali organ olarak Avrupa Tarımsal Garanti ve Yönlendirme Fonu, uzun yıllardır AB bütçesinin en büyük kalemini oluşturmaktadır.

Toplulukta tarımsal politikaların tek elden ve koordinasyon içerisinde yürütüldüğü, yapılan harcamaların tek kaynaktan kontrol edildiği bir sistemin oluşu, birtakım sorun ve gereksinimlere anında müdahale edilmesini sağlamaktadır. Türkiye’de uygulanmakta olan destekleme politikaları incelendiğinde, AB’deki kadar karmaşık bir sistemle karşılaşılmamakta ancak destekleme uygulamaları belli kurallara bağlı ve zaman içerisinde alınan sonuçlara göre kendini yenileyen bir sistem dâhilinde izlenememektedir. Hükümet politikaları çerçevesinde, yıldan yıla değişiklik gösteren fiyat müdahaleleri yanında devletin fiyat ve pazar oluşumuna yaptığı etkiler, istikrarlı bir üretim ve fiyat gelişimini de sağlayamamıştır.

Küresel Tarım ve Kırsal Kalkınma Öncelikli Stratejiler:

7-8 Nisan 2016 tarihlerinde 46 ülke ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla gerçekleştirilen OECD Tarım Bakanları Toplantısı’nda, “Üretken, Sürdürülebilir ve Dirençli Küresel Gıda Sistemine Ulaşmayı Sağlayacak Daha İyi Politikalar Deklarasyonu” kabul edilmiştir. Bildiride Bakanlar aşağıda yer alan politikalara gereksinim duyulduğu üzerinde durmuşlardır:

  • Büyüme, kalkınma, ticaret, yatırım, istihdam, refah ve çevre konularını da içerecek şekilde ekonomik önlemler hususunda tutarlı olmak.
  • Kısıtlı kamu kaynakları için para karşılığı sağlarken, şeffaf (açık hedefler ve amaçlanan yararlanıcılar ile), hedeflenen (belirli sonuçlara), uygun hale getirilmiş (istenilen sonuçla orantılı), esnek (zaman ve mekân üzerinde çeşitli durumları ve önceliklerini yansıtan), tutarlı (çok taraflı kurallara ve yükümlülüklere) ve adil (ülke içinde ve ülkeler arasında) olmak.
  • Sektörün daha fazla entegrasyonunu sağlayacak daha iyi işleyen çok tarafı ticaret sistemini desteklemek. Böylece rekabetçi tedarikçiler adil, şeffaf, pazar odaklı ve ayrımcı olmayan bazda piyasa fırsatlarını takip edebileceklerdir.
  • Sürdürülebilir verimlilik artışının tesisi için inovasyonu öncelikli konular arasında tutmak.
  • Mevcut su, arazi, orman, enerji, toprak ve biyoçeşitlilik kaynaklarının sürdürülebilir şekilde kullanan ve hayvan, bitki ve insan sağlığını göz önünde bulunduran üretim sistemlerini teşvik etmek.
  • Hava koşulları ile ilgili şoklar, hastalık salgını ve piyasa dalgalanması gibi sık karşılaşılan ve öngörülemeyen olaylarla başa çıkabilmeleri adına çiftçilerin risklere karşı daha dirençli olmalarını teşvik etmek Destek düzeyinin genel olarak azaltılması ve daha az bozucu politikalara kayılması yolunda, düzensiz de olsa kademeli olarak ilerlemeler gerçekleşmektedir. Bununla birlikte, bu rapor, çoğu ülkenin mevcut gıda ve tarım politikalarına daha fazla yönelmeleri gerektiği sonucuna ulaşmaktadır.
  • Ülkeler, tarım politikaları üzerindeki odaklarını sektördeki gelişmekte olan fırsatlara ve zorluklara yöneltmelidir: verimlilik artışını iyileştirmek, doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı aile çiftliklerinin dayanıklılığı. Özellikle, insanlara yapılan yatırım (eğitim, yetenekler ve bazı durumlarda sağlık hizmetleri), stratejik fiziksel altyapı, tarımsal inovasyon sistemleri gibi üreticilerin ve tüketicilerin ihtiyaçlarına yönelik çözümlere ihtiyaç vardır.
  • Ülkeler risk yönetimi politikalarını açık hale getirmeli ve risk yönetimi politikalarını düzene koymalıdır. Normal iş riskiyle, piyasa temelli araçlarla idare edilebilecek riskler arasındaki sınır ve facia getiren riskler şeffaf ve uygulanması mümkün şekilde tanımlanmalıdır.
  • Doğrudan ödemelerin verimliliğini iyileştirebilmek için, ülkeler, çevresel performansı iyileştirmek, işletme gelirlerini desteklemek veya kırsal toplumun refahını iyileştirmek gibi belirli politika hedeflerini tanımlamalı ve bu tarz desteğin yararlanıcılarını doğru tanımlamalı ve politika önlemlerini buna göre hedeflemelidir. 

3. Türkiye Tarımının Yapısı

Bitki ve iklim çeşitliliği, toprak varlığı ve bunun nispeten tarıma elverişli olması ve su kaynaklarının belli ölçüde yeterliliği Türkiye’yi eşsiz bir konuma oturtmaktadır. Bundan da anlaşılacağı üzere, tarım karşıtı yaklaşımlar Türkiye’nin statik mukayeseli üstünlükleriyle örtüşmediği gibi dinamik modeller açısından ele alındığında da uzun vadede Türkiye’nin rekabetçi üstünlüklerini yansıtan bir nitelikte değildir.

Rekabetçi tarım ve gıdanın gelişmesi için önce tarım mallarında, kullanılan üretim faktörlerinde ve tarım politikalarında anlayış değişikliklerinin yerleşmesi gerekmektedir. Artık tarım-dışı sektörlerde olduğu gibi tedarik zincirinde sadece girmek değil, kalıcılık sağlamak ve hatta değer zincirinde yer edinmek zorunlu hale gelmiştir. Parçalı ve geçici tedbirlerle sektörde rekabetçi kalmanın olanağı yoktur.

Türkiye’nin, son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 8,2’sini, toplam tarım alanlarının da yüzde 5,22’sini kaybettiği bildirildi. 10 yılda en fazla tarım alanı kaybı tahıllar ve diğer bitkisel ürün alanlarında gerçekleşti. 2006 yılında 17 milyon 440 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı yaklaşık yüzde 11 azalarak 2016 yılında 15 milyon 574 bin hektara geriledi.

Tarım arazisinin tarım dışı kullanımının artmasına rağmen, sağlanan verim artışı ile bitkisel üretim artmaktadır. Türkiye, tarımsal üretim faaliyetini gerçekleştirdiği yaklaşık 23,6 milyon hektar tarım arazisinden yem bitkileri dâhil yıllık 140 milyon tona ulaşan bitkisel ürün elde etmektedir. Nadas alanındaki daralmaya rağmen, ekilen alanlar 15,5 milyon hektara gerilemiştir.

Tarımsal üretimde kullanılan alan 2001 yılından 2015’e kadar 2 milyon hektar azalarak 39 milyon hektara düşmüştür.

Rekabet üstünlüğümüzün olduğu kiraz dâhil birçok meyvede ise verimlilik ve etkinlik sağlanamadığından, gelecekte rekabet gücümüzün azalması söz konusu olabilecektir.

Toplam verimlilikteki artış dünya ülkeleri ile karşılaştırmalı olarak incelendiğinde, bunun Türkiye’de istenen düzeyde olmadığı anlaşılmaktadır.

Küresel iklim değişikliği yanında tarım ve gıda piyasalarında yaşanan dalgalanmalar sektörü önemli ölçüde etkilemekte, riskleri ve belirsizlikleri artırmaktadır.

Maliyet üstünlüğümüz olmayan bu ürünlerde ihracat hedeflerine ulaşılabilmesi için farklılaştırma ve odaklanma stratejilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Farklılaştırma stratejileri kapsamında doğal kaynaklarımız ve ekolojik üstünlüğümüz dikkate alınarak organik tarım başta olmak üzere doğa dostu tarım (karbon ayak izi vb.), coğrafi işaretleme, ürün sertifikasyonları ile ürüne katma değer katacak işlemlerin yapılmasına; odaklanma stratejileri kapsamında ise bölgesel konumumuz ve lojistik avantajlarımız dikkate alınarak yeni yurt dışı hedef pazarların tespit edilmesine ve bu pazarların taleplerine uygun üretime geçilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Çizelge-2: Türkiye’de Tarım Alanları

Yıl
Toplam
tarım
alanı

 

Toplam işlenen
tarım alanı ve uzun
ömürlü bitkilerin
alanı

 

Toplam işlenen
tarım alanı

 

Tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı
Sebze bahçeleri
alanı

 

Toplam uzun ömürlü
bitkilerin alanı

 

Uzun ömürlü bitkiler
Çayır ve
mera
arazisi

 

Diğer
meyveler,
içecek ve
baharat
bitkileri
alanı

 

Bağ
alanı

 

Zeytin
ağaçlarının
kapladığı
alan

 

Ekilen
alan

 

Nadas

 

1988
41 940
27 763
24 786
18 995
5 179
612
2 977
1 531
590
856
14 177
1990
42 033
27 856
24 827
18 868
5 324
635
3 029
1 583
580
866
14 177
1995(3)(4)
39 212
26 834
24 314
18 252
5 124
938
2 520
1 399
565
556
12 378
2005
41 223
26 606
23 775
18 005
4 876
894
2 831
1 653
516
662
14 617
2006
40 493
25 876
22 981
17 440
4 691
850
2 895
1 670
514
712
14 617
2010
39 011
24 394
21 384
16 333
4 249
802
3 011
1 749
478
784
14 617
2016 (*)
38 328
23 711
20 381
15 574
3 998
804
3 329
2 048
435
846
14 617
Kaynak: Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı. * Bilgi geçicidir.
(3) 1995 yılından itibaren sadece meyve ve zeytin kapalı alanları verilmiş olup, dağınık ağaçların kapladığı alan dahil edilmemiştir.
(4) 1995 yılından itibaren Avrupa Birliğinin faaliyetlere göre Ürünlerin İstatistiki Sınıflamasına (CPA 2002) göre gruplandırılmıştır.

 

GTGB ve Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, 2016 yılı sonu itibarıyla Türkiye’de ekilen ve dikilen tarım alanı 23 milyon 763 bin hektar, çayır ve mera arazileriyle toplam tarım alanı da 38 milyon 380 bin hektar olarak belirlendi. 10 yılda en fazla tarım alanı kaybı tahıllar ve diğer bitkisel ürün alanlarında gerçekleşti. 2006 yılında 17 milyon 440 bin hektar olan tahıllar ve diğer bitkisel ürünlerin alanı yaklaşık yüzde 11 azalarak 2016’da 15 milyon 574 bin hektara geriledi.

Tarımsal işletmelerin küçük ve dağınık yapıda olması, pazara erişim ve örgütlenmedeki yetersizlikler ile eğitim-yayım hizmetlerinin yaygınlaştırılamamış olması önemli sorun alanlarını oluşturmaktadır.

Türkiye Ziraat Odaları Birliği (TZOB) tarafından yapılan değerlendirmede, geçmişte yaşanan hızlı nüfus artışının, kırsaldan kente göçün, yerleşimlerin içinden veya yakınından geçen karayollarının, yollar çevresinde kurulan sanayinin, madencilik faaliyetlerinin, turizm ve kamu yatırımlarının Türkiye’de tarım topraklarının gerilemesine yol açtığını belirtildi.

Tarımda bitkisel üretimin payı önceki yıllarda her açıdan ağır basmaktaydı. TZOB verilerine göre 2014 yılına göre 2015 yılında %21,2 artış kaydedilen tarımsal üretimde hayvancılığın payı yüzde 50’nin üzerine çıkmıştır.

Hayvancılıktaki yüksek girdi maliyetleri nedeniyle, tüketiciler çoğu hayvancılık ürününe AB ortalaması üstünde fiyat ödemek durumunda kalmaktadırlar.

Gıda sektörünün ekonomi içindeki payı küçülüyor gibi görünse de reel olarak gıda sektörü katma değeri, özellikle 2005 yılından bu yana, sürekli bir artış eğilimine girmiştir.

Dünya Bankası’nın yayınladığı istatistiklere göre 2014 öncesi tarımsal üretimde dünyada beşinci sırada olan Türkiye, 2014 yılında dokuzuncu sırayı almaktadır. Geçtiğimiz on yıldaki olumlu gelişmelere rağmen Türkiye işgücü verimliliğinde 30’lu, arazi verimliliğinde ise 20’li sıralardadır.

Son yarım yüzyılda tarım-dışı katma değer yılda ortalama %4,3 büyümüştür. Tarımsal katma değeri ise aynı dönemde yılda sadece %1,5 büyümüştür (TÜİK, 2016a). Ülkemizde yaşanan kuraklık sonucu 2007 yılında tarım sektörü önemli oranda küçülme gösterse de 2007-2012 döneminde yıllık ortalama yüzde 2,1 olarak büyümüştür. 2012 yılında  %6 büyüme ve 2014 yılında doğal afetlere bağlı olarak yaşanan yüzde 2,1’lik küçülmenin ardından 2015 yılında %7 büyüme, sonrasında da 2016 yılında %-0,08 büyüme gerçekleşmiştir.

Tarımın Türkiye ekonomisindeki önemi nispi olarak azalmış olmakla birlikte, yurtiçi gıda ihtiyacının karşılanması, sanayi sektörüne girdi temini, ihracat ve yarattığı istihdam olanakları açısından halâ büyük önem taşımaktadır. Cumhuriyetin kurulduğu yıl tarım sektörünün GSM(Y)H içindeki payı %42,8 iken, 1970’li yıllarda %36,0, 1980 yılında %25, 1990 yılında %16, 2000 yılında %13,5, 2010 yılında %12,6 ve 2016 yılında ise %6 düzeyine düşmüştür ve gelir yaklaşık 161 milyar dolara varmıştır (GTHB, 2016). Kalkınma Bakanlığı verilerine göre ise tarımın GSYH içindeki payının 2015 yılında yüzde 8,5 iken 2016 yılında yüzde 8 olması beklenmektedir. Buna rağmen Türk tarımı bugünkü durumu ile gerek kendi potansiyelinin gerekse dünya standartlarının çok gerisinde bulunmaktadır. Türkiye’de tarım sektörünün GSMH’deki payının giderek azalması, sanayileşme ve hizmetler sektörlerinde gelişmeye daha çok önem verilmesinin bir sonucu olduğu söylenebilir.

Kişi başına gelir dağılımında tarımda çalışanların gelirinin ülke ortalamasına oranları 2002’de %35 iken 2009 yılı rakamlarına göre %22, 2014’de %7,1 ve 2016 yılında ise %6 olmuştur.

2007-2012 dönemi boyunca ülkemizdeki tarımsal ürünler fiyat endeksi, toplam üretici fiyatları endeksine göre daha hızlı yükselmiş, göreceli olarak kârlı bir sektör haline gelen tarıma yapılan yatırımlar dolayısıyla istihdam artmış olduğu Kalkınma Bakanlığı Onuncu Kalkınma Planı raporunda ifade edilmektedir.

Türkiye İhracatçılar Meclisi Tarım Raporunda (2016); “Tarım-gıda dışı sektörlerin faydalandığı ticaret serbestisinden faydalanma imkânı olmayan sektörün ihracat başarısı gelecek için ümit vericidir. Sektör bir yandan geleneksel ihraç ürünlerinden meyve, sebze ve sert kabukluların ihracatını artırırken, işlenmiş gıda sanayii ürünleri ihracatını da küçük adımlarla da olsa artırmayı başarmıştır. Küçük adımların büyümesi gerekmektedir, aksi durumda Türkiye hızla değişen dünya tarım-gıda dış ticaretinde bulunduğu pozisyonu kaybedebilir Eski “tarım”, artık “tarım-gıda” haline gelmiştir ve sektör, diğer sektörlere benzer şekilde, ulusal sınırları aşan kurumsal ağ desteği ile dünya piyasasına mal ve ürün arz eden, “ticaretin uluslararasılaşmasının” hızla arttığı bir görünümdedir.

Son on yılda tarım-gıda (tarımsal sanayi ürünleri hariç) ihracatının toplam ihracat içindeki payı %10’larda, ithalatınki ise %5’lerde seyretmektedir.

Günümüzde Türkiye’nin ihracatının yaklaşık %25-30’u tarıma dayalı sanayilerce gerçekleştirilmektedir. Belki bundan daha da önemli olan husus, otomotiv sektörü dışında Türkiye’ye net döviz kazandıran yani, ticaret açığı verilmeyen sektörlerin şimdilik sadece tarıma dayalı sanayi kategorisinde yer almasıdır. Tarıma dayalı ihracatın %35’ini gıda, %61’ini gıda dışı bitkisel ve hayvansal ürünler ve %4’ünü tarımsal girdiler oluşturmaktadır. İthalatta ise bu oranlar sırasıyla %36, %44 ve %20’dir. Türkiye tarım sektörü ve tarım sanayii yüksek oranda katma değeri düşük tarım ham madde ve ara malları ithal etmekte ve katma değeri yüksek tüketim malları ihraç etmektedir. Tarıma dayalı sanayi ürünlerinin ihracatında yaşanan hızlı gelişmeler ve artan yurtiçi talep, tarımsal ürün ithalatının önemli ölçüde artmasına neden olmuştur. Bu çerçevede, tarım ihracatı 2006 yılında 3,6 milyar dolar (gıda ve içecek sanayii dâhil 8 milyar dolar), ithalatı ise 2,9 milyar dolar (gıda ve içecek sanayii dâhil 5,4 milyar dolar) seviyesinde gerçekleşmişken; 2012 yılında ihracat 5,4 milyar dolara (gıda ve içecek sanayii dâhil 14,9 milyar dolar) ve ithalat ise 7,5 milyar dolara (gıda ve içecek sanayii dâhil 12,6 milyar dolar) yükselmiştir. İhracatın içinde fındık, yaş sebze meyve gibi özel ürünlerin ağırlıkları devam etmektedir. Ancak ümit verici gelişme işlenmiş gıda ürünlerinde izlenmektedir. İşlenmiş gıdanın toplam içindeki payı yavaş da olsa artmaktadır. Gelecekte Türkiye’nin tarım-gıda sektörünün ihracat performansında işlenmiş gıda ürünlerindeki artış belirleyici rol oynayacaktır (TİM Tarım Raporu, 2016).

Tarımsal ürünler ticaretinde gündeme getirilen sorunlar arasında, dünya piyasalarındaki belirsizlik ve istikrarsızlık, haksız rekabet, tarife dışı engeller, yüksek nakliye, işlem ve vergi maliyeti, yüksek ham madde ve ara mal maliyeti, talebe uygun ve rekabetçi fiyattan ürün sunamama (kalite, zamanlama, standart, tüketim alışkanlığı), pazarlama sorunları, finansman sorunları ve son olarak teşviklerin yetersizliği sayılabilir. Kaynakları ve çözümlerinin ise bir bölümü dış ticaretle uğraşan işletmelerin, bir bölümü genelde tarım sektörünün, bir bölümü uluslararası piyasaların, bir bölümü tarım ve dış ticaret politikalarının etki ve sorumluluk alanlarına girmektedir.

Tarımsal istihdamın toplam istihdam içinde %21 pay aldığı Türkiye, kırsal istihdam büyüklüğünde dünyada 12’nci sırada yer almaktadır. Kriz dönemlerinde tarım sektörü işsiz kalanların bir kısmını emerek işsizliğin derinleşmesini önlemiştir. 1990’ların sonunda tarımın toplam istihdamdaki payı %40 civarındadır. 2000’lerin ortasında %20’lere yaklaşan istihdam payı günümüzde aynı oranda devam etmektedir. Tarımsal istihdam Doğu Marmara, Akdeniz, Ege ve hatta Güneydoğu Anadolu’da 2000’li yılların ortasından günümüze artış göstermiştir. Son yıllarda işgücünün tarımdan çıkışı ivme kazanmış gibi görünmektedir. İşgücü verimliliğinin yükselmesinde üretim artışından çok, sektördeki istihdamın düşüşü katkıda bulunmaktadır.

2013 yılı Küresel Gıda Güvenliği Endeksi’nde, Türkiye 105 ülke arasında 36’ncı sırada yer almıştır. Bu endekste gıda güvenliğinin boyutlarına göre Türkiye erişilebilirlikte (ekonomik ulaşılabilirlik) 44’üncü, bulunabilirlikte (fiziksel ulaşılabilirlik) 26’ncı ve kalite ve gıda güvenilirliği boyutunda ise 35’inci sırada bulunmaktadır.

Toplam tarımsal destekleme ödemeleri 2006 yılında 4,8 milyar TL iken 2013 yılı bütçesi itibarıyla yaklaşık yüzde 88 oranında artış göstererek 9 milyar TL’ye yükselmektedir. Doğrudan Gelir Desteği uygulamasına 2009 yılında son verilmesiyle destekler, alan ve ürün bazlı ödemeler şeklinde sürdürülmüştür. 5488 sayılı Tarım Kanunu ile çerçevesi çizilen tarımsal politikalar plan döneminde ürün, üretim ve üretici odaklı ve bölgesel temelli olarak şekillenmiş olup tarımsal desteklerin tarım havzaları ve işletme temelli bir yapıda verilmesi ve gelir istikrarının sağlanması yönünde geliştirilme ihtiyacı sürmektedir. Buna karşılık, söz konusu politikaların uygulanmasına temel oluşturacak tarım bilgi sistemlerinin kurulmasına devam edilmiştir.

Destekleme politikalarının değişim sürecinde bugüne kadar etkili olmuş ve bugünden sonra da etkili olacak ve olması muhtemel dinamikleri iki başlık altında toplamak mümkündür (Yavuz ve ark., 2004). Bunlardan birincisi, Türkiye’nin üyesi olduğu ve/veya bir şekilde ilişkilerinin bulunduğu uluslararası organizasyonlar, ülke toplulukları ve ülkelerden dolayı ortaya çıkan bir takım yükümlülük ve sorumluluklardır ki bunlar dış dinamiklerdir. İkincisi ise ülkenin şartlarından ve ihtiyaçlarından doğan iç dinamiklerdir.

Dış Etkenler

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ): Uluslararası ticareti serbestleştirme amacından hareket eden DTÖ, ticaret politikalarını doğrudan, ülke içerisindeki destekleme politikalarını da dolaylı yoldan yönlendirmektedir. DTÖ, uygulanacak destekleme politikalarının, piyasa mekanizmasını en az düzeyde etkileyecek yapıda olması yönünde faaliyet göstermektedir.

Avrupa Birliği: Türkiye’nin üyesi olmak için çaba gösterdiği ve üyelik için uyum çalışmaları yaptığı AB’nin destekleme politikaları, yönlendirici olmaktadır.

“Tarım ve Kırsal Kalkınma”, “Gıda Güvenilirliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” ile “Balıkçılık” başlıklarında AB’ye uyum çalışmalarına devam edilmiş ancak sadece “Gıda Güvenilirliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı” faslı müzakereye açılmıştır.

IMF ve Dünya Bankası: Makroekonomik dengelerin sağlanması, girilen ekonomik darboğazlardan çıkılması amacıyla IMF ve IBRD, ekonominin yapılandırılması ve finansman kaynağı sağlama konusunda ülkelere yardımcı olmaktadırlar. Bu uluslararası kurumlar ile yapılan anlaşmalar ve bunlara sunulan niyet mektupları çerçevesinde tarımsal desteklerin yönlendirilmesi söz konusu olmaktadır.

İç Etkenler

Desteklerin bütçeye getirdiği yük: Tarımsal Reform Uygulama Planı (ARIP) çerçevesinde destekleme politikalarında meydana gelen değişmelerin temel gerekçelerinden biri, 2000’li yıllara gelinceye kadar destekleme alımları ve girdi sübvansiyonlarının bütçeye önemli bir yük getirmesidir.

Dış borç ve krediler: Mevcut dış borç yükü ve krediler, bütçe imkânları açısından destekleme politikaları üzerinde sınırlayıcı bir etki yapmaktadır.

Cari işlemler açığı: Bu açık dolaylı olarak kredi alımını ve borç yükünü artırdığından destekleme politikalarını etkileyici bir rol oynamaktadır.

Türkiye tarımının problemleri: Tarımın problemleri, zaman zaman destekleme politikalarının belirlenmesinde rol oynamışsa da bu faktörün etkisi istenen düzeyde olmamıştır. Stratejik ürünlerde istikrarlı desteklemelerin sürdürülebilir olarak uygulanması yeterince sağlanamamıştır.

Tarımsal işletmelerin küçük, dağınık yapıda olması ve dolayısıyla ölçek ekonomisinin getirilerinden yararlanılamadığı, pazara erişim ve örgütlenmedeki yetersizlikler ile eğitim-yayım hizmetlerinin yaygınlaştırılamamış olması önemli sorun alanlarını oluşturmaktadır. Türkiye tarımının en önemli sorunları arasında tarım işletmelerinin küçüklüğüdür.

Tarım sektöründe aynı işlev ve çalışma konularına sahip farklı türlerde üretici örgütlerinin bulunması, bu örgütlerin etkinliğinin önünde engel oluşturmaktadır. Bunun yanı sıra, üretici örgütlerinin pazara erişiminde görülen sorunlar ürün piyasalarında sürekli kamu müdahalesi beklentisinin doğmasına neden olmaktadır.

Özellikle, tarım dışı sektörlerden gelen talep dikkate alındığında tarım, orman, çayır ve mera alanlarında koruma-kullanma dengesinin gözetilmesi önemini korumaktadır.

Arazi Toplulaştırması ile birlikte uygulanan tarla içi drenaj, tarla içi yol ve tahliye ile toprak ıslahı gibi çalışmaların bütününe ise  “Tarla İçi Geliştirme Hizmetleri”  denilmektedir.

1961 yılından 2002 yılına kadar 41 yıl boyunca 450 bin hektar alanda çalışmalar yürütülmüştür. Arazi toplulaştırması 2002 yılında hız kazanmaya başlamış ve özellikle 2009 yılından sonra GAP ile büyük bir ivme kazanarak 59 ilde 7 milyon hektar alanı kapsayan bir proje durumuna gelmiştir.

2006 yılına kadar toplam 0,6 milyon hektar alanda tamamlanan toplulaştırma çalışmalarının, 2013 yılı sonunda 4,2 milyon hektara ve 2015 yılı sonunda 5 milyon hektara ulaşmıştır. Diğer taraftan, Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünce (DSİ) işletmeye açılan net sulama alanı 2006 yılı sonunda 2,53 milyon hektar iken 2012 yılı sonu itibarıyla 2,81 milyon hektara çıkmış olup plan dönemi sonunda 2,91 milyon hektara ulaşması beklenmektedir. Sulama yatırımları ile arazi toplulaştırma çalışmalarının uyumlu yürütülmesi ve sulama oranı ve randımanının artırılması önceliğini korumaktadır.

Ülkemizdeki arazi toplulaştırma çalışmalarında öncelik; sulamaya açılmış ve açılacak olan 8,5 milyon hektar tarım arazilerinde arazi toplulaştırma çalışmalarını tamamlamaktır. Toplam 14 milyon hektar alandaki arazi toplulaştırma çalışmaları 2023 yılına kadar tamamlanmış olacaktır. Hedef 2023 yılında ülkemizin 1. kuşak arazi toplulaştırmasını tamamlamaktır (GTHB, 2017).

DSİ (2015) tahminlerine göre işlenebilir alanın yaklaşık %25’ine karşılık gelen brüt 6,09 milyon hektar sulanmaktadır. Toplam sulanan alanın %60’ı DSİ tarafından geliştirilmiştir; kalan alan eski Köy Hizmetleri’nin ve çiftçilerin kendi sulamalarından oluşmaktadır. Sulama konusunda dikkati çeken olgu, DSİ tarafından geliştirilen sulamalarda bile sulama oranının çok düşük düzeylerde seyretmesidir. Başka bir deyişle sulama altyapısı tamamlanmış tarım alanları yüksek sayılabilecek bir oranda sulanamamaktadır.

Sulama projeleri arazi toplulaştırmasına bağlı olarak uygulandığı takdirde; parsel sınırlarına bağlı kalmadan en ekonomik şekilde, sulama, yol ve tahliye planlaması yapıldığından, yatırım maliyetlerinde tasarruf sağlanmaktadır.

Beş hektarın altındaki işletmelerin %90’ından fazlası yalnız kendi arazisini kullanırken, 50 hektarın üzerindeki işletmelerin bile en fazla %40’ı başkasının arazisini işlemektedir (TİM Tarım Raporu, 2016).

Tarımsal Ar-Ge faaliyetlerinde gen bankalarının kurulması, yeni ürün çeşitleri ile biyoteknoloji ve nanoteknoloji alanlarındaki faaliyetlerin geliştirilmesi, tarımsal teknoparkların oluşturulması ile yenilenebilir enerji kullanımı konularında gelişmeler kaydedilmiştir.

Son yıllarda, birim alan ve hayvandan elde edilen verimler ile tarımsal işgücü verimliliği artmıştır.

Türkiye’de hayvancılık işletmeleri genelde küçük ölçekli olup yem bitkileri üretimi ile çayır ve meraların korunma ve ıslahı yetersiz, sunî tohumlama sayısı uluslararası ortalamaların altında ve hayvan hareketleri ile hayvan sağlığına yönelik önlemler yeterlilikten uzak bir durumdadır.

Hayvancılık desteklemeleri miktar ve çeşit olarak artırılmış ve bölgesel projeler uygulamaya konulmuş, bu destekler son yıllarda et ve süt üretiminde artış getirmiştir. Diğer taraftan, et üretiminde arz açığı doğuran gelişmeler ve tüketim artışı et fiyatlarında dalgalanmalara neden olmaya devam etmektedir.

Tarımsal ürün piyasalarını daha rekabetçi ve verimli bir yapıya dönüştürmek üzere; hâller, lisanslı depoculuk, ürün ihtisas borsaları ile vadeli işlem ve opsiyon işlemlerine ilişkin düzenlemelere gidilmiştir.

Gıda sanayi hammaddesini yüksek oranda tarım sektöründen karşılamaktadır. Türkiye’de, Tarım ve Gıda Sanayi içinde %40’a yakın bir payla tahıl ve nişasta ürünleri ilk başta gelmektedir. Bunu %15’er pay ile süt ve et ürünleri takip etmekte, şeker, meyve ve sebze ile bitkisel yağlar %11, %9 ve %6 ile takip etmektedir. Gıda sektörü, imalat sektöründe yaratılan katma değerin yaklaşık %11’ini, GSYH’nın ise yaklaşık %3’ünü oluşturmaktadır. Sektörün istihdam ve yatırımlar içindeki payı da aşağı yukarı aynı seviyelerdedir. Gıda sektörünün ekonomi içindeki payı küçülüyor gibi görünse de reel olarak gıda sektörü katma değeri, özellikle 2005 yılından bu yana, sürekli bir artış eğilimine girmiştir  (TÜİK, 2015a).

Tarım-Gıda Dış Ticaretinde Sorunlar olarak: dünya piyasalarındaki belirsizlik ve istikrarsızlık, haksız rekabet, tarife dışı engeller, yüksek nakliye, işlem ve vergi maliyeti, yüksek ham madde ve ara mal maliyeti, talebe uygun ve rekabetçi fiyattan ürün sunamama (kalite, zamanlama, standart, tüketim alışkanlığı), pazarlama sorunları, finansman sorunları ve son olarak teşviklerin yetersizliği sayılabilir.  Tarım-gıda dış pazarlarında rekabet sert, kar oranları sıkışıktır; herhangi bir ihracat pazarına girmenin maliyetini karşılamak için kalıcılığı sağlamak şarttır (TİM Tarım Raporu 2010)

Ekonominin geri kalanı ile kıyaslandığında ise gıda sanayiinin yükü 2009’a kadar ortalama civarında iken 2009’dan sonra belirgin bir şekilde daha yüksek seviyelere çıkmıştır. 2007’deki KDV indirimine rağmen gerçekleşen bu artış, bütün alt sektörlerde gözlenmekle birlikte büyük oranda et, öğütülmüş tahıl ürünleri, hayvansal ve bitkisel yağ üretimi ve hayvan yemi alt sektörlerindeki vergi yükü artışlarından kaynaklanmaktır

Tarımda yıllık toplam bitkisel üretimin %25’i hasat, taşıma, depolama ve tüketim aşamalarında kaybolmaktadır. Kaybın %60’ı hasat ve depolama aşamalarında meydana gelmektedir.

Genel Tarımsal Amaçlar ve Hedefler:

Çevre ve doğal kaynakların sürdürülebilirliği ilkesine bağlı kalınarak, tarımsal üretim ve arz güvenliğini destekleyen politikalarla, değişen tüketim alışkanlıkları ve ihtiyaçları doğrultusunda üretimi yönlendirmek, yeterli ve güvenilir gıda arzını sağlamak ve tüketicinin gıdaya ilişkin endişelerini gidermek temel öncelik olmaktadır. Küresel ısınma dikkate alınması gereken önemli bir risk faktörü olarak yerini almaktadır.

  • Tarımda kalkınmış lider ülke olmak.
  • Gelişmiş ülke olmak için tarımda da gelişmiş ülke olmak.
  • Tarımı kalkınmanın motor gücü yapmak.
  • Tarımı modern bir yatırım alanı olarak ele almak.
  • Geniş temelli ve sürdürülebilir kırsal kalkınmayı çiftlik içinde ve dışında teşvik etmek.
  • Kırsal kesimin altyapısının tamamlanması için kamu yatırımlarını artırmak.
  • Toplumun yeterli ve dengeli beslenmesini esas alan, ileri teknolojiye dayalı, altyapı sorunlarını çözmüş, örgütlülüğü ve verimliliği yüksek, etkin ve talebe dayalı üretim yapısıyla uluslararası rekabet gücünü artırmış, doğal kaynakları sürdürülebilir kullanan bir tarım sektörünün oluşturulması amaçlamak.
  • Kırsal kalkınmayı hedeflerken, tarımsal kalkınmayı ihmal etmemek ve öncelikli tutmak. Daha hızlı ve geniş çaplı bir tarımsal büyüme ve kırsal kesim kalkınması gerçekleştirmek.
  • Giderek bağımlılığı artan dünya gıda ekonomisi çerçevesinde uluslararası ticaret, gıda yardımları ve tarımsal uzmanlaşmanın rollerini yeniden irdelemek ve belirlemek.
  • Tarımsal ve kırsal kalkınmanın ihtiyaç duyduğu güçlü yerel kurumları oluşturmak ve iyi eğitilmiş eleman sağlamak.
  • Tarımsal verimliliği ve rekabetçiliği teşvik etmek.
  • Doğal kaynakların sürdürülebilirliğini artırmak.
  • Tarımsal büyümenin, genel ekonomik büyümeden daha yüksek bir oranda gerçekleşmesi için, gıda güvenliği ve tarım sektörünü diğer sektör yatırımcıları için de cazip hale getirmek.
  • Stratejik ortaklıklar ve işbirlikleri geliştirmek.
  • Tarım sektöründe yıllık büyümenin %5’lerin üzerinde gerçekleşmesini hedeflemek.
  • Tarımsal GSYH’yi 2023 yılında 250 milyar olarak hedeflemek.
  • Yatırımcı bir anlayışla tarım sektörünü ihracatçı bir yapıya kavuşturmak.
  • Tarımsal istatistiki verilere dair nitelik ve nicelik sorunlarını gidererek, güvenilir tarımsal istatistiki verilerini sağlamak.
  • Ülkemizde tarımsal üretimde bitkisel üretim ve hayvansal üretim paylarını gelişmiş ülkeler gibi %50 oranlarında olarak gerçekleştirmek.
  • Doğal kaynakları daha etkin kullanarak tarımsal etkinliği artıran ve bunu üretim artışının temeli haline getiren, sürdürülebilir, iç ve dış pazarın talep ve ihtiyaçlarını karşılamaya yönelen, rekabet gücüne sahip bir tarım sektörüne sahip olmak için aşağıdaki hususları Milli hedeflerimiz arasında koymak.
  1. Bitki, toprak ve su kaynaklarının muhafazası, geliştirilmesi ve tahrip edilmeden en verimli şekilde kullanılması;
  2. Çevreyi kirletmeden ve ürünlerde zararlı kalıntılara sebebiyet vermeden, üretim yapılması ve ekolojik dengenin korunması;
  3. Ülke nüfusunun gıda güvenliği ve güvencesinin sağlanması, temel ve stratejik ürünlerin üretim arzının ve ülke ihtiyacının ülke içinde ve dışında yapılabilmesinin garanti altına alınması;
  4. Tarımın tarladan sofraya kadar bir bütünlük süreci içinde ele alınarak sanayinin istediği miktar ve kalitede ürün temininin garanti altına alınması, tüketicinin ve tarımsal sanayinin ihtiyacı olan kaliteli ürün üretimine öncelik verilerek ve bunu destekleme politikalarıyla yönlendirerek tarım-sanayi entegrasyonunun sağlanması;
  5. Yeni ve gelişen teknik ve teknolojilerin gecikmeden tarıma transferi, bu suretle üretimde doğal etkenlerin etkisinin azaltılması, üretim ve girdi maliyetlerinin düşürülmesi, rekabet gücü yüksek bir tarım sektörü oluşturulması;
  6. Tarım sektörüne yönelik mesleki ve teknik eğitim ile yayım konularında bilgi ve iletişim teknolojilerinden etkin bir şekilde faydalanılması;
  7. Ülkemizin benzer ekolojik bölgelerinde tarımsal verimliliğin gelişmiş ülke ortalamalarına yakınlaştırılması; tarımsal girdilerin ekonomik kullanması ve maliyetlerin düşürülmesi; yüksek kalite, standart ve çeşitlilikte üretime dayalı olarak ihracatın artırılması ve çeşitlendirilmesi.

2023 tarım ve gıda vizyonu; toplumun sağlıklı beslenme gereksinimlerini yeterli nicelik ve nitelikte, ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan sürdürülebilir yollarla karşılayabilen, biyolojik çeşitliliğini koruyan ve toplumsal yarara dönüştürebilen, ekonomik, ekolojik ve sosyal açıdan sürdürülebilir, verimliliği artan tarım ve tarımsal sanayinin de katkısıyla, uluslararası alanda rekabet edebilen gelişmiş bir Türkiye olmaktır.

Genel Tarımsal Stratejiler ve Politikalar:

  • Tarım politikasının ana hedefinin tarım ve tarıma dayalı sanayideki gelişme olması;
  • Tarım üretimini doğal kaynakların kullanımını zorlayarak artırmanın sınırına gelindiği ve şimdi doğal kaynakları daha etkin kullanarak tarımsal etkinliği ve verimliliği artırmanın ve bunu üretim artışının temeli haline getirmenin zamanı olduğu kabul edilmektedir. Türk tarımı orta vadede AB müzakereleri, ikili ve uluslararası dış ticaret anlaşmalarının artan baskısı nedeniyle rekabette zorlanacağı ve bu zorluğu aşmanın yegâne yolu tarımsal üretim etkinlik temelinde geliştirilerek çiftçinin rekabet gücünün artırılması;
  • Daha hızlı ve geniş çaplı bir tarımsal büyüme ve kırsal kesim kalkınması gerçekleştirmek için işletme ölçeklerinin büyütülmesinin sağlanması, bunu yaparken küçük çiftçi tarımının gereğini ve tarımsal eğitim ve yayımın etkinleştirilerek yaygınlaşmasının sağlanması;
  • Verimliliğin artırılmasında dağınık, çok parçalı ve tarımsal altyapısı eksik olan parsellerin arazi toplulaştırma çalışmalarıyla yeniden düzenlenmesi;
  • Tarımsal desteklerin, tarım havzaları ve parselleri bazında, sosyal amaçlı ve üretim odaklı olarak düzenlenmesi; desteklerde çevre ile bitki, hayvan ve insan sağlığının dikkate alınması; tarımsal desteklemelerde ürün deseni ve su potansiyeli uyumu gözetilerek sertifikalı üretim yöntemlerine önem verilmesinin sağlanması ve tarım sigortalarının kapsamı genişletilerek yaygınlaştırılması;
  • Tarım sektörünün kalıcı ve uzun vadeli bir sektör haline dönüştürülmesi için bitkisel ve hayvansal ürünlerin bir mala, hizmete dönüşmesi ve bunların da sürdürülebilirlik ilkesi çerçevesinde yapılması;
  • Alternatif marjinal tarım arazileri mevcutken verimli tarım arazilerini tarım dışı amaçlarla kullanılmaması; birinci sınıf sulamaya uygun tarım arazilerimizin imara açılmasına izin verilmemesi; bu arazilerin üzerine sanayi tesisleri, konut alanlarının kurulmaması; turizm, madencilik ve ulaştırma için verimli tarım arazileri israf edilmemesi;
  • Küreselleşen dünyada artık kendine yeterlilik, dışa kapalılık, içe dönüklük gibi kavramlar terk edilmesi gereken kavramlar olmalıdır. Tarım politikalarının da bu ve buna benzer amaçlardan arınması ve dış ticareti, ithalatıyla ve ihracatıyla bir tehdit olarak değil, faydalanılması gereken bir nimet olarak görmesi gerekmektedir. Dış ticaret ile tarım sanayiine ucuz girdi, tüketiciye ucuz ürün, tarım ve tarım sanayii ürünlerine pazar, iç pazarlarda rekabet, nakliyeci, ihracatçı ve ithalatçıya gelir ve üreticiye gıda değer zincirine eklemlenme fırsatlarının sağlanması;
  • Katma değeri yüksek ürünlerin geliştirilmesinde, gen kaynaklarının korunmasında, ıslah çalışmalarında, nanoteknoloji ve biyoteknolojiye yönelik araştırmalara öncelik verilmesi ve tarım ve gıda odaklı teknoparklar ile sektörel teknoloji platformlarının tesis edilmesi;
  • İç ve dış pazar için katma değeri yüksek ve özel tüketici gruplarının ihtiyaçlarını karşılayan ürünlerin geliştirilmesi; çevreye duyarlılığın artırılması; taklit, tağşiş ve kayıt dışılığın önlenmesi;
  • İthalatta haksız rekabeti önlemek ve dâhilde işleme rejimindeki suiistimalleri engellemek.
  • Tarım ve işlenmiş tarım ürünlerinde güvenilirliğin denetimi etkinleştirilmesi, tüketicilerin de sistem içinde olduğu akredite bir kontrol ve denetim sisteminin oluşturulması;
  • Genetiği değiştirilmiş bitkisel ürünler, gıda ve hayvan kaçakçılığını önleyecek etkin tedbirlerin alınması;
  • Şeker sektöründe kurumsal düzenlemeyi tamamlamak, kota yönetimi ve denetimini etkinleştirmek, NBŞ üretimini ihracat ağırlıklı yönlendirmek ve iç tüketimini sınırlandırmak, değiştirilmiş organizma içerenler başta olmak üzere ileri teknoloji kullanılarak üretilmiş ürünlere yönelik biyogüvenlik kriterlerinin etkin olarak uygulanması;
  • Üretim, pazarlama ve tüketim zincirinde kayıpların azaltılması, piyasaların düzenlenmesine ilişkin idari ve teknik kapasitenin güçlendirilmesi;
  • Kendi ihtiyacımızı karşılayamadığımız başta yağlı tohumlu bitkiler olmak üzere, besi hayvanlarının yurt dışında önerilen ve belirlenen bölge ve ülkelerde Türk girişimcileri tarafından üretiminin yapılması ve ülkemizin ihtiyacının karşılanması için mekanizmalar geliştirilmesi ve destekler sağlanması;
  • Çayır ve mera alanlarının tespit, tahdit, tasnif ve ıslah çalışmaları hızlandırılarak daha etkin ve verimli kullanımının sağlanması, yem bitkisi ihtiyacı üretim ve ürün çeşitliliğindeki artışla karşılanması;
  • İşletme Odaklı Koruyucu Veteriner Hekimlik Sistemi ile hayvan refahını içerecek şekilde tek sağlık politikası hayata geçirilmesi;
  • Balıkçılıkta kaynak yönetiminin bilimsel verilere dayalı ve etkin bir biçimde gerçekleştirilmesi ve idari kapasitenin güçlendirilmesi; su ürünleri yetiştiriciliğinde, çevresel sürdürülebilirlik gözetilecek, ürün çeşitliliği ve markalaşma ile uluslararası pazarlarda rekabet edebilirliğin artırılması;
  • Tarımda istihdamın fazla olması etkinlik bağlamında ele alındığında yapılacak politika önerisi, bu insanların mekânsal olarak yer değiştirmesi (göçe mecbur bırakılması) değil, sorunun çözümü için kırsal alanda tarım dışı alternatif iş alanlarının yaratılması;
  • Tarımsal politikaların başarılı olabilmesi için yerli ve yabancı efektif talebin artırılması;
  • Tarımsal politika oluşturmada büyük öneme sahip olan güvenilir tarım istatistiklerinin oluşturulmasına yönelik olarak hem veri toplama ve işlemede hem de başta Çiftlik Muhasebe Veri Ağı ile Çiftçi Kayıt Sistemi gibi bilgi sistemlerinin tamamlayıcı şekilde işletilmesi olmak üzere Tarım Bakanlığı ile TÜİK’in yerel ve merkezi kurumsal kapasitelerinin, kurumlar arası işbirliği içerisinde geliştirerek tarımsal veri ve istatistiklerin yeterli nitelik ve nicelikte sağlanacağı bir yapının oluşturulması;
  • Tarım sayımlarının 10 yıllık aralıklarla yapılması;
  • Pazarlama bilgi sisteminin etkinliği artırılması;
  • Pazar talebine göre üretim planlaması yapılması;
  • Depolama, ambalajlama, işleme altyapılarının geliştirilmesi;
  • Tarımsal desteklerin pazarlama altyapısı ile entegre edilmesi;
  • Üretici örgütlerinin etkinliğinin artırılması. 

 

KAYNAKLAR:

2007 Yılı Tarımsal Değerlendirme Raporu. Türkiye Ziraatçiler Derneği.

Çakmak, E., Dudu H. ve Öcal N. (2009). Tarım Sektöründe Etkinlik Analizi. TEPAV yayını,

Dernek, Z. (2006). Cumhuriyet’in Kuruluşundan Günümüze Tarımsal Gelişmeler. Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Dergisi 1(1):1-12, 2006 ISSN 1304-9984 1

Ekonomik Rapor. (2009). TOBB.

FAO (2016a). The State of Food and Agriculture, http://www.fao.org/publications/ sofa/en

GTHB (2016). http://www.tarim.gov.tr

Kıymaz T. (2000). Avrupa Birliği’nde Ve Türkiye’de Temel Ürünlerde (Hububat, Şeker Ve Süt) Uygulanan Tarımsal Destekleme Politikaları ve Bunların Ham Madde Temini Açısından Gıda Sanayiine Etkileri. Yayın No: DPT: 2504. DPT, Uzmanlık Tezi.

Komisyon Tarafından Konseye ve Avrupa Parlamentosuna Sunulan Bildirim. Avrupa Komisyonu. SEC(2010) 1327. Brüksel, 09 Kasım 2010.

MTM Medya Takip Merkezi .mailservis@medyatakip.com

Mızrak G. (2017). Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği ve Vakfı Tarımın Temel Stratejileri ve Politikaları (Cumhuriyetimizin 100. Yılına Yaklaşırken Tarımsal Hedef ve Stratejiler).

OECD Tarım Politikaları İzleme ve Değerlendirme Raporu 2016.

OECD‑FAO Agricultural Outlook 2017‑2026.

OECD (2016a). OECD-FAO Agricultural Outlook, http://www.agri-outlook.org/

Onuncu Kalkınma Planı Bitkisel Üretim Özel İhtisas Komisyonu 1. Taslak Rapor, Kasım 2012.

Onuncu Kalkınma Planı (2014-2018),  2 Temmuz 2013.

Tarım Raporu. 2010. Ankara Ticaret Odası.

Tarımın Temel Stratejileri ve Politikaları (Cumhuriyetimizin 100. Yılına Yaklaşırken Tarımsal Hedef Ve Stratejiler) Sakarya Caddesi, No:30, Yenişehir/Ankara. Şubat, 2017

T. C. Kalkınma Bakanlığı Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018 Bitkisel Üretim Özel İhtisas Komisyonu Raporu. Ankara, 2014.

TOBB Sektörel Haber Bülteni, Türkiye Tarım Meclisi. 10 / 02 / 2011.

TÜBİTAK Vizyon 2023. Bilim Ve Teknoloji Öngörüsü Projesi.

TÜİK (2016a). Ulusal Hesaplar İstatistikleri, http://tuik.gov.tr

Türkiye’nin Tarımsal Gücü ve Geleceği. MÜSİAD, 2010.

Türkiye’nin Stratejik Vizyonu 2013 Projesi “Tarım, Gıda ve Hayvancılık” Stratejik Vizyon Belgesi, 2014.

https://www.tarim.gov.tr/sgb/Belgeler/SagMenuVeriler/BSGM.pdf

http://www.zmo.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=27302&tipi=17&sube=0

http://tarim.kalkinma.gov.tr/tarim/

http://www.zmo.org.tr/genel/bizdenıdetay.php?kod=11676&tipi=24&sube=0

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları