Türk Askeri, Kıbrıs’ta barışın teminatıdır – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______31.01.2018_______

Türk Askeri, Kıbrıs’ta barışın teminatıdır

MİSAK Editörü

Milli Düşünce Merkezi ve Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi, Türkiye Barolar Birliği’nin katkısıyla 5 Ocak 2017 tarihinde İstanbul’da “Kıbrıs’ta Son Söz: Kim Söyleyecek?” başlıklı bir panel düzenledi. Açılış konuşmalarını Milli Düşünce Merkezi Genel Başkanı ve Birlikte Türk Milletiyiz Hareketi Yürütme Kurulu Başkanı Sadi Somuncuoğlu, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi E. Başkanı Hüsamettin Cindoruk yaptı. Panelin konuşmacıları 26’ncı Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ ve E. Büyükelçi Şükrü Elekdağ idi.

 

Eski Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı 

Hüsamettin CİNDORUK’un

paneldeki konuşmasının metnini sunuyoruz.

Çok değerli hazirun,
Tabii profesörden sonra konuşmak çok zor. Değerli dostum ve komşum, meseleleri hem tarihi açıdan hem güncelleştirerek renkli biçimde anlattı.
Benim de hayatımın 60 senesi Kıbrıs meselesiyle iç içe geçti. Gençliğimizde Kıbrıs’ta bir mesele yoktu. 1950 öncesinde Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, 1950’den sonra da gelen Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü “Türkiye’nin Kıbrıs diye bir meselesi yoktur” demişlerdi. Biz gençler de, Kıbrıs meselesiyle meşgul değildik.
Ne var ki 1954 yılının son günlerinde Ankara’ya iki misafir geldi. Birisi Kıbrıs cemaati başındaki Faiz Kaymak Bey, diğeri de Müftü Tana Efendi. İlk defa tanıştık onlarla gençlik liderleri olarak. Demokrat Partinin Gençlik Kolları başkanıydım. Şunu söylediler, iki yaşlı ve eşraftan adam, makul din bilgisi olan bir müftü. İngilizlerden şikâyet ediyorlar. İngiliz idaresi kendilerini korumuyordu, tedhiş vardı ve o tedhiş sonucunda da rahatsızdılar. Adnan Menderes’le konuşmak istiyorlardı. O konuşmayı sağladık. Otel döndüler, ikisi de çok memnundu. Adnan Bey bu işi gündeme alacağını söylüyordu. Sanıyorum ki onun da bu meselede çok derin bir bilgisi yoktu. Sonra Türkiye Kıbrıs meselesine eğildi.
Şunu hatırlıyorum; Ağustos ayında İngiliz Büyükelçiye Türkiye bir nota verdi. Bu notayla Kıbrıs meselesiyle meşgul olacağını söyledi, ardından da bir başka şey söyledi. Türkiye tedhişi önleyecek tedbirleri alacaktır. Ama Türk Halkı gençlik teşebbüsleriyle de sokağa indirdi meseleyi. İşte hepimizin unutmadığı 6-7 Eylül hadiselerinde 55 senesinde ortaya çıktı. O hadiseler Türkiye’nin önünde daima ağır bir mesuliyet sebebi gibi gözükmüştür. İşin içinde olduğum için, bu süreçte yaşadıklarımdan sonra çok daha objektif bakıyorum bu meseleye.
6-7 Eylül hadiseleri, Türkiye’nin tertip ettiği hadise değildir. Bir yağma hadisesidir, çok enteresan bir halk reaksiyonunun sokak hareketine dönüşmesidir. “Kıbrıs Türk’tür” diye bir cemiyet kurulmuştu, yine Adnan Beyin himayesinde. Şimdi o cemiyetin mensuplarından sadece Orhan Birgit hayatta. Umumi kâtibiydi, genel sekreteriydi. Ahmet Emin Yalman Bey başkanıydı, Hikmet Bil ikinci başkanı. Bunlar da Demokrat Partili değillerdi ama bir milli meselede görev almışlardı.
O süreçte sıkıyönetim ilan edildi. Sert bir sıkıyönetim komutanı vardı, Nurettin Aknoz. Sert tedbirler aldı ve sokak hareketlerini durdurdu. Bugünkü görüşümle şunu ifade ediyorum: Polis o zamanki gücüyle bu hareketleri önleyemezdi, karakol polisiydi. Bugünkü gibi göz yaşartıcı bombaları vardı, ne silahları vardı ne de bugünkü gibi önemli araçları. Karakol polisleri önleyemediler, hakikaten yağma ve çapul oldu. Ama Türkiye bunun karşısında tazminatlar ödedi, tedbirler aldı ve askeri harekât sonucunda da durduruldu bu çapul.
Sonra bir dava açıldı. Ahmet Emin Yalman Bey yurtdışında olduğu için, o davanın dışında kaldı. Ben o davada 55-56 yıllarında avukatlık yapıyordum. O dosya Kıbrıs Türktür Cemiyeti aleyhine bir delil bulmak için açılmış bir davaydı askeri mahkemede. Hiçbir delil ortaya çıkmadı ve sanıkların hepsi beraat etti. Ben siyasi tarihçilere o dosyayı Genelkurmay arşivinden bulmalarını tavsiye ediyorum. Sonra o dava hortladı, 27 Mayıs’tan sonra dönemin Cumhurbaşkanı Başbakanı Dışişleri Bakanı için tekrar açıldı. Ama orada bir şahit, Patrik Athenagoras geldi bu çapul işinde siyasetçilerin bilgisi olmadığını söyledi. Ama ona rağmen de maalesef bir mahkûmiyet kararı çıktı. Siyasiydi o karar, hukuki değildi.
Benim gördüğüm, o dava Türkiye’de Kıbrıs meselesini sıkıntıya sokmuştur. Savunmakta zorluk çektiğimiz yıllar olmuştur ve o hadisenin ötesinde bu Yunan tarafı bu davayı çok kullandı. Selanik’teki bombalama hadisesinden tutunuz da, o davanın sanıkları hakkında ağır suçlamalar takip etti birbirini ve sıkıntıya soktu Türkiye’yi.
Onları aştık, nasıl aştık? Gerçekten Türkiye diplomasi başarılı örneği vermiştir. Çok önemli bir diplomasi metodu, hatta ilmik ilmik örülmesi vardır. Meraklılarına, eski Büyükelçi ve Dışişleri Bakanı Merih Esenbel’in kitabını tavsiye ediyorum. Bulurlarsa okusunlar, “Ayağa Kalkan Adam” diye bir kitabı var. Orada bu hadiseleri teferruatıyla anlatıyor. Fatin Rüştü’yü anlatıyor.
Türkiye 1959’da Zürih ve Londra Anlaşmalarıyla büyük başarı kazanmıştır. O başarı bence Lozan ve Montrö’den sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin en önemli siyasi belgelerinden biridir. O hadiselerin içerisinde bir başka nokta var. Türk halkı da, demin dedim ki sokağa indi ve meseleye sahip çıktı. Hakikaten Adana’da başka illerde her yerde büyük mitingler yapıldı ama hiçbirinde de bir hadise olmadı. Hatta 58 yılında Ankara’da Anıtkabir’in büyük meydanında bir büyük miting yapılmıştı, ben de konuşmuştum. Ama hedefimiz sadece Rumlar yahut Makarios değildi, İngiltere’ye İngiliz Hükümetine karşı önemli bir biçimde saldırılar yapılıyordu, konuşmalar ortaya çıkıyordu ve hükümet de İngiltere’yi daha çok muhatap almaktaydı. Çünkü Lozan Anlaşması’nın 16. maddesine göre, Osmanlı topraklarında terk edilen yerler, taraflar arasında çözülecekti. Taraflar da İngiltere ve Türkiye’ydi. Ama hep Yunanistan usta biçimde, çok değerli bir diplomasi örneği vererek bu işe müdahil oldu.
Aradan geçen yıllarda önemli vukuat vardır, onları atlıyorum, hepinizin bildiği şeylerdir. Benim şahsen taraf olduğum iki mesele var, onu söyleyip bu konuşmayı bitirmek istiyorum.
Birincisi, Rauf Denktaş; Rauf Denktaş, Fazıl Küçük’ten sonra ortaya çıktı. Şimdi yaptıkları, konuştukları ve düşüncelerine baktığımız zaman, büyük bir Türk devlet adamı olduğunu ifade etmek istiyorum. Büyük bir Türk devlet adamıydı. (Alkışlar)
Rauf Denktaş’ı tanımak, gerçekten hepimiz için büyük bir şanstır. Kıbrıs meselesini ilmik ilmik götüren ve başarıya da koşturan yapısıyla siyasi hayatımızdaki önemini vurgulamak istiyorum. Onunla birlikte çalıştık. Beni Kıbrıs’a Meclis Başkanı olarak davet etti. Gittim, parlamento heyetiyle beraber gittik. O zaman çok kabul görmeyen Kıbrıs Meclisi’nde konuşma yaptı. O konuşmada aşağı yukarı bugün hem Sayın İlber Ortaylı Hocamın, hem de Sayın Somuncuoğlu’nun söylediklerini kehanet gibi ortaya koydu, başımıza gelecekleri aşağı yukarı tespit ettik.
Sonra Rauf Bey bana geldi dedi ki, ben Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde konuşmak istiyorum. Ağustos 1993’de geldi Türkiye Büyük Millet Meclisinde konuştu. O konuşmayı çok önemsiyorum. Çünkü o konuşma aynı zamanda Rauf Beyin bir vasiyeti.
Liman Lokantası’nda Adnan Menderes’in yaptığı konuşmaya atıf yapıyor. Adnan Menderes 24 Ağustos 1955 senesinde gerçekten çok sert bir konuşma yapmıştı. Orada söylediği bir cümle var. Yunanlılara diyor ki, “Ne işiniz vardı Ankara’da, Aydın’da, Denizli’de, İzmir’de? O zaman da mı halkların kendilerini seçme haklarını savunuyorsunuz? Siz işgalcisiniz, sizin tabiatınızda işgal var.” Çok büyük fırtınalar koparmış bir konuşmadır. Orada son bir cümlesi var. “Kıbrıs Anadolu’nun devamından ibarettir.” Bugün de Sayın Feyzioğlu’nun söylediği gibi anavatandır; yavru vatan değil.
Orada benim gördüğüm Rauf Bey’in söylediği. Şikâyet ediyor Saraybosna’daki katliama nasıl seyirci kaldıysa bu Batı dünyası, burada da bize seyirci kaldı, katliama evet dedi. Kıbrıs’taki Rum tedhişini durdurmadı. Orada son güzel bir cümlesi var, “Tehditler altında müzakere olmaz, hak haksızlığın üstüne kurulmaz.” işte bugün bu hâlâ geçerli. Geçerli olduğu şuradan belli: Demin hocam da söyledi, Avrupa Birliğinin Kıbrıs’ın bir bölgesinde ne işi var?
Geçen sene Kıbrıslı kardeşlerimin daveti için Kıbrıs’a gittim ve o hadiseyi orada yakından gördüm. İnsanlara bir cazibe merkezi kurup, büyük bir siyasi hadiseyi çözemezsiniz. Rauf Beyin söylediği o, haksızlığın üstüne hak kuramazsınız. Ama ne yazık ki Kıbrıs meselesinde bugün böyle bir ağırlık var.
Dönelim bakalım Türkiye bugünden sonra Kıbrıs’ta ne yapmalı? Tabii burada değerli diplomatlar var, söyleyeceklerdir. Ama ben bu uzun yılların verdiği tecrübeyle şunu söylüyorum. Mc Millan’ın söylediği gibi, hatıralarında diyor ki, “Kıbrıs Türkler için çok önemli; çünkü Kıbrıs’ı elinde bulunduran İskenderun Limanını ve Doğu Akdeniz’i denetler.” Bugün orada petrol derdi çıkarılmıştır, IŞID vardır. Türk askerinin Kıbrıs’ta bulunması, sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun da NATO’nun da hepsinin de çıkarınadır. Kıbrıs zayıf bir devletin himayesinde ve idaresinde bırakılamaz. Kıbrıs sadece Türkiye’nin meselesi ve güvenliği için önemli değildir. Kıbrıs aynı zamanda dünya barışı için, Batı dünyası için, hatta NATO için büyük önem arz etmektedir.
Biz Kıbrıs meselesini çok daha konuşacağız. Öyle gözüküyor ki, Türkiye’nin gündeminde olacak. Bugünkü yönetimlere bir tavsiyem var. Profesyonel diplomatlarımızla çalışsınlar. Türkiye’nin yetiştirdiği Kıbrıs meselesinde uzman çok değerli diplomatlarımız var. Amatörlerle, amatör siyasetçilerle -ben dahil- dış politika yürümez. Dış politika büyük bir uzmanlık işidir ve Türk siyasi tarihinde büyük başarılar vardır. (Alkışlar)
Türkiye’nin en önemli devlet kurumlarından biri Dışişleri Bakanlığıdır. Ben onlarla övünüyorum, onlara güveniyorum ve onların bu mesele içinden çıkacağını biliyorum. Allah Türkiye’yi korusun.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları