TARİHTE VE KURÂN’DA KADIN VE KADIN HAKLARI* – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.03.2018_______

TARİHTE VE KURÂN’DA KADIN VE KADIN HAKLARI*

İsmail Yakıt

Bugün insanlığın en önemli problemlerinden birisi hiç şüphesiz kadın problemidir. Buna rağmen bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar yeterli ve tatmin edici değildir. Bu husus, problemin hassas konuları ihtiva etmesinden kaynaklan­maktadır. Çünkü insanın duygu, iffet, edep ve namus gibi duyarlı olduğu kavramlar hep kadın probleminde düğüm­lenmiş kavramlardır.

Tarihî akış içinde kadın, bilindiği üzere, ev-çocuk ve eş üçgeninin önemli bir parçası olmasına rağmen, toplum içinde insanî yetenekleri ve anneliği göz ardı edilerek hep cinselliği itibariyle öne çıkarılan bir varlık olmuştur. Bir başka ifâdeyle insanlık tarihine bir göz attığımız zaman görürüz ki kadın, ev ortamını tamamlayan bir eşya gibi telakki edilmiştir. Kimi dönemlerde onun insani yetenekleri, becerileri köreltilmiş, iradesi hiç dikkate alınmamıştır. Kimi dönemlerde “özgürlük” adına kadının anne ve eş olma sorumlulukları göz ardı edil­miştir. Onun geçmişte duçar olduğu bu keyfiyet hâlâ devam etmekte olup, maalesef bugün dünden farklı değildir.

Kadın dün Doğu ve Batının saraylarının haremleri, esir pazarlarının ve agoraların vazgeçilmez bir eşyası iken bugün podyumların, vitrinlerin ve reklam panolarının sadece cinsel bir imaj gayesiyle öne çıkardığı bir varlıktır. Genellikle Batı top­lumlarında insan haklarından ve özellikle kadın haklarından ve özgürlüklerinden sık sık dem vurulduğu günümüzde, moda, sanat ve cinsel özgürlük gibi süslü ifâdelerle kadının bir meta ve porno aracı haline getirilerek istismar edildiği gözlen­mektedir. Buna mukabil Doğu toplumlarında din adına kadının kara çarşaf ve peçeye hapsedilerek toplumdan olduğu gibi, yeteneklerinden de tamamen soyutlanmış olması onun bir diğer istismarıdır. Böylece, her iki halde de kadın kendisinin kişiliksizleştirildiği bir mecrâda yer almaktadır. Oysa önemli olan, kadının dişiliği değil, kişiliğidir. İşte bu sebeple konunun tarihî boyutunu özet bir şekilde ele aldıktan sonra, Kur’ân’da kadının hak ve özgürlüklerini ele almak istiyoruz. Zira o zaman konu çok daha iyi ve çok daha açık bir şekilde gözler önüne serilecektir.

I-TARİHTE KADININ STATÜSÜ

A- Çeşitli Milletler ve Kültürlerde Kadın

Çin: Eski Çin’de kadın insan bile sayılmadığı gibi ona özel bir isim de verilmezdi. Kadın veya kızlar bir, iki, üç gibi sıra sayıları ile çağrılırdı. Erkek çocuklar çok makbul olduğundan kız çocuklarından “domuz” diye bahsedilirdi. (Sergen, s. 357 vd.)

Hint: Eski Hint’te kadın, evlenme, miras ve diğer konu­larda hiçbir hukukî hakka sahip değildi. Kutsal kitapları Veda’larda kadın, yılandan, zehirden, kasırgadan ve ölümden daha kötü bir yaratık olarak anlatılır.(Arsal, s. 46) Budizmin kurucusu Buda, önceleri kadınları dinine kabul etmiyordu. Daha sonraları kabul etmiş ama bunun Budist toplumu için çok tehlikeli olduğunu söylemiştir. Hatta yakın dostu ve amca­zadesi Anenda’ya: “Kadını dine kabul etmeseydik, Budizm saf bir şekilde uzun asırlar devam edebilirdi. Fakat kadın aramıza girdikten sonra bu dinin uzun süre yaşayabileceğini sanmı­yorum” demiştir (Mukarenetu’l-Edyan’dan naklen Sergen, s. 358)

Yunan-Roma: Eski Yunan ve Roma’da kadın hiçbir hakka sahip değildi. Evlenmeden gaye çocuk elde etmek ve mal ve mülkler üzerinde yakın bir bakıcı bulmaktı. Hatta onlarda cinsî bakımdan güçlü bir kadın, kocasından başka kimselerle de ilişkiye zorlanırdı.(Günaltay, s. 143; Krş. Armaner, s. 133) Eski Yunan’da bir erkeğe edilebilecek en büyük küfür ona “kadın” demekti. Bir Grek atasözü şöyledir: “Kadının yanında iki kere mutlu olunur. Biri onunla evlendiğin gün, biri de onu toprağa verdiğin gün”. Roma’da kadın babasından kocasına aktarılan bir maldı. Dışarıya yüzü açık ve yalnız çıkamazdı. Kadının görmek için değil, görülmek için sokağa çıkışı Augustus zamanında onlara tiyatroda özel bir yer ayrılmasıyla başlamıştır.

İran: Eski İran’da kız kardeşle evlenmek câizdi. Kız kardeş, anne ve kan akrabalığının saygıya değer bir yönü yoktu.(Sergen, s. 358)

İsrail: Eski İsrail hukukunda, erkek ailenin mutlak hâkimidir. Yahudi kızları babalarının evinde bile hizmetçi konu­mundadır. Baba isterse onları satabilirdi. Boşanma hakkı keyfî olarak kocanındı. Kızlar miras alamazdı, ancak başka bir vâris olmadığı zaman babalarının mirasına hak kazanabilirlerdi. Ya­hudilerin her sabahki dualarında şu cümleler dikkat çeki­cidir: “Ezelî İlahımız, kâinatın kralı, beni kadın yarat­ma­dığın için sa­na hamd olsun (Okiç, s. 7)

İngiltere: İngiltere’de M. S. V-XI. Asırlar arası kocalar, ka­rılarını satabilirlerdi. Kadın murdar bir yaratık sayıldığından İncil’e el süremezdi. Ancak XVI. Asırda VIII. Henri dev­rin­de(1509-1547) parlamentodan çıkan bir kararla kadınların İn­cil’e el sürmelerine izin verildi. İngiltere’de kadın, artık kutsal kitaba el sürebilecek ve onu okuyabilecekti. (R. Ongun, İslâm Hukuku, s. 71)

Araplar: İslâmiyet’in doğuşundan önce Arabistan’da kadın, evlenme, aile kurma, boşanma düzeni ve miras hakkın­dan mahrumdu. Kız çocuk ailede, maddî bakımdan bir yük, manevî bakımdan bir utanç vesilesiydi. Çünkü kız çocuğu erkek gibi savaşamaz ve ailenin şerefini koruyamaz düşüncesi vardı. Bu yüzden baba kızını öldürmekte serbestti. İsterse diri diri toprağa gömerdi. Hz. Ömer şöyle anlatır: “İslâmiyet’ten önce yaptığım iki şey vardır ki, birini hatırladıkça hâlâ çok gülerim. Ötekini hatırladıkça gözlerimden kanlı yaşlar dökülür. Çok güldüğüm olay şudur: O zamanlar her ailenin ilah edindiği bir putu vardı. Ticaretle meşgul olduğumuz için yola çıkarken genellikle hamurdan yaptığımız putumuzu yanımıza alır ve acıkınca onu gaüzelce yerdik. Çok üzüldüğüm olay da şudur: Çok sevdiğim bir kızım vardı. İki üç yaşına kadar onu mu­hafaza edebildim. Ama örfümüz gereği onu öldürmeye karar verdim. Bir sabah kızımı yanıma aldım çöle doğru yola çıktım. Kızıma mezar kazmaya başladım. Ben kürekle kumları atarken o çevremde dolaşıyor, gülerek sakalıma ve saçlarıma sıçrayan kumları silkeliyor ve tatlı bir sesle ‘Babacığım, saçın sakalın kirlenmesin’ diye cıvıldıyordu. Halbuki ben onu daha sonra toprağa ittim, diri diri kuma gömerek öldürdüm.” (Muh­telif Tefsir ve İslam Tarihleri)

Türkler: Eski Türkler’de kadın, diğer toplumlara nisbeten daha ahlakî bir statüde idi. İslâm öncesi Türkler’de “kut” ve “töre” kişiler arası ilişkileri ahlakî bir zemine oturtmuştu. Kadın erkeğin en büyük yardımcısı ve destekcisiydi. Hatta devlet yönetiminde Kağan’ın yanında ve onun en büyük danışmanı olup ülkeyi birlikte yönetirlerdi. Ziya Gökalp’e göre, karı koca çocukların velayetlerini paylaşır, evleri, malları, mülkleri or­takmış. Kadının kocasından ayrı mal edinme hakkı varmış. Er­kek eşine saygı gösterir, onu arabaya bindirir, kendi ardından yürürmüş. İslâm dininin kabulünden önce erkeğin çok kadınla evlenme geleneği yokmuş.(Yörükoğlu, s. 53) Bir çok yazara göre, Türkler Müslüman olduktan sonra kadın özgürlüğü hu­susunda eski etkinliğini yitirmiştir. Bunun sebebi bu konuda İslâm yerine Arap örfünün uygulanmasıdır. Zira İslâmiyet dö­neminde kadın, aynı ahlakî statüde olmakla birlikte İslâmla gelen Arap örfünün bazı uygulamaları hayata geçirildi. Mesela haremlik-selamlık gibi. Bununla birlikte Türk toplu­munda kadı­nın statüsü oldukça önemliydi. Gerek Ahmet Yesevî’nin eserle­rinde ve gerekse Kutadgu Bilig’de hatta Mev­lâna Cela­leddin Rumî’nin eserlerinde kadına ne kadar değer verildiğini ve ona büyük bir saygı duyulduğunu anla­maktayız. Hatta zikr, sohbet ve sema meclislerinde kadınlar ve erkekler aynı mekânda beraberce bulunurlardı.(Bkz. Mesnevî ve Fihi Mâfih ve Ş. Can, Mevlâna)

XVI. Asırda bir Alman papazı Anadolu’ya gelir ve kaleme aldığı notlarında; Türk kadınlarının toplum içindeki statüsünün çok iyi durumda olduğunu ve “Türkler’in ülkelere, karılarının da onlara hükmettiğini” söyler. (Ortaylı, Osmanlı Topl. Aile)

1717-1718’de Lady Montaque “Türkiye Mektupları” adlı eserinde Osmanlı’da kadınların Batı ülkelerinde olduğundan daha hür ve serbest olarak ömürlerini geçirdiklerini belirtir. XIX. Asırda (=1808)’de kadınların “İstanbul Efendisi”(= İstan­bul valisi, Belediye Başkanı, Emniyet Müdürü ve kadısı)’ni kovalayıp padişaha da: “Uyan ve bizi düşün, pahalılığa daya­namıyoruz. Aç kaldık” diyebiliyordu. Durand de Fortmagne’a göre: Haklı olan bir kadın elinde taş ve sopayla bir nâzı­rı(=bakanı) kovalayabilir. Karısını döven nüfuzlu bir erkek, kü­çük bir işaretle bütün bir mahalleyi karşısında bulabilirdi” (Kırım Harbi Sonrasında İstanbul), Cebeci, Tanz. ve Türk Ailesi; Vaynî, Batıda ve Osman. Kad. Sta..).

Slavlar: X. Asırda Ruslar’da komünal bir cinsel ilişkinin mevcudiyetini İbn Fazlan seyahatnamesinde nakleder: Rus ka­dınları ziynete ve süse çok düşkündürler. Bu düşkünlük onları zengin adamların cariyesi olmaya iter. Adam ölünce cariye­lerinden veya kızlarından biri seçilir, kurban edilir ve ölünün yakılacağı gün o da yakılır. Efendisiyle birlikte yakılacak cariye, ölünün akrabalarıyla birlikte çadırlarda cinsel ilişkiye zorlanır. Sonra da ölüm meleği adı verilen ihtiyar bir kadın tarafından öldürülür. Çarlık Rusyası’nda aristokrat ve zengin sınıf, kadın­ları cinsel obje olarak görürler, orta ve alt sınıfın kızlarını da kendi ailelerinin mülkiyetinde sayarlardı. Eğitimden, özgür­lükten ve evlilikte seçimden mahrum idiler. (İbn Fazlan Sey.)

Ekim 1917 devriminde Lenin, kadınlara “kapitalizmden ve ev sömürüsünden olmak üzere çifte kölelikten kurtulmayı vaat etti ve “özgür aşk” kavramını ortaya attı. Evlenmeler ve boşanmalar kolaylaştı, doğan çocuklar devletin mülkiyetine alınmaya başlandı. Hatta kadının kamulaştırılması bile gündeme geldi. “Özgür Aşk Büroları” kadınları, kölelikten kurtaracak yerde, onlara saldırı ve tecavüz olaylarını artırdı. Vlademir şehrinde yayınlanan bir emir şöyle idi: “18 yaşına gelen her genç kız devlet mülkiyetine geçer. Bu yaşa gelen her kız özgür aşk bürolarına kayıt yaptırmalıdır. 19-50 yaş arası bütün erkekler devletin çıkarı uyarınca kayıtlı kızlardan birini -kızın rızası alınmaksızın- kendine eş olarak seçebilir. Bu se­çimler ayda bir kez yinelenecektir. Bu tür birleşmelerden doğan çocuk devletin mülkiyetinde olacaktır”. Halbuki Sovyet Anayasası’nın 122. maddesinde “kadın iktisadî, siyasî, kültürel, idari ve toplumsal faaliyetlerin her alanında eşit haklara sahiptir” diyordu. (Bkz. George, Sov. Birl. Kad.; Vaynî, a.g.y.)

Stalin döneminde, aile sosyalist toplumun temeli oldu. Analık, yurtseverlik görevi olarak ilan edildi. Kayıtsız evlilikler kayda alındı. Boşanmalar zorlaştırıldı. “Dünya harbinin en bü­yük yükünü Rus kadınları çekti. Stalin döneminde çok sayıda çocuğa sahip olan annelere malî desteğin yanında madalya ve şeref ünvanları verilmeye başlandı. Kısaca Rus kadını tarih boyunca her zaman cinsel bir obje ve çocuk doğuran bir meta olarak algılanmıştır. Sosyalizmle birlikte kurtuluşa kavu­şa­caklarını inanan kadınlar “devrim”in en büyük sorumluluğunu yüklenmiş ve en büyük acısını yaşa­mışlardır. (Vaynî, a.g.y.)

B- Hıristiyanlık’ta Kadın

Hıristiyanlıkta kadın, kötülüğü, şeytana uyma ve ayartma­cılığı temsil eder. Çünkü, Hz. Âdem’e haram meyveyi yedirte­rek cennetten kovulmasına ve böylece insan neslinin günahkâr olmasına sebep olan, bir kadındır. Bundan dolayı Hıristiyanlık cinsel ilişkiyi günah ve kirlenme saymaktadır. Aziz Augustin’e göre, insanın kendi karısı veya bir fahişe ile cinsel ilişkiye girmesi arasında maddî bakımdan bir fark yoktur. Her ikisi de günahtan hali değildir. İki asır sonra Papa Grégoire, Augus­tin’in bu fikrini onaylıyacaktır. Ünlü Hıristiyan ilahiyatçısı Clément’e göre, kadın kadın olmaktan dolayı utanmalıdır. İşte bu günah işleme ve kirlenme duygusudur ki, bir çok kişinin evlilikten kaçmasını sebep olmuş ve bir çok kadın da kurtuluşu manastıra kapanmakta bulmuştur. (Lewinsohn, s. 102) Zira temizlik sembolü Hz. İsa’nın nişanlıları ve eşleri olacaklardır. Hz. İsa temizlik sembolüdür. Çünkü Hz. Meryem onu bakire iken yani cinsel ilişkiye girmeden doğurmuştur. Öyleyse yapılacak tek şey vardır. O da Bakire Meryem gibi temiz ve iffetli kalmaktır.

Hıristiyanlığın cinsel ilişkiyi meşru bile olsa günah say­dığını bugün Katolik kiliselerindeki evlenme törenlerinde oku­nan duadan da anlayabiliriz. Duada “günahla düşmüşüm an­ne­min karnına, günah işlemiş annem bana gebe kalırken” den­mektedir. Hıristiyanlık tarihi kadın açısından oldukça olumsuz olayların var olduğu bir tarihtir. VI. Asırda Azizler ve papazların hakim olduğu mason meclislerinde Kadının ruhunun olup olmadığı tartışılmış, bir oyun dışında ruhunun olmadığı kabul edilmiştir. (Bobel, s. 46)

Kilisenin Büyücü Avı ve Kadın Katliamı

XIII. Asırdan itibaren Hıristiyanlık, insanlığın başına kor­kunç bir felaket hazırlayacaktır. Şeytanla cinsel ilişkiye giren, böylece insanlar arasında kötülüğü ve fuhşu yaymak isteyen büyücü kadınlardan dünyanın temizlenmesi görevini üstüne alan Kilise, büyücü avına çıkar ve on binlerce masum kadının diri diri yakılmasına veya suda boğulmasına sebep olmuştur. Papa VIII. İnnocent, büyücü avını meşrulaştırmak için iki müfettişini görevlendirerek bir kitap hazırlatır. Kitabın adı “Malleus Maleficarum” (=Büyücüleri ezen balyoz). İlk baskısını 1487’de yapan bu kitap 1669’da 28. baskıya ulaşır. Kitap, muha­keme usulü hakkında yöntemler de içerir. Müfettiş kadına 35 soru sorar. Daha ilk soru, onu ateşe mahkum etmeye kâfidir. İlk soru şöyledir: Büyücülere inanıyor musun?”. “Evet” derse, bunun anlamı büyücülerle ilişkisi olduğudur. “Hayır” derse bu sefer de dinsiz olmuş olacaktır. Israrı halinde işkence masasına yatırılır, aleyhlerinde şahitlik etmesi için, düşmanı olan diğer büyücüler çağrılır. Hâlâ suçluluğu üzerinde şüphe varsa, o zaman ilahî hükme baş vurmak gerekecektir. Bunun için de elleri ve ayakları bağlanıp suya atılacaktır. Batarsa, büyücü olduğunu gösterir. Batmazsa o zaman da büyücü olduğunun delilidir. Zira vaftizindeki su onu reddetmektedir. Kısaca o devirde büyücü olarak adı çıkmış kadının ölümden başka şansı yoktu. VI. Alexandre, II. Jules, X. Leon gibi Rönesansın ünlü Papaları bu eserin geçerliliğini memnuniyetle onaylamışlardır. İngiltere’de bir Sakson hakim “Kitab- Mukad­des”i 53 kez okuduğunu ve bu arada 20.000 büyücüyü ölüme mahkûm ettiğini övünerek söylemiştir. (Lewinsohn, 134-135; krş. Akdemir, s. 252)

Feminizmin Doğuşu

Tarihçiler Batıdaki bu kadın katliamının sonucu ikiyüzbin ile iki milyon arasında kadının katledildiğini söylerler. Ölen kadınların sayısı konusunda hemfikir olamayan araştırıcılar, batı’da teorik olarak oluşan ve dünyanın bütününe aktarılan “feminizm” denilen olgunun da pratik temellerinin bu cadı katliamı olduğu konusunda hemfikirdirler.

C- Batı Düşüncesinde Kadın

Batı dünyasında yetişmiş Ortaçağ, Yeniçağ ve Modern­çağ’ın birçok düşünürü kadın konusunu ele almış ve bu konu­da pek çok bakış açısı ortaya koymuştur. Ancak çoğu olumsuz olan bu bakış açılarının her birinin içinde düşünürün yaşadığı sosyal ve ailevî hayatın etkileri olduğu gibi, onun kendi inanç ve düşünce sistemlerinden de kaynaklanmaktadır. Batılı dü­şünce ve fikir adamlarının bu nevi görüşlerini birkaç kategoride ele almak mümkündür. (Bkz. Yakıt, Batı Düş. Ve Mev. Kad., Tebliğ)

Kendi sistemi içinde kadın konusunu ele alan Ortaçağ’ın Batılı ünlü düşünürlerinden Malebranche (1638-1715) “Haki­katin Araştırılması” isimli eserinde “…Zevke ait her şey, kadın­lara kalmış bir iştir. Ancak, genel olarak araştırılıp bulunması biraz güç hakikatleri kavramak, kadınların elinden gelmez. Soyut olan her şey, onlar için anlaşılmaz bir şeydir…” (II, 100-101. Krş. Keklik, Fil. Özel., 136-137) diyerek onların soyut ger­çekleri anlayamadıklarını ve böyle bir yetenekten mahrum ol­duklarını iddia etmektedir. Keza “İrâde ve Tasavvur Olarak Dünya” adlı eserin yazarı XIX. Asrın ünlü Alman filo­zofu Scho­penhauer (1788-1860), kendi pesimist (karamsar) felsefesinde kadına da bir yer bulmuş ve “…Kadınlar, kendi gönüllerince hayal ederler ki erkekler para kazanmak ve kadın­lar da bunu harcamak için yaratılmışlardır.” (Essai, s. 132, N. Keklik’ten nak­len, a.g.e., s. 139) demektedir. Bununla bir anlam­da erkeklerin harcamayı bilmediklerini ifâde etmek isterken öte yandan ka­dınların, erkeklerin masraf kapısı olduğunu da söyle­mekle be­raber kadınların, erkeklerin paralarını nasıl harcaya­biliriz şek­lindeki hayal dünyalarının etkisi altında yaşadıklarını belirt­mektedir. Kadını sadece bu paralelde görmeyen onu daha da kötü hatta riyâkâr bir varlık gibi göstermeye çalışan Scho­pen­hauer, bir başka yerde şunları söylemektedir:

“…Arslanın dişleri ve pençeleri vardır, filin ve yaban domuzunun büyük dişleri vardır; boğanın boynuzları vardır, mürekkep balığının da, çevresindeki suları bulandıracak mürekkebi vardır. Fakat tabiat kadına, kendini savunmak ve korunmak için riyâkârlık vermiştir…En zarifinde olduğu kadar, en aptal kadında da riyâkârlık, fıtrîdir. Bu sebebledir ki, mutlak olarak dürüst ve samimi bir kadına rastlamak hemen hemen imkânsızdır…” (Essai, 133; Keklik’ten naklen, 139)

Ünlü Alman filozofu Friedrich Nietzche (1844-1900) ka­dın konusunda fikrini şöyle beyan etmektedir: “Kadınla konu­şacağın zaman kırbacı eline almayı unutma.” (Bkz. Ş. Can, Hz. Mevl. s. 195)

Kadının eşitliği ve özgürlüğü hususunda görüş ileri süren Batılı yazarlar, ferdî ve toplum hayatında onların eşit olma­dığını söylerken özgürlük hususunda da onu nasıl kullanacağı bilgisinin kadına verilmesi gerektiği kanaatindedirler. Meselâ Pierre-Joseph Proudhon (1809-1865): “Erkek ve kadın Mut­lak’ın önünde denk olabilirler. Onlar hiç eşit değildirler, onlar ne ailede ne de şehirde eşittirler.” (De la Justice dans la révolu­tion et dans l’Eglise, C. F. 462) demektedir. Kadının özgürlü­ğünü dile getiren Emile Zola ( 1840-1902) da şunları söyle­mektedir: “Kadını özgürlüğüne kavuşturmak harika bir şeydir. Ama her şeyden evvel özgürlüğün nasıl kullanılacağını ona öğretmek gerekecektir.” (Chronique, La Tribune, 1868, C. F ., 585)

XVI. Asrın ünlü Fransız yazarlarından Molière (1602-1673), “Demir kafesler ve kapı sürgüleri kadınları ve kızları namuslu yapmaz” (l’Ecole des Maris, s. 1, 2 Ariste., C. F. 395) diyerek, kapalı tutmaktan ve toplumdan tecrit etmekten ziyade onların namus duygularının geliştirilmesi gerektiği kanaatin­de­dir. Halbuki Montaigne: “Bir kadın için en faydalı ve en onurlu bilim ve meşguliyet, ev işleri bilimidir” demekteydi (Essai. III, 9, C. F. 407)

Batılı düşünürlerden bazıları “kadın-kilise” ikilisi hakkında pek olumlu kanaat sahibi değildirler. Bunlardan Charles Bau­delaire (1821-1867), “Kadınların kiliselere girmelerine izin ve­rilmiş olmasına her zaman şaşırmışımdır. Onlar Allah’la han­gi diyalogu kuruyorlar?” ( Mon Coeur mis à nu, C. F ., 54) der­ken Armond Salacrou (- 1899) da: “Papazlar günah çıkartan ka­dınları dinledikleri zaman evlenmemiş olmakla teselli bulu­yorlar” demektedir. (Une femme libre, Gallimard, C. F. 529)

Kadının tabiatı konusunda kalem oynatan yazarlar ve düşünürler onu daha ziyade menfî sıfatlarla tavsif etmekte­dirler. Meselâ Tristan Bernard (1866-1947): “Kadın kadının kurdudur.” (La volonté de l’Homme, C.F., 72) derken Jules de Goncourt (1822-1896): “Kadın aptal görünmemeyi çok iyi becerir” (Journal, Fasquelle, C.F., 243) demektedir. Jules Re­nard (1864-1910) da: “Kadınlara en fazla zevk veren şey, zekâları üzerine yapılan bayağı bir pohpohtur.” (Journal, 21, Mai, 1895, C.F., 489)

Batı düşüncesinde bütün bunlara mukabil François Mau­riac (1885-1970) kadını en önemli bir yönüyle ele almakta ve hatta onun olgunluğunun ana temasını vermektedir. Nite­kim o diyor ki: “Birçok kadın için kemâle giden en kısa yol şefkattir.” (Asmodée, Grasset, C.F., 379)

Batı’da bu problemi kadın-erkek ilişkileri açısından ele alan yazarlar yine de kadına pek olumlu bakmazlar. Charles Baudelaire (1821-1867): “Kadın ruhla bedeni ayırmayı bilmez” (age. C.F., 54) derken, bir yandan kadının karşısında­kini bir bütün içinde gördüğünü söyler, diğer yandan da ruhî ve ruha ait değerleri bedenden ayrı görmez, hatta ayıramaz diye eleştirir. Jules Renard (1864-1910): “Şayet kadınların hoşuna gitmeyi istiyorsanız, onlara, sizin olduğu söylenen şeyi istemediğinizi söyleyiniz” (Journal, 29, Avril, 1898, C.F., 491) ifâdesiyle kadınların haris olmayan ve kendini gözü tok gösteren erkekleri tercih ettiğini vurgula­maktadır. Chamfort (1741-1794), kadınla erkeği birbirlerine karşı besleyebilecek kötü düşünceler açısından karşılaştırmakta ve şöyle söyle­mektedir: “Bir erkek kadınlar hakkında ne kadar kötü dü­şü­nürse düşünsün, hiçbir kadın yoktur ki, ondan daha da kötü­sünü düşünmemiş olsun.” (Maximes et pensées, C.F., 117)

İnsan tabiatının önemli yönlerinden biri hiç şüphesiz kıs­kançlıktır. Bu açıdan kadına bakan André Suarès (1868-1948): “Kadınlar her şeyi kıskanırlar hatta mutsuzluğu bile” (Variables, Emile-Paul, C.F., 544) demekle kadınları çok kıskanç bir tabi­atın sahibi gibi görmektedir. Bunun yanı sıra George Courte­line (1860-1929) kadın tabiatına bir başka zaviyeden bakarak hükmünü verir: “Kadın kendisi için yapılanı asla görmez, o ancak yapılmayanı görür.” (La paix chez soi, Flammarion, C.F., 156)

Batı düşüncesinde kadın tabiatı ele alınırken onun güzellik ve zekâ yönü ile kadının hareketliliği ve konuşkanlığı da ihmal edilmez. Montesquieu (1689-1755): “Genç kadınlarda güzellik zekâyı telâfi eder, yaşlılarda ise zekâ güzelliği ikmâl eder” (Lettres persanes, C.F., 412) demektedir. Voltaire (1694-1778)’e göre: “Kadınlar rüzgâr güllerine benzerler. Paslan­dıkları zaman sabit kalırlar.” (Le Sottisier, C.F., 580). Guillaume Bouchet (1514-1594) de : “Kadınları konuşturmanın bin yolu vardır ama susturmanın bir yolu yoktur.” (Les sérées, C.F., 89) demektedir.

Görüldüğü gibi, Batı düşüncesinin önemli mimarlarının kadın hakkındaki bu düşünce ve tavırları dikkate alındığında söylenebilecek olanlar şunlardır: Batı düşüncesinde kadın, erkekten ayrı ve onun çok daha altında ele alınmış, ona çeşitli menfî sıfatları veya zaafları açısından bakılmış ve değerlen­dirilmiştir. Kadını meziyetleriyle gören ve değerlen­diren, olumlu görüşler serdeden düşünür ve yazarlara pek rastlamı­yoruz. Zaten feminist hareketlerin Batı’da başlaması ve orada daha fazla revaç bulması, Batı düşüncesinin bu gibi önemli temsilcilerinin kadın hakkında pek olumlu görüşler ortaya koymamalarının bir sonucudur diye değerlendirebiliriz.

Bugün demokrasinin beşiği olarak görülen İsviçre’de Ap­penzel adlı 14000 nüfuslu ve % 90’ı Katolik olan bir kantonda kadınlara oy hakkı yoktur.

II- KUR’ÂN’DA KADIN VE KADIN HAKLARI

Konunun Kur’ân’daki ele alınışına geçmeden önce, İslâm dünyasında geniş çapta hadis olarak bilinen ve bazı hadis kitaplarında da yer alan kadını aşağılayıcı bazı sözlerden bah­setmek yerinde olacaktır. Şurasını hemen belirtmek ge­rekir ki, bu nevi sözlerin Hz. Peygamber tarafından söylenmesi mümkün değildir. Çünkü Peygamber’in görevi gereği, tebliğcisi olduğu ilahi vahye ters düşecek veya Allah’ın iradesinin aksine her hangi bir şey söylemesi düşünülemez. Öyleyse Hz. Peygamber’e izafe edilen ve onun adına uydurulan bu nevi şeylere itibar edilmemelidir. Ayrıca Arap örfünde yer alan kadın karşıtı söylemler zaman içinde hadis diye literatürlere de geçmiştir. Şimdi bunlardan bazılarını görelim.

1-Kadın Hakkında Bazı Uydurma Hadisler

“Kadınlar aklen ve dinen dûn(=aşağı, alçak) yaratıklardır.”

“Kadınları Allah Te’ala geride bıraktığı gibi, siz de geride bırakın.”

“Namazı bozan şeyler: köpek, eşek, domuz ve kadındır.”

“Kadınların akılları şehvetlerindedir.”

“Kadınlar arasında sâliha kadın, yüz karga arasında alaca karga gibidir.”

“Kadınlara danışmak ve dediklerinin aksini yapmak lazımdır.”

“Allah’tan başkasına secde etmek câiz olsaydı, kadınların kocalarına secde etmelerini emrederdim.”

“Eğer kocasının bütün bedeni irinler içinde kalsa, karısı da o irinleri diliyle yalayarak silse, yine de kocasına karşı şükran vazifesini eda etmiş sayılmaz.”

“Havva olmasaydı hiçbir kadın kocasına ihanet etmezdi. İsrail oğulları da olmasaydı et bozulmazdı”…[1]

Akla, mantığa ve Kur’ân’a ters düşen bu nevi sözlerin hiç birisi Hz. Peygamber’e isnat edilemez. Kadını köle ve cariye olarak kullanmaya alışmış, tarih boyunca haklarını gasp eden, onları hakir gören müşrik Arap zihniyetinin, İslâmiyet’ten sonra da bu tutumlarını devam ettirmek için Hz. Peygamber adına uydurdukları sözlerdir. Nitekim Hz. Peygamber’in hayatı iyice tetkik edildiğinde, onun kadınlara karşı ne kadar nezih olduğu[2], onların haklarını sonuna kadar savunduğu ve koru­duğu, onları yücelten sözler ettiği görülür. Kaynakların verdiği bilgilere göre, Hz. Peygamber, kendisini görmeye gelen ka­dınlara iltifat eder, onlarla yakından ilgilenir, hal ve hatırlarını sorar, hatta bazen üzerine oturmaları için, cübbesini(=rida’) yere serdiği ifâde edilir (Belazurî, Ensâb, I, 98). Hatta “Sizin en hayırlınız kadınlara karşı en iyi ve en nezaketli olanınızdır.” demiştir. Yukarıda belirtilen uydurma sözlerin hadis olama­yacağı anlamlarından da bellidir. Kadınları “dûn” yaratıklar olarak görmek ve onları Allah’ın geri bıraktığını iddia etmek Kur’ân’a aykırıdır. Çünkü Kur’ân kadınla erkeği yaratılışta ve sorumlulukta eşit görür. Namazı bozan şeyler içinde, o hay­vanlar olmadığı gibi, kadın hiç yoktur. Namazı sadece erkekler mi kılıyor? Kadınların namazını da kendileri mi bozacaklar? Saliha bir kadını alaca kargaya benzetmek, kadına kocasının vücudundan akan necis irinleri yalatmak vs. Hz. Peygamber’in üslubu değildir. “.. Secde etmelerini emre­derdim” ifâdesi de Kur’ân’a uymaz. Çünkü secde emrini peygamber değil Allah verir. Havva’nın Hz. Âdem’e ihanet ettiğini söylemek Kur’ân’a son derece ters bir ifâdedir. Havva kiminle ve niçin Âdem’e ihanet etsin? Bu tamamen Hıristiyan inancını aksettiren bir ifâdedir. Sonra açıkta bekletilen etin bozulması şu veya bu kavimle alakalı değil son derece doğal ve biyolojik bir hadisedir. Görüldüğü gibi, kadın hakkında olduğu gibi, diğer bir çok konuda da hadisler uydurulmuştur. Ancak ne yazık ki, tarih boyunca bir çok Müslüman bunları gerçek hadismiş gibi algılamış ve uygulamıştır. Öte yandan iyi niyetli olmayan, bir çok kişi de uzman olmadıkları halde, her hangi bir araştırma da yapmadan bu sözleri ele alarak İslâm’ın kadına bakışı diye sunmaktadır.

2-Kur’ân’da Kadın-Erkek Eşitliği

Tarih boyunca hor görülmüş, bütün hak ve hürriyetleri kı­sıtlanmış ve istismar edilmiş kadının, kendisinin gerçek kişiliğini ortaya çıkaracak bir tarzda hak ve hürriyetlerine kavuşması Kur’ân’la olmuştur. Bugün “İnsan Hakları Evrensel Beyanna­mesi” adı altında deklare edilen insan hakları ile ilgili bütün maddelerin hatta daha fazlasıyla ana hatlarıyla Kur’ân’da mev­cut olduğunu görmekteyiz. İnsana insan olduğunu hatırlatan ve ona bütün haklarını tevdi eden bir kitap olan Kur’ân, insan olması hasebiyle kadına da, erkek kadar aynı haklara sahip olduğunu hatırlatır. Bu bölümde, bunu bütün yönleriyle, âyet­lerin gerçek anlamı ve tarihte Müslümanların bunları yanlış uygulamaları da dahil olmak üzere ele alınacaktır. Kur’ân’da,  pek çok âyet kadınlarla ilgili olup bir takım sure adları da hep kadınlarla ilgilidir. Mesela Nisa Suresi, Meryem Suresi gibi. Keza  Ahzab suresi ve Mücadele suresi  de kadınlarla ilgili sure­lerdir. Şunu her şeyden evvel kabul etmek gerekir ki, Kur’ân’ın bu konudaki temel esprisi kadın-erkek eşitliğine dayanır. Çün­kü Kur’ân, erkekle dişi arasında insan olma yönünden bir ayrımı reddediyor. Hatta bu ayrımı putperestliğe eşit görüyor. Nitekim Necm Suresi’nde: “ Ey inkârcılar! Lât, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? Demek erkekler sizin kızlar O’nun mu? Öyleyse ne kadar insafsız bir taksim yapıyorsunuz.” (53/19-21) Görüldüğü gibi, kız ile erkek arasında yapılan bir ayırımı Kur’ân reddediyor. Şu halde Kur’ân açısından asıl olan kadın erkek arası eşitliktir. Şimdi hukukî bir kavram olan bu eşitliğin nerelerde olduğunu kısa alt başlıklar halinde göstermeye çalışalım.

a) Yaratılışta Eşitlik: Kur’ân bütün insanlara hitaben: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten ve eşini de ondan var eden Rabbi­nize karşı gelmekten sakının…” (Nisa 4/1) âyetinde ka­dın er­kek herkesin eşit ve aynı orijinden: nefs vâhideden olduğu belirtiliyor. Bir başka âyette “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık…” (Hucurat, 49/13) âyetinde kadın olsun erkek olsun insan olan herkesin orijini, bir erkek ve bir dişidir. Yani insan olan herkes, bir sperma ile bir dişi yumurtadandır. Bir diğer âyet de şöyledir: “Erkeği ve dişiyi yaratana and olsun” (Leyl, 92/3). Buradan anlaşılan erkekle dişi arasında her hangi bir ayırım yapılmadan beraber zikredilmektedir. Hele son zikredilen Leyl suresindeki âyetin, Mekkî olduğu yani daha İslâm’ın başlangıcında geldiği dikkate alınırsa, Hakk yoluna davetin başında ilahî davete layık ve insan olmaları konusunda kadınla erkek arasında bir fark ve ayırım yapılmadığı görülür.

b) İnanç ve Amelin Karşılığını Almada Eşitlik: Allah, Kur’ân’da erkek olsun kadın olsun hiçbir ayırım yapmadan iyi işler yapanları mükâfatlandıracağını belirtmektedir. “Rableri onların dualarını kabul etti. ‘Ben, erkek olsun kadın olsun sizden çalışan hiç kimsenin amelini boşa çıkarmam. Sizler hep biribirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda ezaya uğratılanlar, savaşanlar ve öldürülenlerin elbette günahlarını örteceğim ve onları Allah katından bir nimet olarak, altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım.’ Nimetin güzeli elbette Allah katındadır.” (Âl-i İmran, 3/195). Görüldüğü gibi, kadınla erkek arasında her hangi bir ayırım yapılmaksızın, biribirilerinden oldukları vurgulanarak, yaptıkları iş­lerin karşılıkları zayi edilmeden verilecek ve her ikisinin de cennete gireceği vaat edilmektedir.

Keza şu âyet-i kerimede konu daha açıktır. Kadın ve erkek dinî anlamda hangi statüde olursa olsun, dinî sorumluluk ve amelin karşılığını eksiksiz olarak almada da eşittirler. “Mü­slüman erkeklerle Müslüman kadınlara, Mü’min erkeklerle Mü’­min kadınlara, itaat eden erkeklerle, itaat eden kadınlara, doğru sözlü erkeklerle doğru sözlü kadınlara, sabırlı erkeklerle sabırlı kadınlara, Allah’a gönülden bağlanan erkeklerle Allah’a gönülden bağlanan kadınlara, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlara, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlara, iffetlerini koruyan erkeklerle iffetlerini koruyan kadınlara, Allah’ı çok anan erkeklerle, Allah’ı çok anan kadınlara, şüp­hesiz ki Allah, onların hepsine bir mağfiret ve büyük bir ecir hazırlamıştır.”(Ahzab, 33/35) Demek ki, dinî sorumlulukları yerine getiren her bir Müslüman erkek olsun kadın olsun aynı şekilde eşit olarak ecirlerini alacaklardır.

Nitekim Nahl Suresindeki bir âyette de aynı husus vardır: “Erkek veya dişi inanmış olarak kim iyi iş(=salih amel) işlerse, ona hoş bir hayat yaşatırız. Elbette ecirlerini yaptıklarından daha güzeliyle öderiz” (Nahl, 16/97).

c) Dayanışma ve Sosyal Sorumlulukta Eşitlik: Kur’ân kadın ve erkeğin sadece ferdî görevler açısından eşit olduğunu vurgulamıyor, aynı zamanda onları sosyal bir takım yükümlülük ve dayanışmada birlikte hareket etmelerini öğütlüyor ve bu konuda da eşit vazifeleri olduğunu söylüyor. “İnanan erkekler ve inanan kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar. İyiliği buyururlar ve kötülüğe engel olurlar. Namazı kılarlar, zekatı verirler. Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah Yücedir ve Hikmet sahi­bidir.” (Tevbe, 9/71). Bu âyetten inanan kadınlarla inanan erkeklerin bir dayanışma içinde olmalarının yanı sıra iyiliği kendilerine iş edindikleri gibi başkalarına da buyurmalı ve kötülükten sadece kendileri uzaklaşmayıp, aynı zamanda diğer inanan insanlara da engel olmaları gerektiğini anlıyoruz. Bu görevlerde erkek kadın ayrımı yapılmadığı, bilakis bir iş bölümü halinde gibi, birlikte yapacakları vurgulanmaktadır. İslâm dünyasında kadını toplumdan tecrit eden bir zihniyeti bu âyetle nasıl bağdaştı­rabiliriz.

3-Kadına Tanınan Belli Başlı Haklar

Kur’ân’da insan hak ve özgürlükleri ne kadarsa, insan olma hasebiyle kadın hak ve özgürlükleri de o kadardır. Ayrıca tarihî bazı yanlış uygulamalardan gelen bazı özel haklar da Kur’ân’la kadınlara tahsis edilmiştir. Ancak İslâm dünyasında bazı Arap örf ve gelenekleri din yerine ikame ettirildiğinden, Kur’ân’ın ve sahih hadislerin yorumu erkek lehine yapıla gel­diğinden maalesef kadın hakları konusunda ciddi ihlaller yaşanmıştır. Öte yandan İslâm fıkhında kadına bazı hakların verilmediğini görüyoruz. Onlar tarafından bu hakların verilme­mesi, İslâm’da özellikle Kur’ân’da bu hakların olmadığı anla­mına gelmez. Sadece âyetler yanlış yorumlanmakta veya erkeklerin işine öyle gelmektedir. O halde yapılması gereken Kur’ânî değerlerle Arap örfünden gelen veya İslâm top­lum­larının tarihî seyir içinde aldığı değerleri, uygulamaları ve zih­niyetlerini ayırmak ve ikincileri birincilere göre yeniden yorum­layıp değerlendirmek gerekecektir. Aslına bakılırsa, Kur’ân ve onun Hz. Peygamber tarafından yapılan yorumu çerçevesinde kadın, bütün haklarını elde etmiştir. Şimdi bunları görelim.

a) Yaşama Hakkı: Bilindiği gibi, İslâm öncesi Araplar arasında kız çocuklarını öldürme bir örf idi. Bir çoğu bu örfü yerine getiriyordu. Bazıları da yapamıyorlardı. Kur’ân bu hususa temas ederek diyor ki: “Onlardan birine bir kızı olduğu müjdelendiği zaman, içi gamla dolarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen bu kötü müjde yüzünden kavminden gizlenmeye çalışır, onu utana utana tutsun mu yoksa toprağa mı gömsün?”(Nahl, 16/58-59), “Kız çocuğun hangi günahtan dolayı öldürüldüğü kendisine sorulduğu zaman…” (Tekvir, 81/8-9). Kur’ân önce, insanı insan olarak ele aldığından ve erkekle kadın arasında yaratılışta bir fark, bir ayırım yapmadığından dolayı kadın olsun erkek olsun bir insanı öldürmenin bütün insanlığı öldürmek kadar ağır bir vebal getirdiğini bildirerek, yaşama hakkını insana tevdi ettiğinden (Maide, 5/32; İsra, 17/33) dolayı kadına da tevdi etmiştir.

b) Mülkiyet Hakkı: Kur’ân’a göre mülkün mutlak sahibi Allah’tır. (Furkan, 25/2) Toplum Allah’ın halifesi (Neml, 27/62) olması hasebiyle mülkte tasarruf konusunda Allah’ın vekilidir. Dolayısıyla İslâm dininde özellikle Kur’ân’da insanın mülk edinme ve tasarrufta bulunma hakkı vardır. Kadın da erkek kadar mülk edinme hakkına sahiptir. Zekât ve hac gibi, malî bakımdan yeterli bir düzeye erişme gerektiren ibadetlerin yerine getirilebilmesi için, iktisaden muktedir olmak gerekir. Bu emirlerle kadınlar da mükellef tutulduğuna göre onların da kendilerine ait bir mülk edinme hakkı kendiliğinden doğar.

c) Seyahat Hakkı: Kur’ân, hali vakti yerinde her Müslü­mana umre ve hac gibi dinî yükümlülük getirmiştir. Uzakta olan Müslümanlar için bu sorumluluk meşakkatli bir seyahatten ibarettir. Ancak, bu yolculuk için, yol emniyeti, ırz namus ve can güvenliği şarttır. Bu keyfiyet her yolculuk için aranan şart­lardır. Bu konuda kadın erkek ayrımı yapmayan Kur’ân’ın bu hükmü aynı zamanda kadınlara da yöneliktir. Şu halde kadın da dinî olsun olmasın her türlü seyahat hak ve hürriyetine sa­hiptir. Yeter ki, yukarıda belirtilen güvenlik gerektiren husus­larda bir sıkıntı yaşanmasın.

d) İnanç, Düşünce ve İfâde Hakkı: Bundan önceki bölümde Kur’ân’ın insana inanç, düşünce ve ifâde hakkı verdiğini ve insanın bu hakkını kullanmada özgür olduğunu beyan etmiştik. Bu konuda kadın erkek ayrımı yapmayan Kur’ân’ın bu evrensel ilkesi kadına da şâmildir. Dolayısıyla kadın, inanma, düşünme ve bu inancını ve düşüncesini açık­lama yani ifâde etme hak ve özgürlüğüne her zaman sahiptir. Hatta, gayr-i müslim bir kadını nikâhlayan bir Müslümanın, karısının rızası olmadıkça karısının dinine müdahale hakkı yoktur.

e) Seçme ve Biat Etme Hakkı: Seçme, yönetimi belirleme ve seçilene biat etme hakkı, bilindiği gibi tarih boyunca hep erkeklere tanınmış bir hak idi. Kur’ân bu hakkı kadınlara da sağlamıştır. Mümtahine suresi (60/12) âyetinde şöyle den­mektedir: “Ey Peygamber! İnanmış kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, başkasının çocuğunu kocasına isnat ederek iftira etmemek(=elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek), sana karşı gelmemek üzere sana biat için geldiklerinde, onların biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.” Kur’ân’ın kadına verdiği bu seçme ve biat hakkı, Hz. Peygamber’den ve raşit halifelerden sonra uygulan­mamıştır.

f) Hakkını Aramak İçin Mücadele Etme Hakkı: Kur’ân, müstakil bir sureyi bu konuya tahsis etmiş ve yaşlı bir kadının haklı mücadelesini beyan etmek, ve siyasi otoriteye veya yö­neticiye karşı hakkını aramak için yaptığı mücadelenin meş­ruiyetini belirtmek üzere bu sureyi indirmiştir. Surenin inişine vesile olan kadın Hz. Peygamber zamanında onunla tartışan ve hakkını arayan Huveyle b. Sa’lebe isimli bir kadındır. Bu kadın Hz. Peygamber’in huzuruna gelir ve :

Ey Allah’ın elçisi! Kocam benimle evlendiğinde ben gençtim. O zaman beni arzuluyordu. Ona bir çok çocuk ver­dim. Yaşımın ilerlediği bir sırada beni anasına benzeterek, ya­payalnız bırakıverdi. Eğer bir yolunu bulur da aramızı düzelti­verirsen çok iyi olur, deyince Hz. Peygamber:

Yüce Allah’ın şimdiye kadar bana bu konuda her hangi bir emri ulaşmış değildir. Bana göre, artık sen kocana haramsın der.

Kadın:

Ey Allah’ın elçisi, kocam vallahi talak kelimesini kullan­madı, diyerek Hz. Peygamber’e yalvarır: Kurbanın olayım ey Allah’ın elçisi! Halime acı, diye yalvardı. Sonra da halini Allah’a arz ederek:

Allah’ım! Yalnızlığın acısından ve ızdırabımın şiddetinden sana şikâyet ediyorum. Küçük çocuklarımı ona bıraksam perişan olacaklar. Kendi yanıma alsam aç kalacaklar. Allah’ım sana şikâyet ediyorum. Peygamberine bir vahiy indir diye dua etti.

Kadın henüz oradan ayrılmadan Mücadele suresinin ilk âyetleri nâzil oldu (58/1-6; Krş. Sofuoğlu, II, 118) Zaten surenin adına da “mücadele eden kadın” anlamında “müca­de­le” (=müca­dile) denmiştir.

Buradan anlaşılan husus, kadınların maruz kaldıkları hak­sızlıkları gidermek için, otoriteler nezdinde ellerinden gelen gayreti göstermek durumundadırlar. Çünkü böyle davranışlar Allah katında takdire mazhar olan davranışlardır. Görüldüğü gibi son ilahî mesajın, nüfusu on bin civarında olan Medine toplumunda, hiçbir sosyal statüsü bulunmayan bir Müslüman kadının şahsî problemini ciddiye alıp, ona evrensel bir vahiy içinde yer vermesi Allah’ın kadına verdiği değerin en bariz delilidir (Kırbaşoğlu, s. 262).

g) Kamu Görevi, Yönetim ve Seçilme Hakkı: Kur’ân, kadın erkek ayırımı yapmadan rızk için meşru kazanç elde etmeyi öğütlemektedir. Kadın da elbette erkek kadar çalışma ve kamuda görev alma hakkına sahiptir. Kur’ân’da yukarıda da belirttiğimiz gibi, “inanmış erkekler ve inanmış kadınlar biri birilerinin dostlarıdırlar, iyiliği buyururlar ve kötülüğe de engel olurlar…”(Tevbe, 9/71) diyerek erkek ve kadının sosyal her türlü aktiviteye katılabileceklerini, topluma hizmet veren her kurumda birlikte görev alabileceğini belirtmektedir. Ayrıca Kur’ân’da Hz. Süleyman ile Seba melikesi Belkıs’ın (bu isim Kur’ân’da geçmez) arasında geçen olaylardan bahsedildiğine ve bunun yöneticilik görevi eleştirilmediğine göre, buradan kadının devlet ve hükümet başkanı olabileceğini, hatta demokratik ortamlarda isterse seçilebileceğini anlamaktayız.

Kadının kamu görevi almasını, siyasi iktidar ve muhalefet hareketlerinde bulunmasını, gerek Hz. Peygamber döneminde ve gerekse râşit halifeler dönemindeki uygulamalardan ve hatta bazı İslâm hukukçularının içtihatlarından da anla­maktayız. Nitekim Hz. Peygamber zamanında kadınlara hâ­kimlik ve denetleme görevi verilmiştir. Şifa binti Abdillah ile Semra binti Nuheyk isimli iki kadın sahabîye, Hz. Peygamber, pazarlarda ortaya çıkan ticarî anlaşmazlıklarla ilgili davalara bakmaları ve onları pazarlarda fiyat ve kalite kontrolü yapmaları konusunda görevlendirmiştir. (Hamidullah, İsl. Pey., s. 935), Dinî her hangi bir sakınca olsaydı Hz. Peygamber bunu uygular mıydı? Şu halde devlet başkanlığı da dahil olmak üzere, sadece erkeklerin yaptığı zannedilen komutanlık ve imamlık gibi, görevleri de şayet ehil iseler kadınlar da yapabilirler. Kur’ân açısından hiçbir sakınca yoktur. Bilindiği gibi Cemel vak’ası siyasi ve askerî anlamda bir muhalefet hareketidir. Bu haretein başında lider ve komutan olarak Hz. Ayşe bulunmaktaydı. Hz. Peygamber’in sağlığında onunla beraber savaşlarda bulunmuş tecrübeli pek çok ünlü sahabe Hz. Ayşe’nin yanında ve emrin­de idiler.

Bazı İslâm hukukçularının kadınların kamu görevi almayacaklarına dair hükümlerine mesnet teşkil ettiğini iddia ettikleri âyet “vakarla evlerinizde oturun” (Ahzab, 33/33) âyetidir. Halbuki bu âyet bütün kadınlara değil, sadece Hz. Peygamber’in hanımlarına ait bir hükümdür. Zaten bir önceki âyette “Ey Peygamber hanımları! Sizler diğer kadınlar gibi değilsiniz…”(33/32) denmekte ve onlara ait özel hükümler getiril­mektedir. Hukukçuların bu âyeti mesnet göstermeleri yerinde bir karar değildir. Buna rağmen Hz. Ayşe bile yukarıda beyan ettiğimiz gibi, siyasi ve askerin bir harekâtta bulun­muştur.

Kadının bütün hukukî davalara bakabileceği, yani hâkim­lik yapabileceği konusunda kendilerine Kur’ân’dan delil arayanlara İslâm hukukçuları özellikle İbn Hazm, Nisa suresinin 58. âyetinin delil teşkil ettiğini söyler. “Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” Bu âyetten “ema­netleri ehline veriniz” ifâdesi ile “hükmettiğiniz zaman” ifâde­sinde kadın erkek ayrımı yapılmamıştır. Bu hüküm kadın erkek her Müslümana yönelik hükümdür. (Hatipoğlu, s. 224 vd)

Kadının devlet başkanı olamayacağı konusunda en fazla üzerinde durulan Ebu Berke hadisi ise şöyledir: “Ebu Berke (r. a) anlatıyor: “Resulullah(s.a.v.) den işitmiş olduğum bir kelime­nin Cemel vak’ası sırasında Allah’ın izni ile faydasını gördüm. Şöyle ki: Bir ara, neredeyse Ashab-ı Cemel’e katılarak onların yanında yer alıp savaşmaya karar vermiştim. Hemen Resu­lullah’ın (a.s) “İranlıların başına Kisra’nın kızı kraliçe oldu” diye haber geldiği zaman söylemiş olduğu sözü hatırladım ve onlara katılmaktan vaz geçtim. O zaman efendimiz: “İşlerini kadına tevdi eden kavim felah bulmayacaktır” demiş idi. (Bu­harî, Fi­ten, 17; Tirmizî, Fiten 75, Nesâî, Kudât, 8)

Bu hadisten anlaşıldığına göre; Talha ve Zübeyr ile birlikte Hz. Ayşe, Hz. Osman’ın kanını talep amacıyla Basra üzerine yürüyüşü ve Cemel vak’asının meydana gelişi sırasında, bu hadisi dikkate alan Ebu Bekre, son anda onlara iştirakten vazgeçtiğini söylemektedir. Ölen Kisra’nın yerine kızı Boran geçtiğinde Hz. Peygamber bu hadisi söylemiştir. Hadisçilerin bir çoğu bu hadise dayanarak kadının devlet başkanı olama­yacağının delili olduğunu ileri sürerler. Bir çok İslâm hukuk­çusu da aynı kanaatte olup, devlet başkanlığı dışında diğer görevleri yapmasına engel değildir kanaatindedirler. Bazı yorumcular mesela Kasımî ve Hamidullah gibi, bu hadisteki hükmün sadece sebebi belirtilen olaya hasr edilmesi gerektiği yani İranın sonunun iyi olmayacağı, ve bunun Müslümanlar için belli bir yasağı ihtiva etmediği kanaatine varmışlardır. (Akkaya, s. 235) Aslında, bu hadisten genel bir hüküm çıkar­mak doğru olmaz. Çünkü hadisin söylenmesine sebep teşkil eden olay, siyasî ve ferdîdir. Hz. Peygamber’in gönderdiği mektubu yırtan, elçisine eziyet eden ve ona bedduada bulunan Kisra’nın, kızı tarafından yönetilen ülkesinin felah bulma­yacağını söylemesinden daha tabii ne olabilir?

h) Eğitim ve İlim Öğrenme Hakkı: Kur’ân, ilim öğrenme ve eğitim konusunda kadın erkek ayrımı yapmaz. “Hiç bilen­lerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9); “De ki Rabbim ilmimi artır.” (Taha 20/114); “Biz bu misalleri insanlara ve­riyoruz. Onları ancak âlimler akleder.” (Ankebut, 29/43) gibi âyetlerde ilim öğrenmenin önemi belirtilirken, kadın erkek her Müslüman’a yönelik ilkeler olduğunu anlarız. İlim öğrenmek bir eğitim işidir. Öyleyse kadın erkek, eğitim ve ilim öğrenme hakkına her zaman sahiptirler. İlim öğrenme ve eğitim konusu hadislerde ve Hz. Peygamber tatbikatında daha belirgin olarak gözükür: “İlim öğrenmek kadın erkek her Müslüman’a farzdır.” diyen Hz. Peygamber, kadın ve erkek sahabelere ilim öğret­miştir. Bu işlemi beraberce yaptığı gibi, kadınlara mahsus ders­ler de yapmıştır. Nitekim Ebu Said el-Hudrî hadisinden bunu anlamaktayız: “Bir kadın Hz. Peygamber’e gelip dedi ki: Sözlerini dinlemeye bize fırsat düşmüyor, sözlerini erkekler götürüyor. Bizzat bize bir gün tayin et de o gün sana gelelim, sen de Allah’ın sana öğrettiğini bize öğret”. Peygamber bu müracaatı olumlu karşıladı ve kadınlara ayrı ders vermeyi ka­bul ederek buyurdu ki: “Filan gün filan yerde toplanınız. Onlar da toplandılar. Hz. Peygamber de onlara gelip Allah’ın ken­disine öğrettiğinden öğretti…” (Buharî, I, 34; Okiç, s. 26-27)

Görüldüğü gibi kadınlar daha İslâm’ın ilk gününden itibaren ilim öğrenme ve eğitim haklarını kullanmaya başlamışlardır. Zaten daha önceki bölümlerde ele aldığımız kadının kamu görevi konusunun ise eğitimle ve belli bir bilgi birikimiyle olacağı âşikârdır

i) Evlenme ve Boşanma Hakkı: İnsan hayatında evlenme ve boşanma doğal bir olgudur. Karşı iki cinsin meşru olarak birlikte yaşamaları veya ayrılmaları olgusudur. Kur’ân bu olguya kayıtsız kalmaz. Kur’ân’da evlenme konusunda fazla detay yoktur, ancak onu fıtrî ve sosyal bir müessese olarak gördüğü açıktır. (Nahl, 16/72; Nisa, 4/3)) Dinî terimlerle ifâde etmek gerekirse evlenmede haramla helalı birbirinden ayıran şey nikâhtır ve onun ilanıdır. Aleniyettir, tabiri caizse düğündür. İşte bundan dolayıdır ki, gizli evliliklere Kur’ân açısından cevaz bulmak pek mümkün gözükmüyor. Nitekim Kur’ân’da geçen âyetlerden “evlenin” anlamından ziyade “evlendirin” anlamı çıkmaktadır. Bu bir anlamda sorumluluğu, aile çevresine, topluma vermektedir. Toplum evliliğe şahit olacaktır. Zaten bundan dolayıdır ki, boşanma konusunda en az iki kişiye şahit zorunluluğu getiren Kur’ân nikâhta böyle bir zorunluluktan bahsetmiyor. Çünkü toplum o nikâha, o evliliğe şahittir. Zaten semantik olarak “N-K-H” fiili aleniyete yönelik birlikteliği ifâde eder. Şu halde Kur’ân’a göre evlilikteki şahitlik, fiilden çıkmaktadır ve alenîdir. Boşanmada şahitliğin zorunlu­luğu ise, boşanma mutlaka bir problem sonucudur ve bunu herkesin bilmesi de gerekmeyebilir. Ancak bunu iki şahidin bilmesi veya eşlerin kendi beyanları yeterlidir.

Evlenme olayı(nikâh) alenî olduğundan, ileride doğa­bilecek hukukî sorunlar için mutlaka tescili gerekir. Bu tescil işi, organize bir toplumda devletin işidir. Organize olan toplum da bütün kurumlarıyla oturmuş bir toplumdur. Zaten Kur’ân’da bu fiilin topluma yönelik bir anlamda olmasının bir diğer sebebi de budur. İleride, doğacak çocukların nesebi, eğitimleri, bakımı, boşanma halinde doğacak hukukî sorunlar ve ölüm halinde miras konusu vs hepsi organize olmuş topluma yani toplumu, toplum adına yöneten, koruyan devlete ait işler olacaktır. Bu açıdan baktığımızda tescil edilmemiş evlilikler veya gizli evlilikler Kur’ân açısından uygun olmayan evliliklerdir. İslâm hukukçuları nikâhı “icap, kabul ve iki şahitli bir akittir” diye tarif etmişlerdir. Hukukî açıdan bu tanım doğrudur. “İcap-kabul” tarafeynin evlenme kararı verdiklerine, “iki şahit” de olayın aleniyetine işarettir. Ancak bunun tescili şarttır. Yoksa ileride çok problemler doğabilir. Bugün üniversite gençliği içerisinde maalesef “imam nikâhı” veya “dinî nikâh” adı altında bir çok gencimiz tescilsiz, ailesinden habersiz bir evlilik yapmaktadırlar. Tahsilleri de bitince “herkes kendi yolu­na” diyerek ayrılmaktalar. Böylece genç kızlar ve aileler için büyük bir yıkım yaşanmaktadır.

İslâm’da özellikle Kur’ân’da “dinî nikâh” veya “din dışı nikâh”diye bir şey olmadığı gibi, “imam nikâhı, papaz nikâhı” diye nikâh da yoktur. Kur’ân’da nikâh bir tanedir. Sorumluluk topluma ait olduğundan tescil zorunluluğu vardır. Yani nikâhın resmî olması şarttır.

Nikâh, Kur’ânî ifâdeyle “misâken galîzâ” (sağlam bir te­minat) (Nisa, 4/21) olup karı koca arasındaki müşterek hayatın garantisidir. Her iki tarafa hukukî, sosyal, ahlakî, medenî so­rumluluklar yükleyen bir sözleşmedir. İşte bundan dolayı Kur’ân: “Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi ka­dınların da erkekler üzerinde hakları vardır” demektedir. Zaten evliliği yani karı koca arasındaki bağları Allah kendi varlığının belgelerinden sayar: “İçinizden kendileriyle huzura kavuşa­cağınız eşler yaratıp, aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun varlığının belgelerindendir. Bunlarda düşünen toplum için dersler vardır.”(Rum, 30/21). Demek ki eşler arasında, bu âyetten anlaşıldığı kadarıyla, üç önemli husus vardır. Huzur (sekîne), sevgi (=mevedde) ve karşılıklı hoş­görü (=rahme). Evliliği ayakta tutan bu üç unsurdur. Bunların bit­mesi evliliği bitirir.

Mademki evlilik Kur’ânî ifâdeyle “sağlam bir teminattır” bunun geçici olması veya mut’a adı verilen cahiliyeden tevarüs eden nikâh şekli, Kur’ânî değildir. Zaman içinde Hz. Pey­gamber bunu iki defa yasaklamıştır.

Evlenme ve boşanma hakkı erkek olsun kadın olsun, her ikisinin de eşit haklarındandır. İslâm hukukçuları evlenme ve boşanmaya erkeksi bir tanım getirmişler ve bu hususta kadına pek bir özgürlük tanımamışlar. Özellikle kadın cinsel bir statüde tarif edilmiştir. Bu tarife göre “nikâh, kadının vücudundan istifâde etmek için bir yoldur”. Halbuki âyette cinsellik bakımın­dan bir eşitlik ve denge vardır:“Siz onlar, onlar sizin için bir elbisedir” (Bakara, 2/187) Bu âyetten aynı zamanda eşler arası dengeyi anlamamız da mümkündür. Bu denklik sadece cinsi­yette değil, aynı zamanda,  birbirlerinin örtüsü olabilmesi için, ekonomik, kültürel, sosyal, psikolojik, ahlakî ve meslekî vs de denklik gerekecektir. Tıpkı bir elbisenin vücuda uygun ve denk gelmesi gibi, eşler de birbirlerinin dengi olmalıdır. Mutluluğun şartlarından biri ve en önemlisi budur. Zaten fıkıhta denklik konusu esastır.

Boşanma olayı bilindiği gibi evliliğin sona erdirilmesi olayıdır. Bu, organize bir toplumda ya tek taraflı irade beyanı ile yahut iki taraflı irade beyanı ile,  ya da mahkeme kararıyla olur. Tarih boyunca boşama olayı hep erkeğin hakkı imiş gibi anlaşılmış ve uygulanmıştır. Gerçi Kur’ân boşanma halinde erkeğin neler yapması gerektiğini belirterek, kadının hukukunu korumuştur ama, kadına da erkek kadar evlenme ve boşamada hak ve özgürlük kapısını açık tutmuştur.Yani kadın da isterse boşayabilir ve bunun Kur’ân’a ters bir tarafı yoktur.

Hülle olayı: Bu arada, geçmiş İslâm toplumlarında uygu­lanmış, onur kırıcı, hem erkeği hem de kadını küçük düşürücü olan “hülle” olayına değinmeden geçmeyelim. Cahiliye Arap toplumunda erkekler, eşlerini defalarca boşar, sonra geri alır­lardı. Kur’ân, erkeğin boşama hakkını üç talak ile sınırlan­dırmıştır. Âyete göre her talakda belli bir iddet müddeti (üç ay hali) beklemek vardır. Bu müddet zarfında kadının bütün malî yükümlülükleri erkeğe aittir. İki boşama hakkını sırasıyla kullanıp, üçüncü boşamadan sonra da artık erkek bir daha aynı eşini alamaz. Ancak, eşi bir başkasıyla normal bir evlilik yaparsa, şayet doğal olarak ondan ayrılır veya eşi vefat edip dul kalırsa ve kadın da tekrar önceki kocasıyla evlenmek isterse, ancak o zaman buna cevaz vardır. Kur’ân bu hük­müyle, aynı eşler arasında sayısız evlenip boşamayı ve bunu bir oyuncak haline getirmek isteyenlerin engellenmesini hedeflemiştir. Peki uygulama nasıl olmuştur? Maalesef yüz kızartıcı bir şekilde olmuştur. Her biri süresi içinde yapılması gereken üç boşamayı, “üçten dokuza şart olsun” sözüyle bir sefere alıp, sonra da pişman olup, karısına bir geceliğine başkasıyla nikâhlatıp, ondan boşatıp tekrar evleniyor. “Hülle” dedikleri olay budur. Bu uygulamaya İslâmî ve Kur’ânî demek, bunları yapanlara da Müslüman demek mümkün mü? Evlilik ani öfkelere feda edilmeyecek bir ku­rumdur.

Gayr-i müslimle evlenme: Kur’ân, yakın akrabalık dolayısıyla nikâhı yasak olanları açıkca beyan ediyor. Özellikle erkeklerin nikâhlamaması gereken akrabalarını belirtiyor. Bu olaya kadınlar zaviyesinden bakıldığında, kadınların da kimlerle evle­nemeyeceği görülür. Bu hükümler iffetli erkek ve kadınlarla ilgili olan hükümlerdir.

Öte yandan Kur’ân, “recim” (taşlama) cezası İslâmî ol­madığı için, zina eden kadınla zina eden erkeğin evlenme şekillerini de hükme bağlamıştır. “Zina eden erkek ancak zina eden kadın veya putperest(=müşrik) bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadınla da ancak zina eden erkek veya putperest olan bir erkek evlenebilir. Bu Mü’minlere yasaktır.”(Nur, 24/3). Burada hitap topluma olup, bu durumda olanları bu şekilde evlendirin demektir. Bu âyetten anlaşıldığına göre zina eden kadın, ancak zina eden bir erkek veya bir müşrikle evlenir. Yani ona yakışan budur demektir. Bu keyfiyet kadın olsun erkek olsun Mü’minlere yasak kılınmıştır.

Mü’min erkek ve kadına yasak olan bir diğer husus daha vardır: O da putperest kadınla Müslüman bir erkeğin ve putpe­rest bir erkekle Müslüman bir kadının evlenmelerinin yasak oluşudur.

“Putperest(=müşrik, Allah’a eş koşan) kadınlarla, hoşu­nuza gitseler bile, inanmadıkları sürece evlenmeyiniz. İnançlı bir cariye, bir putperest kadından daha iyidir. Putperest erkeklerle, hoşunuza gitse bile inanmadıkları sürece inançlı kadınları evlendirmeyiniz. İnançlı bir köle bir putperest erkekten daha iyidir” (Bakara, 2/221).

Ancak, Maide suresi(5/5)’nde: “…Mü’min kadınlardan if­fetli olanlar ile daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli olan kadınlar da, mehirlerini vermeniz şartıyla, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere, size helaldir…” âyetiyle Mü’min erkeklere ehl-i kitap (Yahudi, Hıristiyan vs.) kadınlarla evlenme ruhsatı vardır. Bu ruhsata karşı çıkanlar, Mümtehine Suresinin (60) 10. âyetini gösteriyorlar. Ancak bu âyet sığınmacı ka­dın­larla alakalı bir âyettir. Bugün putperestle evlenme konusu aktüel bir konu değil. Ancak ehl-i kitapla evlenme konusu aktüel olabilir. Nitekim Almanya’da ve Avrupa’nın bir çok yerinde Türkler yaşamakta ve onlar için en büyük problem de kızlarının yabancı erkeklerle evlenip evlenemeyecekleri konu­sunda dinî bir sakıncanın olup olmadığıdır. Bu hususu Avru­pa’ya konferans ve çeşitli vesilelerle gittiğimizde bize en çok sorulan sorular bu konuda idi. Kur’ân yukarıda da belirtti­ğimiz gibi, Müslüman erkeğin ehl-i kitapla evlenmesine izin veriyor. Ancak, Müslüman kadının ehl-i kitaptan bir erkekle evlen­me­sine her hangi bir şey söylemiyor. İslâm hukukçuları Müslüman kadının böyle bir evliliğine izin vermiyorlar. Ge­rekçeleri imanî bir ilkeye dayanıyor. Kur’ân’dan her hangi bir delil yok. Eşya­da asl olan ibaha ama ırz ve namus konusunda asl olan ha­ramlıktır. Eğer Müslüman kızların ırz ve namuslarını koruya­mama tehlikesi varsa ve itikadî açıdan Müslümanlığına bir za­rar gelmeme durumunda, Müslüman bir kadının veya kızın, ehl-i kitaptan bir erkekle evlenmesi, Kur’ân’a ters de­ğildir. Mademki imanî bir ilkeye dayandırılıyor o halde imanını koru­mak, millî ve Müslüman kimliğini muhafaza etmek kay­dıyla evlenebilir.

4-Eşlerarası İlişkiler ve Haklar

Kur’ân karı-koca ilişkilerinde karşılıklı hak ve görevleri dü­zenlediği âyetlerde ele aldığı hususlardan biri, hiç şüphesiz ko­canın nasıl karısı üzerinde hakkı varsa,  karısının da kocası üze­rinde hakkının olduğunu ve bu hakkın da örfe göre vazifeleri kadar olduğunu vurguluyor. Boşanan kadınlar için yani hakkını kocasından talep eden kadınlar için olan bu âyet aynı zamanda evrensel bir ilke durumundadır. İslâm açısından ailede kadının hakkının yerini tayin eden bir âyettir ki, boşan­ma vuku bulduğunda bu hak kendisine teslim edilsin. Dola­yısıyla bu hak kadının aile içindeki görevi kadardır. Buradan anlaşılan şudur: Şayet kadın kocası kadar ailede bir vazife icra ediyorsa, hakkı da kocasının hakkı kadardır. Şayet kocasının vazifesinden daha az bir vazife icra ediyorsa o zaman da hakkı kocasından daha azdır. Bu analojiye göre, ko­casından daha fazla vazife icra ediyorsa o zaman da hakkı kocasından daha fazla olacaktır. İşte bu evrensel ilke bütün devirleri ve örfleri kuşatan bir ilkedir. “Kadınların hakları örfe uygun bir şekilde vazifeleri kadardır.” (Bakara, 2/228)

a) Erkeklerin Kadınlar Üzerindeki Bir Derece Farkı Nedir? Kadınların haklarının vazifeleri kadar olduğunu beyan eden âyetin devamında ise tarihsel olarak o zamanki toplumun örfüne uygun bir şekilde hukukun uygulanabilirliği normu açısından bir hüküm getiriliyor ve deniyor ki: “Erkeklerin onlar üzerinde bir derece farkı vardır”. Buradan erkeklerin kadın­lardan bir derece daha üstün oldukları anlamı çıkmaz. Burada erkeğin vazifesinin o zamana göre, kadının vazifesinden bir derece daha fazla olduğunu, bütün yükü fazlasıyla erkeklerin çektiğini beyan etmek içindir. Bilindiği gibi, hukukta hüküm illete bağlı­dır. İllet kalkınca hüküm de kalkar. Dolayısıyla ka­dının veya erkeğin ailede ve toplumda vazifesi ne kadarsa hak­kı da o ka­dardır.

b) Nisa Suresi 34. Âyeti Nasıl Açıklanmalıdır? İslâm tarihi boyunca çok farklı anlaşılmış ve uygulanmış olan âyetlerden birisi hiç şüphesiz Nisa suresinin bu âyetidir. Âyette geçen bazı kavramların semantik analizlerini dikkate almadan tercüme etmek veya âyeti anlamaya çalışmak bizi yanlış neticelere ulaştırır. Önce âyetin kendi yaptığımız tercümesini verelim: “Allah’ın kimilerini kimine tercihte daha layık kılmasından ve erkeklerin de kendi mallarından sarf etmelerinden dolayıdır ki, erkekler kadınlar üzerinde yöneticidirler.. Saliha kadınlar, itaat eden ve Allah’ın korumasını emrettiği şeyi kocasının yoklu­ğunda da koruyanlardır. Başıbozukluk yapmalarından endişe duyduğunuzda hemen öğüt verin ve yataklarını ayırın ve gönderin(=va’dribuhunne). Şayet size itaat ederlerse aleyhle­rine bir yol aramayın. Allah Büyüktür, Yüceler Yücesi’dir.” Müteakip âyette ise “Karı kocanın aralarının ayrılmaları endişesini taşıyorsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden de bir hakem gönderin. Şayet bunlar aralarını düzeltmek isterlerse Allah onların aralarını buldurur. Allah en iyi bilen ve her şeyden haberdar olandır”(4/35).

Bu âyet erkek ve kadının aile içindeki görev, yetki ve sorumluluklarını anlatıyor. Buna göre erkek kadının onur ve hakkını koruyup gözeten ve ayrıca kadının maddî ihtiyaçlarını yani geçimini teminle mükelleftir. Bunlara karşılık olarak kadın da itaatkar olmalı, namusunu korumalı hatta erkeğinin hakla­rına ve itibarına halel getirmeyecek şekilde davranmalıdır. Ancak bu görevlerden birincisini ihlal ederse, yani itaat etmezse duruma göre öğüt verilecek, yatağı ayrılacak veyahut kendi ailesinin yanına gönderilecektir. Bu işlemlerden gaye onun itaat edebilmesini temindir. Zira âyetin devamında “şayet itaat ederlerse aleyhlerine başka bir yol aramayın” den­mektedir. Buraya kadar aileyi kurtarabilme yolları mevcut, bundan sonra âyetin devamından da anlaşılacağı gibi, aile dışı kişiler devreye giriyor. Yani hakemler. Anlaşma imkânı ara­nıyor. Değilse boşanma sürecine giriliyor.

Âyette ele alınması gereken birkaç kavram vardır. Bun­lardan birincisi “faddale” kelimesidir. Genellikle üstün olmak diye tercüme edilmektedir. Ancak bu kelime üstünlükten ziyade, tercihte veya teklifte öncelik hakkını ifâde eder.(Primus inter pares) İkisinden birisini veya insanlar arasındaki ilişkilerde biri diğerine nisbetle tercih edilecekse, buna layık olan için kullanılır. Elbette layık olan veya olanların tercihe sebep teşkil edecek farklılıkları, fazlalıkları da bulunmalıdır. İşte bu nedenle bu fiili tercih veya öncelik hakkı şeklinde ele almak gerekir.

Ayette bu hususta önemli diğer bir kelime de “kavvâmun” kelimesidir. Bu kelime de maalesef yanlış anlamaları çağrış­tıracak şekilde “üstündür” olarak tercüme ediliyor. Halbuki, se­mantik olarak “Bir şeyi üstlenmek, dikkatlice gözetip korumak, yönetmek, ayakta tutmak, hakkını vermek, nezaret etmek ve o işten sorumlu olmak” gibi anlamları olan “kâme” fiilinden gelen bu kelime bu anlamların hepsini içine alan “yönetmek” kelimesiyle tercüme edilmelidir. Çünkü yönetim bir vazifeyi üstlenmektir ve sorumluluk ister, nezaret ve dikkat gerektirir. Şu halde erkekler, kadınların geçimlerini temin etmelerinden, onların her türlü güvenlerini sağla­malarından ve onları koru­malarından, kısaca onlardan sorumlu olmalarından dolayı on­ların yöneticileridirler. Vazifeleri bu olduğuna göre hakları da buna göre olacaktır. Şu halde erkeğin, eşinin ve çocuklarının bütün ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü olması, onun beşerî veya bir takım faziletler açısından üstün olduğunu değil, sadece vazifesi gereği fonksiyonel bir öncelik ve so­rumluluk sahibi olduğunu gösterir. Öte yandan bu âyete göre erkek aile reisi olarak gözükmektedir. Şurasını unutmamak gerekir ki, Kur’ân bu reisliği iki şarta bağla­maktadır: Ailenin geçimini sağlamak, reisliğe tercih gerektirecek bir önceliği veya bir yeteneği bulunmak. Bu iki şart ortadan kalkarsa reislik de ortadan kalkar. Hükmün illete bağlı oluşu prensibine göre, bu illetler ortadan kalkınca bu hüküm de kalkar. Tıpkı, su bu­lununca teyemmümün hükmünün ortadan kalkması gibi.[3] Erkek âyet­teki hükmü yerine getiremezse, yöneticilik hakkını kaybeder.

Âyette ele alınması gereken bir diğer kavram da maalesef “dövünüz” diye tercüme edilen “va’dribuhunne” kelimesidir. Gerçi Arapça’da “darp” kelimesi vurmak dövmek anlamına gelse de deyimsel olarak bir çok yerde farklı anlama gelir. Mesela “bir örnek vermek” veya “bir misalle açıklamak”, “bir örnekle anlamaya yol açmak” için Arapça’da “darabe mese­len” tabiri kullanılır. Kur’ân’da bu anlamda kullanımlar var­dır.(Yasin, 36/78). Ayrıca Kur’ân’ın bütünlüğünde ele aldı­ğımız zaman “darabe” fiilinin dövmek anlamına gelebilmesi için fiile mutlaka “ba” harf-i cerli bir mef’ul gelmelidir(=mef’ul gayr-i sarih). [4] Çünkü dövmek, veya vurmak mutlaka bir şeyle veya nesneyle olur. Mesela eliyle, sopayla veya başka bir şeyle gibi. Kaldı ki bu âyette böyle bir kullanım yoktur. Fiil yalın haldedir. Bu âyetin konteksine göre, göndermek veya uzaklaştırmak anlamına gelen deyimsel bir ifâdedir. Zira evli bir kadının aile düzenini bozacak şekilde bir başıboşluğu söz konusu oldu­ğun­da erkeğin yapması gereken işler sıralanmıştır. Önce, ona öğüt verecek, fayda vermediğinde, yatağını ayıra­caktır. Şayet bu da fayda vermezse artık onu kendi ailesinin yanına tabiri câizse tebdil-i havaya gönderecektir. Bir bakıma onu kendinden bir müddet uzaklaştıracaktır. Çünkü bundan sonra gelen âyete göre hakemler devreye girecektir. Yani bo­şanma işleminden veya yeniden barışma işleminden önce ya­pılması gerekenler sıralanmaktadır. Keyfiyet budur. Bu keli­menin “dö­vünüz” şek­linde anlaşılıp uygulanması, kadının aile içi geçim­sizliklerde ta­rih boyunca itilip kakılmasının, hor görül­mesinin dinî bir kılıfı olmuştur.

5-Çok Kadınla Evlenme Konusu

İslâm’a yöneltilen eleştirilerin en önemlilerinden birisi hiç şüphesiz “taaddüd-i zevcât”(=çok eşlilik) konusudur. Tarihte de çok farklı anlaşılmış ve uygulanmış olan bu hususun Kur’ânî temellerine baktığımızda görürüz ki Kur’ân aslında tek eşliliği tavsiye etmektedir. Konuyla ilgili âyetleri serdetmeden önce, şunu kesinlikle kabul etmeliyiz ki, Kur’ân’ın geldiği toplumda poligami yani çok kadınla evlilik revaçtaydı. Araplar sayısız kadın ve cariye alabiliyorlardı. Hatta çok kadın almak bir itibar ve onurdu. Kadınlar da kendi arzularıyla güçlü ve varlıklı kişilerin eşi olmaya can atarlardı. Toplumun yapısı, mantalitesi böy­leydi. Kur’ân elbette kadına haklarını verirken, bu sosyal ya­raya temas etmeden de geçemezdi. Kur’ân bunu şartlara bağ­layarak, azami dörtle sınırlandırdı. “Adalet” ilkesini koyarak bir kadınla evlenmelerinin daha hayırlı olacağını belirtti. Şimdi konuyla ilgili âyetlere bakalım: “Eğer yetimlerin haklarına ken­dileriyle evlendiğiniz takdirde riayet edememekten korkarsanız, onlarla değil, beğendiğiniz kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Şayet adaletli davranamamaktan korkarsanız bir tane alın, yahut sahip olduğunuzla yetinin. Doğru yoldan sapmamanız için en uygun olanı da bu­dur.”(Nisa, 4/3).

Kur’ân aynı Surenin 128 ve 129. âyetlerinde aynı konuya temas ediyor ve insan oğlunun eşler arasında adaleti ne kadar uğraşsa tesis edemeyeceğini vurguluyor: “Eğer kadın kocasının serkeşliğinden(=geçimsizliğinden) veya kendisinden yüz çevir­mesinden endişe ederse, aralarında bir anlaşma yapmalarında bir sakınca yoktur. Anlaşmak daha hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi davranır ve haksızlıktan sakınır­sanız bilin ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Âdil hareket etmeye ne kadar uğraşsanız, kadınlar arasında eşitlik yapama­yacaksınız. Bâri tamamen bir tarafa kalben meyletmeyin ki, diğerini askıda bırakmış gibi olmayasınız. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız Allah şüphesiz bağışlar ve merhamet eder.” Bu âyetlerden de anlaşılıyor ki, tek eşlilik asıl olandır.

Çok eşlilik konusu görüldüğü gibi, bir emir değil, bir ruhsattır. Bu ruhsat hayatın değişen şartları içerisinde ele alınmalıdır. Fukaha kadın nüfusunun erkek nüfusunu çok aşırı geçtiği savaş ve âfetler sonrası durumlarda, kadının görevini yapamaması veya kısır olması gibi durumlarda erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi zaruri olabilir kanaatindedir.

6-Miras Konusu

İslâmiyet’ten önce Araplarda kadın diğer bir çok hak­lardan olduğu gibi, miras hakkından da mahrumdu. Miraslar genelde hep erkek evlada kalırdı. Mirastan aldıkları payın yanı sıra savaşlardan elde ettikleri ganimetler de erkeklerin olurdu. Erkekler hem ailelerinin geçimlerini temin etme hem de her an vuku bulabilecek baskınlara ve savaşlara karşı hazırlıklı olmak zorundaydılar. O zamanlar düzenli bir ordu teşkilatı olma­dığın­dan her erkek savaş malzemesini; atını, okunu, yayını, mızrağını, kılıcını, kalkanını ve zırhını hep kendi gelirinden ve en iyisinden almak zorundaydı. Bunun için mirastan tam hak alıyorlardı. Hatta eski bir Arap ata sözüne göre: “Savaşta kılıç sallamayanın mirastan nasibi yoktur”. Bu nedenle kadınlar sa­vaşa iştirak etseler bile, geri hizmette görev alırlar, her türlü savaş malzemesini kendileri için temin etme gibi bir zorunlu­lukları yoktu. İşte İslâmiyet hiçbir miras hakkı olmayan kadına bu şartlarda bile erkeğin yarısı kadar hak vermiştir. Şimdi mirasla ilgili âyetin anlamını verelim: “Allah size çocuklarınızın alacağı miras hakkında erkeğe kadının payının iki mislini tavsiye eder…”(Nisa, 4/11)

Şurası muhakkaktır ki,  mirastan erkek çocuğuna kız çocuğunun iki misli hak verilmesi erkek çocuğunun kız çocuğundan üstün olduğu anlamına gelmez. Sadece bir sosyal adalet ve ekonomik dengeden dolayıdır. Nitekim, İslâm hukukuna göre, tüm ailenin geçimi, karısı, kızı ve bütün çocukların masraflarının temini, anne babanın ve kız kardeşinin bakılması, karısına gerekli halde verilecek mehr hep erkeğin üzerine yüklenen malî sorumluluklardır. Kadının böyle bir sorumluluğu yoktur. Erkek ve kadının mal varlığı da ayrıdır. Kadın ne kadar varlıklı da olsa evin geçimine katkıda bulunma gibi bir zorunluluğu yoktur. Hal böyle olunca, kadına da erkeğe olduğu kadar mirastan hak verilirse bu sefer erkeğe zulmedilmiş olacaktır. “Nimet külfete göredir” prensibi doğrul­tusunda erkeğe de külfetine göre nimet verilmektedir. Şu halde malî külfetler açısından kadın erkekten çok daha şanslı bir konumdadır. İşte malî yükümlülükler açısından ağırlığına uy­gun olarak ve ayrıca görevi kadar hakkı vardır ilkesinden hareket edilirse Kur’ân’ın bu hükmü külfet ve nimetlerin dengelenmesi ve sosyal adaletin sağlanması açısından âdâletli bir hükümdür.

Âyette dikkatimizi çeken bir diğer önemli husus, “yusi­kumullah” fiilidir. Bu fiil “Allah size tavsiye eder” demektir. Allah burada bunu bir tavsiye olarak söylemiştir. Yani böyle bir toplumda adalet ancak böyle olursa gerçekleşir. Size bunu tavsiye ediyorum demektedir. Dolayısıyla, her zaman ve her toplum için bunu uygulamak zorunda olmadığımızı, içinde yaşanan toplumun bazı kabulleri, erkeğin ve kadının toplumda veya ailede görev ve sorumluluklarına paralel olarak, adalet ilkesini zedelememek kaydıyla, kız ve erkek çocuklarına verile­cek miras hakkının ayarlanmasını istemektedir. Kur’ân bu düs­turu tavsiye ettiği zaman, toplumun sosyal dengesi ve erkeğin malî sorumlulukları yukarıda beyan ettiğimiz gibiydi. Şayet toplum, kadının da ailenin masraflarını kendi gelirinden sarf ederek katkıda bulunmasını örf olarak kabul ettiğinde, kadın da erkek kadar tam hisse aldığında sosyal adalet, kamu düzeni ve malî yükümlülük bakımdan adalet ilkesi gerçekle­şirse, o zaman mirastan her ikisinin eşit pay alması Kur’ân’a uygundur. Çünkü Kur’ân hem adaleti uygulamamızı emrediyor, hem de kadının hakkının vazifesi kadar olduğunu belirtiyor.

7-Şahitlik Konusu

Kur’ân’da şahitlikle ilgili yaklaşık 20 kadar âyet vardır. Görüleceği gibi, hiç birinde kadın erkek ayrımı yoktur. Mesela bunlardan bazılarını görelim: “Ey inananlar! Kendiniz, ana babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahit olarak adaleti gözetin…” (Nisa, 4/135); “Fuhuş yapan kadınlarınıza karşı içinizden dört şahit getirin…” (Nisa, 4/15); “Ey inananlar! Her hangi birinize ölüm belirtisi geldiği zaman, vasiyet ederken sizden iki adil kişiyi veya yolculukta iken başınıza ölüm musibeti gelmişse, sizin dışınızda iki kişiyi şahit tutun…” (Maide, 5/106). “Kadınlarınızın iddet süreleri bittiğin­de onları ya uygun bir şekilde alıkoyun veyahut uygun bir şekilde onlardan ayrılın. İçinizden adalet sahibi iki kişiyi de şahit tutun. Şahitliği Allah için yapın…” (Talak, 65/2); “İffetli kadınlara zina isnat edip de sonra dört şahit getiremeyenlere, seksen değnek vurun…” (Nur, 24/4) Âyetlerin sayısın artırmaya gerek yoktur. Görülüyor ki, şahitlik konusunda âyetlerde kadın erkek ayrımı yoktur. Bu da gösteriyor ki, kadının şahitliği erkeğin şahitliğine denktir. Yeter ki, doğru söylesin, adaletten ayrılmasın. Kadın erkek şahitliğinin birbirine denk olduğuna bir diğer delil de yine Nur Suresi’nin 6-9. âyetleridir. “Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği, kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir. Kadının da kocasının yalan söyleyenlerden oldu­ğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, beşinci defa da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.” Bu âyet son derece manidardır. Çünkü eğer kadının şahitliği erkeğin şahitliğinin yarısı olsaydı, bu olayda kadının erkeğin iki misli yani sekiz kere şahadette bulunması gerekirdi. Şu halde şahitlik konusunda erkekle kadın eşittir.

Şimdi gelelim vadeli borçların yazılması ile ilgili olan Ba­kara 282. âyete. Bu âyet, tarafların ileride doğabilecek ihtilaflara karşı, önceden âdil bir kâtibe şahitler huzurunda, borçlarını yazdırmaları ile alakalıdır. Ancak âyetin lafzî anlamında iki kadının şahitliğinin bir erkeğe bedel olduğu anlaşılmakta ve tarih boyunca uygulama da maalesef bu anlamaya dayanmaktadır. Ayrıca, fukaha, bu âyetin İslâm’da şahitlik müessesesini tanzim ettiğine inanmış ve her hususta iki kadının şahitliğini bir erkeğin şahitliğine eşit kabul etmiştir. Böyle tarihî bir hatadan ve uygulamalardan dolayı İslâm’a saldıranlar kendilerine mesnet teşkil edecek sağlam bir delil bulduklarına kâil olmuşlardır. Şimdi âyetin tercümesini verelim: “Ey iman edenler! Belirli bir vadeye kadar birbirinize borçlandığınız zaman onu yazın. Bunu aranızdan âdil bir kâtip yazsın. Kâtip onu Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmaktan çekinmesin, yazsın. Borçlu olan da yazdırsın. Rabbinden sakınsın ve borcunu asla eksik yazdırmasın. Eğer borçlu, aptal veya aciz, veyahut yazdıramayacak durumda ise, velisi doğru olarak yazdırsın. Erkeklerinizden iki şahit bulundurun; eğer iki şahit bulunmazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ve biri şaşırdığında(=karıştırdığında) diğeri onu hatırlatacak iki kadın olabilir. Çağrıldıkları vakit şahitler gelmemezlik etme­sin…”.

Âyette görüldüğü gibi, vadeli borçlar konusunda ileride her hangi bir mağduriyet yaşanmaması için, borcun ve dola­yı­sıyla ödeme şeklinin âdil bir kâtibe yani bir nevi notere yaz­dırılması ve bu işlemin şahitler huzurunda yapılmasını tavsiye etmektedir. Çünkü borcunu yazdırmayanlara her hangi bir yaptırım önerilmediğine göre, yazdırılmasının muhtemel bir hak kaybını önleyeceği belirtilmektedir. Hatta ticarî antlaş­maların yazılı olması ve bunu yazanla antlaşmayı yapanların ahlakî dürüstlük ve doğrulukları vurgulanmaktadır. Buraya kadar bir problem yok. Problem şahitler konusundadır. Bir çok yorumcu, olaya çok farklı yaklaşımda bulunmuşlardır. Bazıları kadınların unutkan olması sebebiyle “biri diğerini hatırlatsın” diye tercüme edildiğinden, iki kadının şahitliği bir erkeğe eşit görülmüştür demektedir. Bazıları bu olay ticaret hukukundaki şifahi şahitlikle alakalıdır. O çağın ticaret hukuku gereği ka­dınlar okuma yazma bilmediklerinden ve ticaretle meşgul ol­ma­dıklarından şahitlikte şaşırma ihtimalleri yüksek olduğundan onlardan iki şahit istenmiştir demektedir.[5] Hatta bunun sözleşme teminatı olduğu, gerekçesi de; kadının sosyal ve kül­türel konumu itibariyle ticarî hayattan uzak olmasıdır[6]. Bazıları da günümüzde olduğu gibi, yazılı imzalı şahitlik geçerli olunca, yanılma, şaşırma gibi illetler de ortadan kalkacağına göre âyette belirtilen bir erkek iki kadın hükmü bağlayıcı olmaktan çıkar demektedir.

Biz burada âyete biraz semantik ve biraz da hermenötik açıdan yaklaşacağız. Önce şunu bilmemiz lazım. Şahitler ne zaman lazım olur?. Elbette ki olayda ihtilaf vaki olduğunda ve onların şahitliklerine başvurulduğunda şahitler lazım olur. İhti­laf vaki değil ise şahitlerin şahadetlerine ihtiyaç olmaz. Şimdi âdil olması gereken kâtip yazdı ama alacaklı veya borçlu ileride bunun doğru olmadığını, kâtibin doğru yazmamış olduğunu iddia etti. Dolayısıyla şahitlerin şahadetine baş vurulacaktır. Nitekim âyetin siyakında “çağrıldıkları vakit şahitler gelme­mezlik etmesin” dediğine göre her hangi bir ihtilaf halinde çağrılacaklardır. Hakim önce tek erkek şahidi dinledi ve tatmin oldu veya olmadı. Diğer iki kadının şahit­liğine baş vuracaktır. Kadınlardan birini dinleyecektir. Diğeri, şayet dinlenen kadın yanılırsa veya karıştırırsa ona hatırlat­malarda bulunacaktır. Diyelim ki, dinlenen kadın, hatırlatmaya mahal bırakmadan ve karıştırmadan olayı anlattı. Dava bitiyor mu? Bitiyor. Hakim de bu kadının ifâdesini esas alarak hükmünü verecek mi? Vere­cektir. Öyleyse kadının şahadeti, erkeğin şahadetine denk ve hatta daha güçlüdür. Diyelim ki kadın karıştırdı. İkincisi ona hatırlatmalarda bulunacaktır. Bunun üzerine hakim, ikinci ka­dının hatırlatmalarını esasa alıp hükmünü verecektir. Dola­yısıyla, mağduriyetin giderilmesi, ihtilafın son bulması kadının şahadetiyle olmaktadır. İster hatırlatmayla takviye edilsin, isterse ona gerek kalmasın. Öyleyse âyetten anlaşılması gereken şudur: Her halukârda dinlenen yine tek kadın şahittir. Diğerinin görevi öbürü şaşırdığında, veya, karıştırdığında, ona ancak hatırlatmada bulunmaktır. Bu husus aynı zamanda kadının şahadetinin mahkemede neticeyi tayin edici olduğunu gösterir. Bu âyet bize değil kadının şahadetinin erkeğinkinin yarısı olduğu, bilakis kadının şahadetinin erkeğinkine denk ve hatta daha inandırıcı olduğunu ispatlar. Peki öyleyse niye “biri karıştır­dığında diğeri ona hatırlatması için iki kadın” denmek­tedir. Bu husus yorumcuların bazılarının dediği gibi, o zamanki kadının statüsü ile ilgilidir. Ticaretle meşgul olmayan birisi, ki bu erkek için de olabilir, konuya vakıf olamayıp, karıştırabilir. Onun için ikinci bir kadına gerek duyulabilir. Hatta o zamanki kadının durumu dikkate alınırsa bu onlar için daha iyi bir durum olur. Alacaklı, borçlu, âdil kâtip ve bir erkek şahidin arasında bir tek kadın şahit uygun olmayabilir. Onun için de iki kadın tezkiye için biribirlerine de şahit olurlar. Kur’ân bu hu­susu dikkate almakta ama öyle bir üslup kullanmaktadır ki, sanki bir erkeğin şahitliği iki kadının şahitliğine muadilmiş gibi gözük­mektedir. Ancak, analizler yapıldığında keyfiyetin öyle olmadığı anlaşıl­maktadır.

8-Toplumdan Soyutlama = Haremlik-Selamlık

Daha önce ele aldığımız âyetlerde de ifâde ettiğimiz gibi, Cenab-ı Hakk, Kur’ân’da inanan erkeklerle inanan kadınların birbirilerinin dostları olduğunu, iyiliği buyurup, kötülüğü engellediklerini söylemektedir. İyiliği buyurmak ve kötülüğü engellemek, ancak bir arada ve beraberce karşılıklı yapılacak işlerdir. Şu halde bir arada ve beraberce yapılacak işleri terk etmek ve kadınla erkek arasına duvar oluşturmak, her halde cehaletin ve geri kalmışlığın başlıca sebebidir. Kadını tamamen sosyal ve kültürel hayattan ve hatta yeteneklerinden soyutla­yarak onu eve kapamak, çalışma hayatından uzak tutmak bir toplumun geri kalışının en bariz vasfıdır. Çünkü bir toplumun yarısı kadınsa, onlar da çalışmıyorsa, erkekleri çalışsa bile o toplum yarı yarıya tembel ve ekonomik kayıptadır. Öyleyse Kur’ân’ın dediği gibi, kadın erkek beraberce sosyal, kültürel, ekonomik hayatın içinde birlikte ve el ele vererek ailevî ve toplumsal kalkınmayı gerçekleştirmelidir. Kur’ân ahlakî ilkelere bağlı kalmak kaydiyle her iki cinsin dayanışma ve yardımlaşma içinde olmasını isterken ve Hz. Peygamber de bunu kendi hayatında sahabeye uygulamışken, kadını sadece cinsel bir obje gibi görüp onu perde arkasına gizlemek, toplumdan soyutlamak ne derece İslâmî’dir diye insanın sorası geliyor? Kadın maalesef günümüzde sadece bu yönüyle değil, aynı zamanda erkeklerle beraber dinî görevlerini yapmaktan da soyutlanmıştır. Mesela Hz. Peygamber zamanında kadınlar, cenaze, Cuma ve bayram namazlarına iştirak ederlerdi. Hatta bayram namazlarına ailece katılırlardı. Hz. Peygamber zama­nında aynı çatı altında ve aynı mekânda erkeklerle beraber namaz kılarlar ve Hz. Peygamber’e cemaat olurlardı. Hz. Peygamber zamanında Mescid-i Nebevî’de erkeklerin safının ardından kadınların safları başlıyordu. Kadınların arkada olması sebebiyle erkekler çıkamıyorlardı. Hz. Peygam­ber yandan bir kapı açılmasını istedi. Bugün “Bâbu’n-nisâ’” (ka­dınlar kapısı) dedikleri kapı işte o kapıdır.

Kadınlar sadece bu hususta dışlanmadı, onlar Cuma na­mazlarından bile dışlandı. Kur’ân’a göre Cuma namazı onlara da farzdır. Ayrıca kadınlar özel hallerinde namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerden de dışlandı. Halbuki Kur’ân’a göre özel hallerdeki tek yasak cinsel ilişkidir.[7] Örnekleri artırmak mümkün. Peki kim bunları yaptı? Kadını tarih boyunca hor gören, erkek yorumcu ve uygulayıcılar. Eski Arap örf ve geleneklerinden kendilerini kurtaramayıp onu din yerine ikame edip uygulayanlar. İşte onun için her zaman söylüyoruz: Arap örfünden gelen değerlerle İslâmî değerleri birbirinden ayırmak ve Kur’ân­’daki İslâm’a ve onun Hz. Peygamber tatbikatına dönmek zorundayız.

Kadınla erkeğin tokalaşması bile dinî yasaklar arasında yer aldı. Halbuki Hz. Peygamber, yabancı bir hanımın elinden tutmuş ve onu istediği yere kadar götürmüş ve elini bırakmamıştır. Burada sadece şehvet söz konusu olsaydı; Hz. Peygamber tutmazdı ve bu hususta eşiyle yabancı bir kadın, hür ile cariye arasında bir fark yoktur: “Enes b. Malik anlatıyor: Medine cariyelerinden her hangi bir cariye de olsa, Resulul­lah’ın (s. a .) elinden tutar ve onu istediği yere kadar götürürdü.”(Buharî, Edeb, 61) Aynı hadis, Ahmet bin Hanbel (Müs­ned, III, 174)’de geçmekte ve ilaveten “onu istediği yere götürünceye kadar cariyenin elini bırakmazdı” demektedir. Şu halde bu hadise göre kadın cinsel bir obje olarak görülmemeli ve bir insan olarak onunla tokalaşmalıdır.

Kadının bu şekilde soyutlanması ve hatta haremlik ve selamlık uygulamalarını savunanlar Kur’ân’daki Hz. Peygam­ber’in hanımlarıyla ilgili âyetlerden hareketle böyle yaptıklarını söylüyorlar. Bu anlayış yanlıştır. Kur’ân Hz. Peygamber’in hanımlarıyla diğer bütün hanımları özellikle ayırır. “Ey Pey­gamber hanımları, sizler her hangi bir kadın gibi değil­siniz…” (Ahzab, 33/32). Hatta onlarla ilgili ve sadece onlara mahsus hükümler getirir. Bunları, hiçbir hanım kendisi hakkında verilmiş bir hüküm diye anlayamaz. Şimdi sadece Hz. Pey­gamber’in hanımlarına yönelik hükümler içeren âyet­leri görelim:

“Peygamber Mü’minlere kendi canlarından daha yakındır. Eşleri de anneleridir.” (Ahzab, 33/6)

“Ey Peygamber! Eşlerine şöyle söyle: Eğer siz, dünya hayatını ve süslerini istiyorsanız gelin size boşanma bedellerini vereyim ve sizi güzellikle salıvereyim. Eğer siz, Allah’ı ve ahiret yurdunu istiyorsanız, bilin ki, Allah içinizden güzel davrananlar için büyük bir ecir hazırlamıştır. Ey Peygamber hanımları! Sizlerden biri açık bir hayasızlık yapacak olursa, onun azabı iki kat olur. Bu Allah’a kolaydır.” (Ahzab, 33/28-30).

“Ey Peygamber hanımları! Sizler her hangi bir kadın gibi değilsiniz. Eğer takva sahibi olmak istiyorsanız, yabancı erkeklerle konuşurken cezbeli bir eda ile konuşmayın. Kalbinde hastalık bulunan kimse ümide kapılır. Daima doğru ve ciddi konuşun. Evlerinizde oturun, önceki cahiliye devri kadınları gibi, açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Peygamber’ine itaat edin. Ey Peygamber ailesi! Allah sizden günah ve kötülükleri gidermek ve sizi tertemiz yapmak ister. Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmetini hatırlayın. Şüphesiz Allah, kavranmayan incelikleri bilen ve her şeyden haberdar olandır.” (Ahzab, 33/32-34).

“Ey Mü’minler! Peygamber’in evlerine, yemeğe çağrıl­madıkça vakitli vakitsiz girmeyin; ancak davet edildiğiniz zaman girin. Yemeği yediğinizde hemen dağılın. Sohbete dalmayın. Çünkü bu hareketiniz Peygamber’i üzmekte fakat o size bunu söylemekten utanmaktadır. Ama Allah hakkı söylemekten çekinmez. Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman, perde arkasından isteyin. Bu sayede hem sizin gönülleriniz hem de onların gönülleri daha temiz kalır. Sizin Allah resulünü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz değildir. Çünkü bu Allah katında büyük bir günahtır.” (Ahzab, 33/53).

Görüldüğü gibi, bu âyetler Hz. Peygamber’in hanımla­rının kendisinden sonra nasıl davranması gerektiği, ayrıca Mü’minlerin onlara karşı nasıl davranacağını düzenleyen âyetlerdir. Burada görülüyor ki, Hz. Peygamber’in hanımları Mü’minlerin anneleri olmaları sıfatıyla büyük bir sorumluluk üstlenmişlerdir. Çünkü onlara gelecek her hangi bir söz bütün Mü’minlere gelmiş olacaktır. Onlara evlerinde ibadetle meşgul olmaları önerilmekte, yoksa hep dışarıda bulunurlarsa, ola ki Hz. Peygamber’e ve Mü’minlere düşman olanlar bir kötülükte bulunabilir ve böylece bütün Müslümanlar çok üzülebilir. Nitekim Hz. Peygamber’in sağlığında Hz. Ayşe’ye atılan iftira, Müslümanları adeta bir iç savaşın eşiğine getirmişti. Onun için Peygamber hanımları, konumları gereği çok daha dikkatli davranmak ve bazı yaşam tarzlarından vazgeçmek zorunda­dırlar. Zaten onların bu özverileri onların mükâfatını çoğalttığı gibi, aksi davranışlar da cezayı iki katına çıkarmaktadır. Ayrıca Hz. Peygamber’den sonra onların evlenmeleri kesinlikle yasak­tır. Durum böyle olunca, bir Müslüman kadın bu emirler kendisine gelmiş gibi, veya kendini Peygamber hanımları yerine koyması ve bunları uygulamaya kalkması ne derece Kur’ânîdir? Onun için Müslüman hanımlar, kendilerine yönelik emirlere bakmalı ve onları uygulamalıdır.

9-Örtünme Konusu

Örtünme konusuna, Kur’ân’da bazı âyetlerde temas edil­mektedir. Bu âyetlere göre üç türlü örtünme söz konusudur: Korumak, süslenmek ve takva için. Takva için olan örtünme en hayırlı olanıdır. Bir çok İslâm âlimine göre, takva elbisesinden gaye utanma, hayâ, edebli olma, salih amel işleme, tevazu sahibi vs. olmaktır. Bu anlamları içeren âyet şöyledir: “Ey Âdem oğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik. Takva elbisesi, işte o bunlardan daha hayırlıdır. Allah’ın bu âyetlerinden ola ki öğüt alırlar.” (A’raf, 7/26). Bu âyette örtünme konusu, bütün insanoğlu ile ilgili olup kadın ve erkek ayrımı yapılmamıştır. Bu âyetten anlaşılan insanın edep yerleri için, süslenmek için örtünmesinin doğal olduğudur. Ancak insanı insan yapan en önemli örtünün de takva örtüsü yani kendini Allah’a karşı gelmekten sakındıran utanma ve hayâ duygusu gibi yüce vasıflarla kendini donatmasıdır Buna Kur’ânî ifâdede “takva elbisesi” denmektedir. Sadece maddî bir örtü değil manevî bir terbiyeyi de anlamaktayız. Aynı surenin 31. âyetinde de dışarıya mümkün mertebe iyi ve güzel elbiselerle çıkılması, özellikle mescide gelirken bunların giyilmesi önerilmektedir: “Ey Âdem oğulları! Her mescide güzel elbiselerinizi giyinerek gidin, yiyin, için fakat israf etmeyin. Allah müsrifleri sevmez”. Görüldüğü gibi burada da kadın erkek ayrımı olmadığı gibi, kadın olsun erkek olsun dışarıya çıkarken özellikle mescide giderken iyi, güzel ve temiz elbiseler giymeleri tavsiye edilmektedir. Yine giyinmede kadın erkek ayrımı yapılmayan bir diğer âyet de şudur: “Allah yarattıklarından size gölgeler yapmış, dağlarda sığınacağınız barınaklar var etmiş, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar var etmiştir. Size olan nimetini Müslüman olasınız diye işte böyle tamamlamaktadır” (Nahl, 16/81). Buradan insan oğlunun iklim şartlarına göre savaş ve barış ortamına göre de giyinebileceğini anlamaktayız. Kadın ve erkek kendi cinsine uygun, cinselliğini değil, kişiliğini ortaya çıkaracak bir şekilde, iklim ve ortama uygun bir giyinme tarzını gerçekleştirecektir.

Buraya kadar serdettiğimiz âyetler genel anlamda olup kadın ve erkek her iki cinse yönelik önerilerden ibarettir. Bunun dışında Kur’ân’da iki yerde daha örtünme ile ilgili âyet vardır: Ahzab, 59 ile Nur, 30-31. âyetlerdir. Bu âyetler kadınlarla ilgili hususları beyan eder : “Ey peygamber! Eşle­rine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üzerlerine dış örtülerini(=cilbâb) almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemeleri için en uygun olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Ahzab, 33/59). Bu âyette kadın­ların ev içi kıyafetiyle dışarıya çıkmamaları ve üzerlerine dışarısı için kullandıkları bir dış örtü veya bugünkü anlamda dış kıya­fetiyle çıkmaları önerilmektedir. Buna sebeb onların tanınması ve incitilmemesidir. O dönemdeki sosyal kat­man­lardan olmak üzere toplumda hür ve cariye olmak üzere iki türlü kadın vardı. Cariyeler daha ziyade kadın köleler olup, harp esirlerinden olduğu gibi alınıp satılan bir emtia gibiydiler. Onlar toplumda iç dış kıyafet ayırmaksızın girip çıkıyorlardı. Çarşıda pazarda bunlara el ve dil ile sataşan ve sarkıntılık e­denler de oluyordu. İşte nikahlı ve hür kadınların cariye sanı­larak böyle muame­lelere maruz kalmamaları için Allah onların üzerlerine bir dış örtü alarak dışarıya çıkmalarını öğütlemiş ve “Onların tanın­ması ve incitilmemesi için en uygun olan budur” demiştir. Hatta Nur Suresi 60. Âyete göre, evlenme ümidi kal­mamış hür yaşlı kadınların  dış örtülerini almadan da çıkabile­cekleri beyan edilmektedir. Çünkü onların böyle bir sataşmaya maruz kal­maları mümkün değildir. O dönemde tuvaletlerin bile evlerden uzak olduğu ve gece ihtiyaç anında iç kıyafetle dışarıya çıkıl­masının ne kadar riskli olduğu anlaşılmaktadır. Cilbâb, bir nevi çarşafa benzer bir örtüdür. Kadın onu pratik olarak hemen üzerine alıp dışarıya çıka­biliyordu. Onun bu hali cariye olma­dığına, hür ve nikâhlı olduğuna işaretti.

Toplumda köle ve hür diye bir ayrımın yapılmadığı ve in­sanlığın bu nevi ayıplardan kurtulduğu, nikâhlı kadınların incitilmeleri gibi bir riskin bulunmadığı bir ortamda gerekçe ortadan kalktığı için, kadınlar kendilerine uygun bir dış kıya­fetle dışarıya çıkabilirler. Zaten bu âyet iffeti korumaya yönelik örtünme ile ilgili olmayıp, hür Müslüman kadınları diğerle­rinden ayırmaya yöneliktir. Artık toplumda cariye ve hür kadın ayrımı olmadığından cilbâb emri bağlayıcı değildir. (Karaman, 274) Zaten bugün kadınlar kendilerine uygun dış kıyafetleriyle sokağa çıkmaktadırlar.

Gelelim şimdi en fazla tartışılan başörtü meselesine. İlgili âyetten bir önceki âyet erkeklere yöneliktir. Her iki âyeti de birlikte görelim: “Mü’min erkeklere söyle gözlerini dikmesinler, iffetlerini korusunlar. Çünkü bu onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle, gözlerini dikmesinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini(=ziynetlerini) kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Örtülerini, yakalarının üzerine salsınlar. Ziynetlerini kocaları, babaları veya kayınpederleri ve oğulları veya koca­larının oğulları, veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya kendi kadınları, ellerinin altında bulunanlar, erkeklerden ailenin kadınına şeh­vet duymayan hizmetçi vb. tabi kimseler ya da kadınların mah­rem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göster­me­sinler. Gizledikleri ziynetlerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler hep birden Allah’a tevbe edesiniz ki, kurtuluşa eresiniz” (Nur, 24/30-31).

Bu âyetlerden anlaşıldığına göre, Hz. Peygamber döne­minde kadınlar ve erkekler, özellikle ortak toplantılarda davra­nışlarındaki dikkatsizlik ve kıyafetlerinin uygunsuzluğu ile dikkati çekiyorlardı[8]. Nitekim kadınların gerdanlıklarının örtül­mesi veya Kur’ânî ifâdeyle “yakalarının üzeri” ile ilgili hüküm­den önce, erkek ve kadın davranışları ve uygunsuz bakmaları ile ilgili öğütler verilmektedir. Bu âyette iki teknik kelime vardır: Süs anlamına gelen “ziynet” ile örtü veya başörtüsü diye tercü­me edilen “hımar” kelimesidir. Ziynet süs veya süs için takılan takılara denir. Bazı müfessirler ve hukukçular ziynetten, ziynet yerini de anlamışlardır.

“Hımar” (ç. humûr) kelimesi, masa örtüsünden tutun da omuza alınan şal türü örtü ve hatta başa konan örtüye varana kadar geniş bir anlama sahiptir. Burada ise başörtü diye tercüme edilebileceği gibi, omuza alının örtü diye de tercüme edilebilir. Zaten Arap kıyafet geleneğinde erkek kadın herkesin iklim şartları gereği, başları örtülüdür. Şubat ayında bile 35 derece sıcakta açık başla gezmek mümkün değildir. Dolayısıyla “hımar” kelimesini başörtü olarak tercüme edilse bile, bunun İslâm’la gelen bir kıyafet şekli olmadığı anlaşılır. İslâmiyet’ten önce de bu tür örtü mevcuttu. Arap kadınlarının başında tıpkı erkeklerinde olduğu gibi şöyle veya böyle bir örtü mevcuttu. Zaten âyette başın örtüleceği hususunda hiçbir emir yoktur. İster başta isterse omuzda olsun mevcut olan bu örtüyle açıkta kalan gerdanlık örtülecektir. “Yakalarının üzerine salsınlar”dan kasıt, bu örtünün uçlarıyla açık elbise yakalarını yani göğüs bölgesini kapatsınlar demektir. Önemli olan burada kadının cin­selliğini öne çıkaran göğüs bölgesinin örtülmesidir. Kadın bunu, baş örtüsü ile veya omuz örtüsü ile veya bir başka örtüyle veyahut da göğsü açığa çıkarmayacak bir giysiyle sağlar. Taki, mü’min erkekler gözlerini dikmesinler. Müfessir­lerin ve bazı hadis kaynaklarının verdiği bilgilere göre bu âyet nâzil olduğunda bir takım mü’min kadınlar eteklerinden parça kopararak yakalarının üzerlerine kapattıklarını öğreni­yo­ruz. (Krş. İsl. Gerçeği, s. 70) Netice olarak âyette, saçların örtü­leceği vs. gibi hiçbir husus söz konusu edilmemektedir. Ama bazı kadınlar veya kızlar, ben başımı örtmek istiyorum diyorsa bunun örtmesine Kur’ânî açıdan bir engel yoktur. İsteyen başını örter, isteyen örtmez. Konu imanî bir konu değildir. Bir kadın başını örtmemekle dinden çıkmış olmaz. Kıyafet, giyim kuşam, iklim şartlarına göre örfî bir mesele olduğundan bu husus Müslüman kadınının içinde yaşadığı toplumun değer yargıları doğrultusunda dişiliğini öne çıkaracak şekilde değil, ama kişiliğini öne çıkaracak şekilde giyinmesinde Kur’ânî açı­dan hiçbir engel yoktur.

10-Sonuç

Görüldüğü gibi, tarih boyunca horlanmış, aşağılanmış ve kendisine pek hak ve özgürlük verilmemiş, hatta doğduğunda kendisinden utanç duyulan kadın, Kur’ân’la bu mevkiinden alınıp erkekle aynı seviyeye, onunla aynı hak ve özgürlüklere kavuşmuş ve insan olduğunun farkını fark etmiştir. Yine görül­düğü gibi Kur’ân, asırlar sonra insanlığın ancak tanıdığı hakları o, nazil olduğu dönemde hayal bile edilemeyecek kadar hak ve özgürlük tanımış ve onu erkeğin elinde oyuncak olmaktan kurtarmıştır. Kur’ân ve onun Hz. Peygamber tatbi­katında bu kadar hak kadına tanınmışken niye İslâm dünya­sında kadın bugün hakkettiği yerde değil ve Kur’a’nî bu hak ve özgür­lük­lerini tam kullanamıyor? Bunun cevabı, erkek­lerin hakim ol­duğu toplum düzeninde, erkek İslâm hukukçuları ve müfessirler tarafından göz ardı edilmiştir. Bir toplumun yarı nüfusuna sahip kadınların haklarını kullanma­sıyla erkeklerin menfaat­lerini tehdit edeceği düşünülerek, Kur’ân’ın kadına sağladığı hak ve imkânlar, onlardan yine Kur’ân adına, İslâm adına u­zaklaştırılmıştır. Öte yandan din yerine Arap örfü ve diğer gele­nekler ikame edilmiş, Kur’ân’dan ve sahih sünnetten uzak­la­şılıp kadın kişiliğinden de toplumdan da soyutlanarak, perde ar­kasına itilmiş, ne yazık ki, kadınlar da bu anlayışı benimse­mişlerdir.

Netice olarak, Kur’ân’a göre kadın olsun erkek olsun herkesin hakkı vazifesi kadardır. Bir toplumda kimin ne kadar vazifesi varsa, hakkı da o kadar olmalıdır. Bir toplumun nü­fusunun yarısı belki de daha fazlası kadındır. Yükselmenin, ileri gitmenin temeli, kadının toplumdaki yeriyle doğru orantılıdır. Zaten bir toplumun değeri, kadına verdiği değerle ölçülür. Nitekim Hz. Peygamber de mü’min erkeğin değerini, kadına verdiği değerde ve ona karşı davranışında aramış ve “Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı en iyi ve en nezâketli olanınızdır.” demiştir. Yine o, “Cennet anaların ayakları altındadır” diyerek, ebedî saadet mekânı cenneti bile bir kadın olan anaların ayaklarının altında göstermiştir.

______________________________

*Bu yazı Prof. Dr. İsmail YAKIT’ın “Kur’an’ı Anlamak” (Ötüken Neşriyat, İstanbul) isimli kitabının 133-180. Sayfaları arasından iktibas edilmiştir.

[1] Bu nevi uydurma hadisler ve kritikleri için bkz. Cihan Aktaş, Kadının Toplumsallaş­ması ve Fitne, İslamî Araştırmalar, C.X,, S .4,, s,  245; Salih Akdemir, A.g.m., s.249-250; Hidayet Şefkatli Tuksal, Kadın Karşıtı Söylemin İslam Geleneğindeki İzdüşümleri, s.83-230

[2] Bu konuda geniş bilgi için Bkz. Dr. Rıza Savaş, Hz. Peygamber Devrinde Kadın, Ravza Yay., İstanbul, 1991

[3] Bkz. Akdemir, A.g.m., 256; Kırbaşoğlu, A.g.m. 261)

[4] “Darabe” fiilinin Kur’ân’da kullanımları ve anlamları şöyledir:

“Fe-kulna’drib bi-asake’l-hacer” (Bakara, 2/60)=Değneğinle taşa vur.

“Ve’l-yadribne bi-humurihinne ala cuyubihinne” (Nur, 24/31) = örtülerini yakalarının üzerine atsınlar.

“Fa’drib lehum tarîkan” (Taha, 20/77)=Onlara yol aç.

“Fa’dribuhu leke illâ cedelen” (Zuhruf, 43/58)= Sana ancak tartışmak için söylediler.

“Fa’dribi’r-rikâb” (Muhammed,47/4)=Boyunlarına bağ vurun=esir alın

“Fa’dribu fevka’l-a’nâk, va’dribu minhum kulle benânin” (Enfal, 8/12) =Boyunlarını ve bütün parmaklarını etkisiz kılın=iş yapamaz hale getirin. Bu âyette iman edenlere destek olun, etmeyenlerden desteğinizi çekin anlamındadır.

“Ya’dribune vücuhehum ve edbârehum” (Muhammed, 47/57)= Melekler onların önceden ve sonradan işledikleri amellerini önlerine atar ve canlarını öyle alırlar. (Yoksa fizikî bir müdahele söz konusu değil.)

“Darabe meselen”(Yasin, 36/36)= Örnek vermek, misale, anlamaya yol açmak.

“Fî”harf-i ceriyle kullanıldığında “sefere çıkmak,  yola koyulmak” anlamındadır. Mesela: “Ve-iza darabtum fi’l-ard..”(Nisa,4/101)=Sefere çıktığınızda; “İn entum darabtum fi’l-ard..” (Maide,5/106) Eğer seferdeyseniz.; “Lâ yesteti’une darben fi’l-ard..” (Bakara, 2/273) = Yeryüzünde gezip dolaşamıyanlar. Yani işini takip edemeyenler kasdedilmektedir. Diğer kullanımlar için Bkz. 3/156; 73/20; 4/94…

[5] Bkz. Hatemi, s.57-61).

[6] Bkz. Bulaç, s. 289.

[7] Bkz. Atay, Kur.Gör. Araşt., IV, 149-169

[8] Hz. Peygamber Cuma günü namazda hutbeyi dinlerken “habve” şeklinde oturma­yı men etmiştir. Bu oturuş, dizleri dikili vaziyette karnına dayayıp, duvara yaslanarak oturma şekliydi. Bu hem uykuya celp ediyor, hem abdest bozma riskini artırıyor, hem de elbisesi sadece tek parça uzun bir gömlekten ibaret olanların avret mahallinin ortaya çıkmasına sebebiyet veriyordu.(Bkz. Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, III, 285; Ebu’l-Ûlâ Muhammed, Tuhfetu’l-Ahfezî, III,36-37)

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları