Türk Dünyasında soykırım ve etno-jeopolitik inhilal – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______05.01.2018_______

Türk Dünyasında soykırım ve etno-jeopolitik inhilal

Rahim Cavadbeyli

 

Konumuzla ilgili bilgilere ilk defa İran’da iken, 2002 yılında “İran’da Türk Egemenliğinin Farslara Devredilmesinde Yabancıların Rolü”[1] başlıklı çalışma için yapmakta olduğum kaynak taramalarında KACAR Türk Şahzadelerinden “Fermanferma ve Hk. 1336 Şiraz Kıtlığı”[2] ve İran Meşrutiyet Savcılarından “Zenganlı Şeyh İbrahim Kızılbaşlı’nın Anıları”[3] adlı eserleri ile tanıştım. O dönemde bu iki İngiltere eksenli Türk karşıtı siyasetçinin kendi anılarında açlık ve kıtlıkla ilgili vermiş oldukları bilgiler, ben de yeni-yeni yanıtsız soruların doğmasına neden oldu. Aynı bu dönemde ABD yurttaşı Dr. Muhammet gulu Macit, ABD Ulusal Arşiv belgelerine dayalı 2003 tarihinde “1917-1919 / İran’da Açlık ve Soykırım”[4] adlı kitabıyla kaydedilen tarihler arasında vuku bulan soykırım facialarını gündeme taşıdı. Bu belgeleri, anıları ben okurken, bu faciaların İran’da Türk egemenliğinin ortadan kaldırılmasındaki rolü ne olabilir diye düşünmeye ve araştırmalara başladım. Azerbaycan’da Mayıs 2006 tarihinde açlık ve soykırım da dâhil İran Türklerinin çağdaş siyasi tarihi ile ilgili bir çalışmaya başladım, 2011 tarihinde Gürcistan’da bitirdim. Bu yaklaşık 600 sayfalık çalışmanın bir kısmı “Çağdaş Tarihimiz ve Milli Hareketin Stratejisi”[5] başlığı ile yayınlanmıştır. Açlık ve soykırımın İran’da Türk egemenliğinin kaybedilmesindeki rolünü çeşitli mecralarla kısıtlı olsa da gündeme taşımaya çalıştık.[6] Ayrıca Türkiye’de “Göç ve Açlık Etmenlerinin İran’da Türk Egemenliğinin Kaybındaki Rolü” başlıklı bir çalışmamız da yayınlanmıştır.[7] Bu Konu ile ilgili Türkiye Osmanlı arşivlerinden A. Kitaplığı, İSAM, TÜİK, ATASE, BDAGM, Milli Kütüphane, Tarih Medeniyet vb. arşivlerde geniş biçimde taramalar yaptık. Hem Türkiye arşivleri hem de Kafkasya ve Türkistan çalışmaları üzerine bu soykırım ve açlıkla ilgili kaynak taraması yaptığımda çok ilginç verilerle, olgularla rastlaştım. Yani aynı dönemde yalnız İran’da Türk egemenliğinin ortadan kaldırılması için açlık ve katliam yapılmamıştır. Belki bütün Türk dünyasını – Türkistan, Kafkasya ve kısmen Türkiye’yi de kapsayan bir açlık ve katliam söz konusu olduğunu tespit ettim. Bu Türklere karşı Müttefik kuvvetlerin uyguladıkları açlık ve katliam siyaseti, sadece kaydedilen arazilerle yetinmemiştir diye düşünmekteyim. Konu ile ilgili Tataristan’da, Kırım’da, Kerkük, Halep ve Şam’da aynı zamanda kuzey Hindistan’daki – Afganistan, Pakistan, Bangladeş vb. bölgelerde araştırma yapılırsa mutlaka aynı cinayetlerin yerli Türk ve Müslümanlara karşı yapıldığı kanısındayım.

Biz bu çalışmamızda Türkistan, İran, Kafkasya ve Türkiye’de baş veren açlık ve soykırımla ilgili verilere oldukça kısa ama ikna edici bir şekilde değineceğiz. Temel konuya girmeden önce çalışmamızda söz konusu nüfus olduğu için dünya nüfus akışına, nüfus artışının önemine, ardınca başlık olarak kullanmış olduğumuz ve üç bileşimden oluşan “Türk Dünyası”, “Soykırım” ve “Etno-Jeopolitik İnhilal” kelimelerine kavramsal anlamda değineceğizdir.

Tarih Sürecinde Nüfus Akışı

Batı tarih tasnifine göre 476’dan 1453’e kadarki 1000 yıla yaklaşan zaman parçasına Orta Çağ (476’da Batı Roma, 1453’te ise Bizans denen Doğu Roma sona ermiştir) denilir. 1453’te İstanbul fethedildiği zaman dünya nüfusu 400 milyon civarında olmuştur. Ancak 70 milyonu Avrupa kıtasında olmuştur. Türklerin birkaç imparatorluk hâlinde tarihte doruğa çıktığı 16. asrın son yıllarında (1590’larda) dünya nüfusu 540 milyonu bulmuştu (İran Safevi Devleti 20-30[8], Osmanlı 100, Hindistan Timuroğulları 120, Türkistan 12, Güney Hindistan’da -Osmanoğulları’ndan, İkinci Murad’dan inen- Âdil-Şâhlar 22 milyon). Orta Çağ’a 476’da 300 milyon nüfusla başlayan insan ırkı, 1000 (bin) yıl sonra 1453’e, Çağ’ı 100 milyon artışla, 400 milyona çıkabilerek kapatabilmiştir. Sebep başta vebâ benzeri hastalıklar, önlenemeyen salgınlar ve kanlı savaşlardır. Tarihçilerin Yeni Çağ dediği 1453-1789  (336 yıl) yıllarına daha yeni tarihçilerin Yakın Çağ demeye başladıkları dönemin hemen ardından – 1830’da dünya nüfusu bir milyarı bulmuştur. 129 yıl sonra 1918’de bambaşka şartlarda bir dünya doğduğu için tekrar bir bölünmeye ihtiyaç vardır. Bu döneme edebiyatta Çağdaş-Modern Çağ denilmeye başlasa da bana göre hem de Türk ve İslam dünyasının izmihlal ve inhilal dönemi olmuştur.

Dünya, 1700 yılına 684, 1750 yılına 700, 1825 yılına 955 milyon nüfusla girmiştir. Nüfus ancak 1830’larda 1 milyara erişmiştir. 1850’de 1.137.000.000, 1875’te 1.326.000.000, 1900’de 1.491.000.000 nüfus olmuştur. 1914’te Birinci Dünya savaşına başlarken dünyada 1.782.000.000 kişi yaşıyordu.[9]

Merhum Abdurrahman Şerif, “Coğrafiya-i Umumi”[10] adlı eserinde 1905 dönemine ait dünya nüfusu ile ilgili istatistik veriler kullanmıştır. Burada yararlanmamızda fayda var diye düşünüyorum.

Kıta Yüz ölçümü Nüfus sayısı Nüfus Yoğunluğu – KM
Avrupa 10.000.000[11] 398.000.000 39
Asya 42.160.000[12] 750.000.000 18
Afrika 29.820.000[13] 141.000.000 5
Amerika 42.500.000[14] 144.000.000 3
Okyanusya 10.500.000[15] 51.000.000 5
Yekun 134.980.000 1.509.000.000 11

 

İmparatorluklar ve devletler için nüfus artışının önemi

Tarih boyunca imparatorlukların, devletlerin ekonomik ve askerî güç seviyeleri istenilen açıdan NÜFUS faktörüne bağlı olmuştur. Nüfusu az olan veya artmayan bir devlet veya imparatorluk zaman aşamasında eriyip gitmeye mahkûmdur. Türk devlet ve imparatorlukları da bundan müstesna olmamış ve nüfus artışını kaybettiği için ayakta kalamamıştır. Osmanlı ve Kacar Devletleri, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Birinci Dünya Muharebesi ile ortadan kalkmamış olsaydılar bile, nüfus artışının olmaması yüzünden Avrupa rakipleri karşısında yenilmeleri ve ortadan kalkmaları muhakkak ve kaçınılmazdı. Çünkü ister Osmanlı İmparatorluğu olsun, ister Kacar Devleti olsun, ister Türkistan Hanlık ve Emirlikleri olsun, ne Rusya ile ne de Avrupa güçleri ile kıyaslanacak nüfus artışına sahip olamamıştır. Safevi ve Afşar Türk İmparatorlukları, asırlarca nüfus ihtiyacını Kuzey Hindistan Türk egemenliğinde bulunan gayri Türk toplulukları, İran arazisine ihtiyaç edildiği kadar sevk etmekle gidermeye çalışmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu ise esasen Balkan, Afrika, Arabistan yarımadası ve kuzey Kafkasya’dan bu nüfus ihtiyacını gidermeye çalışmıştır. Tabi teknolojik gerilik de kendi başına esas iki faktörden birini oluşturmuştur. Kısası Türk Hanlık, Emirlik, Devlet ve İmparatorluklarının yenilmesindeki en temel iki faktörden biri teknolojik gerilik, ikincisi ise nüfus artışının olmaması olmuştur. Örnek olarak 1905 yılına kadar olan ve Abdurrahman Şerif tarafından sunulan verilere dayanarak Türk Hanlık, Devlet ve İmparatorluklarının nüfus sayılarına göz attığımızda durum daha iyi anlaşılmış olacaktır. A. Şerif, bu değerli eserinde Rusya ile ilgili istatistik verileri büyük ihtimal 1897 yılındaki Rusya Genel Nüfus sayımından almıştır. Çünkü o dönemde Rusya’da en son nüfus sayımı 1897 yılında geçirilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu 1.     Avrupa kısmı 11.795.000;

2.     Küçük Asya Anadolu kısmı 13.000.000;

3.     Yekun Osmanlı Asyası[16] 5.691.000;

4.     Kuzey Afrika kısmı 12.620.000;

Toplam: 43.106.000[17]

Kacar 13.000.000[18]

 

Rusya

–       Rusya’nın doğudan Kızıl Kum güney batıdan Kara Kum civarındaki Türkler – daha net dersek Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı.

–       Rusya’nın doğu bölgelerinde azim Türk ırkına mahsus Kalmuk, Nogay, Kırgız (Kazak – Kırgızlar) ve Tatarlar yaşar.[19] Daha net söylersek Sibirya bölgesi

–       Rusya’nın güney bölgelerine Tataristan-ı Sağır (Küçük Tataristan) ve merkezî bölgesine ise Tataristan-ı Kebir (Büyük Tataristan) denilmekteydi, daha eskilerde ise Kıpçak bölgesi denilmiştir. Kıpçaklar 9. yüzyılda zayıfladıktan sonra “Gazımof”, “Kazan”, “Kırım” ve “Ejderhan” hanlıklarına bölünmüşler ve sonra da devlet olarak yenilmişler. Şu an buralarda da Türk Tatarlar yaşar.[20]

–       Kafkasya 470 bin km. araziyi kapsayan (Hazarın batısı, Kara Denizin güney doğusu, Aras nehrinin kuzeyi; Tiflis, Bakü, Erivan, Şirvan, Nahcivan vb. bölgeleri kapsar).[21]

 

Rusya nüfusu 128.000.000 olmuştur.

 

–       7.500.000[22] / 7.721.000[23]

 

 

 

–       Kırgız-Kazaklar: 4.000.000[24] / 4.695.000[25]

 

 

–       …[26]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

–       9.250.000 nüfusu vardır. Türk-Tatar, Acem, Gürcü; Ermeni, Çerkez, Abaze, Lezgiler yaşamaktadır. Ahalinin kesin çoğunluğu Müslümandır. Hıristiyanlar da yaşamaktadır.[27]

Hindistan 277.000.000 nüfus olmuştur. Bu nüfusun 63.000.000’u Müslümandır.[28] Bu Müslüman kesimin ne kadarının Türk olduğu bilinmiyor. Türk ve Müslümanların İngiliz kuvvetlerine yenildikten sonra büyük katliamları söz konusudur. Sayıları oldukça az gösterilmiştir. Türklerin yüzdesi bilinmiyor.
Çin 340.000.000 nüfusu olmuştur. Bu nüfusun 320 milyonu Çin’in doğusundaki Nefs Çin ve Mançuri bölgelerinde kalabalık şekilde yaşarlar ve ezici çoğunluğu Çinlilerden ve Mançurilerden oluşmaktadır.[29] Tibet, Türkistan ve Moğolistan bölgeleri ise ülkenin batısında yerleşiyor.[30]
 Afganistan 6.000.000 nüfusu olmuş, ama bu nüfusun ne kadarını Türklerin oluşturduğuna dair net bilgi yoktur.[31]
1900’lerin ilk yıllarında Türklerin toplam tahmini sayısı Mısır dâhil Afrika, Arap yarımadası ve Hindistan yarımadası dışında Osmanlı’da (20 M.), İran’da (10 M.), Afganistan’da (2-2.5 M.), Rusya’da (25 M.) ve Çin’de (11 M.) Türk olmuştur: 70 Milyon

 

 

Ek olarak söylemeliyim ki Hindistan yarımadası ile ilgili ayrıca bir çalışma gerekmektedir. Pakistan, Keşmir, Bangladeş, Dehli (Delhi), Haydarabat, genellikle kuzey Hindistan miladi tarihin 3. yüzyılından itibaren Türklerin sürekli şekilde yerleştikleri ve egemenliği ellerine aldıkları bir yarımada olmuştur.  Bu egemenlik sürekli olmasa da 10. yüzyıla kadar devam etmiştir. 10. yüzyıldan itibaren Gazneli Mahmut Hakanın yürüyüşleri ile Hindistan, özellikle kuzey Hindistan birer Müslüman kültürlü bir yarımadaya dönüşmüştür. Ve bu Gazneli İmparatorluğu ile başlayan Hindistan egemenliği 1803 (Dehli’nin İngilizler tarafından işgali) ve 1850’lerdeki büsbütün işgali ile sona ermiştir. Ama böyle az bir zamanda Türk ve Müslüman faktörünün etkisizleştirilmesi, kendi kendiliğine nasıl bir vahametli faciaların işlendiğinden haber vermektedir. Asırlarca Türklerin egemen olduğu yerler olduğu için buralarda milyonlarca Türkün yaşaması kuşkusuzdur. Hindistan’daki katliamların esas kurbanları Müslümanlar ve Türkler olmuştur diyebiliriz, çünkü İngiltere işgaline karşı en büyük isyanları da bunlar yapmışlardır. Çünkü kendilerini diğer Müslümanlarla beraber yerli Türk devletlerinin varisi olarak görüyorlardır. Bu konuyu da yakında yayınlanacak olan kitabımızda geniş biçimde vermeye çalışacağızdır. Diğer bir konu da Müslümanların nüfus artışı meselesidir. İslamiyet’in defalarca çocuğun çok olmasına vurgu yapmasına rağmen, Türk ve Müslümanların nüfus artışının olmaması, durdurulması veya henüz tam aydınlatabilmediğimiz olaylar ve belli olmayan nedenlerden dolayı azalması, insanı hayretler içinde bırakıyor. Türk İmparatorluklarının güçlü olmasının esas nedenlerinden biri nüfus artışlarının yüksek olması olmuştur. Safevi dönemi 25-30 milyon nüfusa sahip olduğu belirtilen ülkenin 20. yüzyılın başlarında kuzey Hindistan’dan almış olduğu bu kadar gayri Türk göçlere rağmen 10 milyon civarına düşmesi ne ile izah edilebilir?! Salgın hastalıklar mı, savaş mı, bunlar yalnız Türklere özgü olmamış, o dönemlerde dünyanın bütün bölgelerine özgü bir bela olmuştur.

Şimdi Türklerin doğuda Çin’le, kuzeyde Ruslarla, güney batıda Avrupa ülkeleri ile ve güneyde Hindistan üzerinden İngiltere ile mücadele hâlinde olduğunu göz önünde bulundurarak bu imparatorlukların nüfus yapısına baktığımızda nüfusun ne kadar önemli olduğunu anlamış oluruz.

Abdurrahman Şerif 1905’te aşağıdaki istatistik rakamları vermektedir:[32]

Ülke Sömürge ülkelerin nüfusu Merkezî hükümetle beraber nüfus sayısı
İngiltere 350 Milyon 398 Milyon
Rusya 32 M. 128 M.
Çin 340 M.
Fransa 50 M. 88 M.
Almanya 12 M. 68 M.

 

Nüfus konusu ile ilgili Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun kaleme aldığı “Nüfusumuz Artmadığı için Bir İmparatorluğu Kaybettik” başlıklı çalışmasındaki fikirlere bire bir katılıyorum. Konumuza uygun bir çalışma olduğu için bir iki paragrafını vermekte yarar var diye düşünüyorum.

“Osmanlı Beyliği, bir imparatorluğa dönüşürken bu durumda nüfusunun da önemli bir rolü vardı. Bu dönemde Avrupa’daki birçok devletten daha fazla nüfusa sahip olan Osmanlı İmparatorluğu 10 milyon kilometrekarelik bir coğrafyaya hükmetmişti. Ancak 17. yüzyıldan itibaren nüfus dengesi Osmanlı’nın aleyhine dönecekti. Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu 17-18. yüzyıllarda fazla artmazken, Avrupa’nın nüfusu 100 milyondan 190 milyona çıkarak iki misline yakın artmıştı. Tarihçi Charles Issawi, 17. yüzyılın başlarında Osmanlı nüfusunun Avrupa’nın altıda biriyken, iki asır sonra 18. yüzyılın sonlarında onda birine gerilediğini söyler. 16. ve 17. yüzyılda Avrupa’nın nüfus oranlarında büyük değişimlere sebep olan en önemli etkenlerden biri vebanın kıtada etkili olmasıydı. 18. yüzyılın ortalarından itibaren ise daha fazla ve daha farklı gıdaların ekilmesi, taşımacılığın gelişmesi, daha fazla toprakla tarım yapılması, salgın hastalıkların azalması, daha gelişmiş halk sağlığı önlemleri ve savaşların şeklinin değişmesi sonucu ölüm oranları hızla azaldı. 1750-1850 tarihleri arasında Avrupa ülkelerindeki ortalama insan ömrü arttı. Fransa’da 28’den 34’e, İngiltere’de 37’den 40’a, İsveç’te ise 37’den 43’e yükseldi. Avrupa’daki nüfus oranlarının 18. yüzyılda artmasında sömürgelerden getirilen ve yeni ele geçirilen bölgelerdeki nüfusun da önemli bir katkısı oldu.

17. yüzyılın sonlarından itibaren Çar Petro ile Avrupa sahnesine çıkan Rusya’nın nüfusu hızla arttı. Bu artış Rusya’ya Osmanlı karşısında üstünlük sağladı. Rusya’nın nüfusu 1500’lerde 6 milyon iken 1600’lerde 13 milyona, 1700’lerde 15 milyona, 1800’lerde 40 milyona, 1871’de ise 90 milyona ulaşmıştı. 1700’lerde Rusya 32 bin asker çıkarırken, artan nüfusu ve askere alma sisteminin gelişmesiyle birlikte 1871’de 750 bin askerlik bir gücü olmuştu. 1877-1878, Harbi’ne girerken askerî teknoloji üstünlüğü bir tarafa nüfus fazlalığı da Ruslardan yanaydı. 1711’de Prut Savaşı sırasında nüfusu Osmanlı’dan daha az olan Ruslar, bu dönemde 100 milyona yaklaşan nüfuslarıyla Osmanlı nüfusundan üç-dört misli daha kalabalıklardı. Birinci Dünya Savaşı başladığında ise Rusya’nın nüfusu 175 milyona[33] yaklaşmıştı ve Ruslar bu savaşta 12 milyon kişilik ordu çıkarmışlardı. Osmanlı’nın nüfusu ise 22 milyondu ve tarihinin en büyük ordusunu çıkarmasına rağmen askerlerin sayısı sadece 2 milyon 750 bindi”[34]

18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu nüfus azlığından kaynaklanan sorunlarını geçici olsa da gidermek için İmparatorluğun çeşitli bölgelerinden devamlı göç almıştır. 1853-1856 savaşlarından sonra ise Kafkasya’dan sadece 1864’te ezici çoğunluğunun Çerkezlerden oluştuğu 750.000 göç almıştır.[35] Tabi İran Türk devletleri de bu nüfus sorununu (Safevi ve Afşar devletleri döneminde) gidermek için esasen kuzey Hindistan’dan göç almıştır. Şiiliği devlet dini ilan ettiği için ne Kafkasya’dan ne Arap ülkelerinden ne de Orta Asya’dan göç alması mümkün olmamıştır. Buna göre de Kuzey Hindistan’da Deri-Fars dilli topluluklarını ülkenin güney, merkezî, batı ve kısmen Horasan bölgelerine sevk etmekle nüfusa olan ihtiyaçlarını gidermek istemişler. Ama bu göçler zaman aşamasında İran Türk devletinin baş belasına çevrildi. Çünkü 19. yüzyıldan itibaren İngiltere bu kozu İran Türk devletine karşı muazzam biçimde, maharetle kullanmayı başarmıştır. İngiltere bu Hindistan’dan göç ettirilmiş kesim üzerinden öyle bir siyasi akın başlattı ki, Türk İran, Hintleşmeye doğru yön aldı. Yeri gelindiğinde geniş biçimde değinilecektir.

Kavramsal olarak Türk Dünyası

Türk dünyası ile ilgili çoğu çalışmalar vardır. 19 ve 20. yüzyılların başlarında İsmail Gaspıralı, Ali bey Hüseyinzade, Ahmet Ağaoğlu, Zeki Velidi Togan, İttihat ve Terakki eksenli yazar ve siyasiler mevcut olmuş ve gayet iyi çalışmalar ve mevcut probleme yönelik oldukça değerli fikirler ileri sürmüşlerdir.

Osmanlı’nın 1918’de Birinci Dünya Muharebesini kaybetmesi aslında bütün İslam dünyasının kaybıydı. İran’da, 1921 İngiltere darbesi ile Kacar Türk devleti de devrilmiş oldu. Nitekim Müttefik kuvvetlerin komutanlığında yeni bir dünya düzeni kurulmuştur.

Türk dünyası ile ilgili faaliyetler bir taraftan Türkiye Cumhuriyetinin varlığı, Millî kimliği az da olsa sahiplenecek kesimin olması, diğer taraftan 1990’larda dağılan SSCB’nin içindeki Türk Cumhuriyetlerinin doğması ile Azerbaycan Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey ve daha sonra Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev gibi şahsiyetlerin resmî makamlardan seslendirdikleri fikirlerle yeniden gündeme oturmuştur.

1990’lardan sonra Türk Dünyası’nın yeniden gündeme gelmesi içtenlik ve samimiyetten ziyade daha çok Batı-Doğu çatışması prizmasından yaklaşılmış ve fazlasıyla konjonktürel olmuştur. Başka bir ifade ile 1914’lerdeki Osmanlı İmparatorluğunu temsilen İttihat ve Terakkicilerin, Başkomutan vekili Enver Paşa, Amcası 6. Ordu Komutanı Halil Paşa, 3. Kafkas Ordusu Komutanı Nuri Paşa, Osmanlı Tahran Büyükelçisi Asim bey, Ateşemiliter (Askerî temsilci) Fuzi bey veya İran’dan Kacar Şahzadesi Nizam’ül-seltene’, Mecd’ül-seltene, Tagi Refet, Kafkasya, Kırım, Kazan, Türkistan, Hindistan gibi bölgelerden onlar ve yüzlerce değerli şahsiyetlerin samimiyetle Türk milletinin kurtuluşu için vermiş oldukları mücadelelerle kıyaslanacak değildir. Bunları söylemekten esas amacımız 1990’lardan sonra yeniden gündeme gelen “Türk Dünyası” fikrinin konjonktürel yaklaşımlardan mümkün kadar uzaklaşıp daha gerçekçi ve reel yaklaşımlarla ele alınması gerekmektedir. Diğer bir sorun da İran’ı hem coğrafi olarak hem de içinde barındırdığı Türk varlığını yok sayıp, ondan yan geçen bir yaklaşımın ön planda olmasıdır. İran’dan yan geçecek bir Türk Dünyası gerçek anlamda söz konusu olamaz, olursa da bütünleşmesi mümkün olamaz. Türk dünyası ile ilgili çalışmaların tamamına yakınında İran Türklerinden daha çok yan geçilir. İran Rejimi, bugün, bu kuruluşun aleyhine olabilir, gayet anlaşılandır, ama bu İran’daki Türk varlığının görülmesine mani olmamalı veya parça-parça bölüştürülmesine yönelik boş hayallerde bulunulmamalıdır.

Sözün kısası bu çalışmada toplumsal ve kültürel çerçevede kavram olarak kullandığımız “Türk Dünyası”, coğrafya olarak Doğu Türkistan’dan başlayıp Balkanlara, Sibirya’dan Kuzey Hindistan’a kadar uzanan bir araziyi kapsamaktadır. İran da bu coğrafyanın jeopolitik açıdan kalpgah (heartland) konumunda bir merkezi sayılmaktadır.

Kavramsal Olarak Soykırım

Bizim bu çalışmalardan amacımız bu veya şu ülkeyi suçlu sandalyesinde oturtmak değildir. Her şeyden önce birinci ileri sürmekte olduğumuz bu fikrin fiziki-maddi zeminde doğruluğunun olup olmamasıdır. Doğru değilse tarihsel belgelere dayalı kanıtlar bir biçimde yeni bilimsel çalışmalarla fikrin reddine dair çalışmalar ileri sürülebilir. İkincisi Türkistan, İran, Kafkasya ve Osmanlıdaki olaylar,ileri sürmekte olduğumuz bu fikri kanıtlar seviyededir mi sorusuna yanıt aramaktır.

Bizim çalışmalarımızda ulaştığımız belgeler, kaynaklar böyle bir açlığın, kıtlığın ve katliamın aynı dönem de her dört bölgede (Türkistan-Kafkasya-Osmanlı ve İran’da) olmasını kanıtlıyor seviyededir. Doğrudur, mesela Türkiye ve Azerbaycan’da bu konu ile ilgili bir çalışma olmadığı için çalışmalarımızda biraz zorlanmaktayız. Ama istatistik rakamlardaki kayıplar böyle bir olayın olduğu fikrini güçlendirmektedir. Aynı zamanda bu istatistik rakamlarda yine o ülkelerin mesela Rusya’nın kendisi tarafından yapılmış olan veya Müttefik kuvvetlerin işgalinden sonra yapılmış olan istatistik rakamlar üzerinde mühendislik etme imkânları (mesela İran ve Osmanlı’da) olmuştur.

Türk dünyası olarak karakterize ettiğimiz bu arazilerde, Türk ve Müslümanlara karşı uygulanmış olan açlık-kıtlık ve katliamlar, Müttefiklerin işgali ile eş zamanlı vuku bulmuştur. Şimdi Türklere karşı bu açlık-kıtlık ve katliamların bilerekten mi yoksa politik değişimlerden dolayı mı yapıldığına aydınlık getirilmesi meselesi önem arz etmektedir.

Belgeler ve kaynaklar, maalesef bu açlık-kıtlık ve katliamların İran’da, Kafkasya’da ve Kazakistan’da bilerekten amaçlı ve hedefli bir biçimde yapıldığını ispat eder seviyededir. Bu söylediğimize bir örnek olarak Müttefik kuvvetlerine bağlı tıp ve genetik uzmanlarının 1918 işgalinden hemen sonra bölgede başlatmış oldukları “insan genetiği üzerine denemeler” projesidir. İngiltere ağırlıklı bu tip ve genetik uzmanlarının yapmak istedikleri şey, Türk genetiği ve haplogrupları ile Hint kökenli muhacirlerin genlerinden oluşan yeni insan tipi ve yeni üretilmiş ilaçların denemesi olmuştur. Bu vahim sonuçlar doğuran projenin ilk başlangıç yeri günümüz Tebriz’in kuzeyinde yerleşen “Baba Bağı” adlı bölge olmuştur. Ama sadece bu bölge ile sınırlı kalmamıştır. Bu proje İran’da uygulanmaya konulmuş, Kafkasya’nın içlerine kadar uzanarak, binler belki de yüzbinlerce insanın ölümüne veya sakat kalmasına neden olmuştur. Kaynak olarak yararlandığımız çalışmada yanılmıyorsam Celilabat, Lenkeran, Gence, Şamahı, Kuba vb. bölgelerin adı geçer. Bu şehirlerde olmuşsa Türk-Müslüman hanlığı olarak bilinen Revan Hanlığında muhakkak daha vahametli olmuştur. 1918’de Müttefik kuvvetlerinin Kafkasya’da denetimi ele aldıklarından sonra bu genetik değişim olarak bilinen tıbbi ameliyatları binlerce Türk insanının üzerinde uygulanmıştır. İran-Osmanlı Türklüğü arasında genetik sınır oluşturmak bile düşünülmüştür. Zaten bu ameliyatların esas hedefi bu olmuştur. 1918 sonrası Türkiye’de bu konu ile ilgili nelerin yapıldığı mutlaka araştırılması gerekmektedir. İran ve Kafkasya ile ilgili veriler hem Rusya’da hem de Azerbaycan devlet arşivlerinde bulunmaktadır. Hâlâ açıklanmasa da Sovyet sonrası, bu facialarla ilgili toplanmış belge ve hazırlanmış tutanakların mevcut olduğundan haberimiz vardır. Tebriz’in Baba Bağı bölgesinde açıklanmamış bu cinayetin sayısız toplu mezarları vardır. Hepsi bu mutasyon ameliyatları sonucunda feci şekilde can vermiş insanların toplu mezarlarıdır. Baba Bağı cinayetleri-mutasyon-tıbbi ameliyatları 1918’de başlamış, Rıza Han Pehlevi hâkimiyeti döneminde de bir süre devam etmiştir. Bu insan genetiği ile oynamak o kadar vahim sonuçlar doğurmuş ki, sonunda İngilizler, 1931 (Hş. 1310) tarihinde cinayetlerinin üstü açılmasın diye Baba Bağı bölgesinin girilmez bölge olmasını sağlamak için hem de insan sever bir imaj olsun diye Cüzzam (Lepra hastalıkları) Merkezi olarak devlete devretmiştir. Devlet burayı, İngilizlerden devraldığında askerî kışla hâlinde olmuştur. Etrafı kilometreler kadar uzanan surlarla çevriliydi. Devlet surların bir kısmını yıkmış ve orayı sivil bir merkez hâline getirerek, 1933’ten itibaren Cüzzam Evi olarak kullanmaya başlamıştır. Burası hâlâ Cüzzam Evi olarak faaliyet göstermekte ve insanların uğramakta istekli olmadıkları yerdir. Kaydetmem yerinde olur ki, bu Baba Bağı, Kacar Padişahı Fetheli Şah’ın şerefine Baba Bağı olarak adlandırılmıştır. Kacar döneminde, bölge ahalisinin, ülkenin ileri gelenlerinin ve özellikle şahzadelerin dinlenme ve avcılık yaptıkları park olmuştur.[36]

Şimdi soykırım kelimesini hukuki ve kavramsal bir çerçevede ele alalım. Soykırım nedir? Açlıktan kıtlıktan ölen insanları soykırım kurbanları olarak kabul etmek olur mu? Birleşmiş Milletler “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” ile bu soykırım ifadesine yönelik kavramsal olarak neleri kapsadığını ve ülkelerin yükümlülüklerini belirlemiştir. Soykırımla ilgili “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu” tarafından verilen izahları göz önünde bulundurarak aşağıda sözleşmenin ilgili Maddelerini veriyoruz.[37]

Birleşmiş Milletlerin ruhuna ve amaçlarına aykırı olan ve uygar dünya tarafından lanetlenen, uluslararası hukuka göre bir suç olarak beyan edilmesini dikkate alarak, tarihin her döneminde soykırımın insanlık için büyük kayıplar meydana getirdiğini kabul ederek, insanlığı bu tür bir iğrenç musibetten kurtarmak için uluslararası işbirliğinin gerekli olduğuna kanaat getirerek aşağıdaki hükümlerde anlaşmışlardır:

Madde 1- Sözleşmeci Devletler, ister barış zamanında isterse savaş zamanında işlensin, önlemeyi ve cezalandırmayı taahhüt ettikleri soykırımın uluslararası hukuka göre bir suç olduğunu teyit eder.

Madde 2- Bu Sözleşme bakımından, ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen aşağıdaki fiillerden her hangi biri, soykırım suçunu oluşturur.

a) Gruba mensup olanların öldürülmesi;

b) Grubun mensuplarına ciddi surette bedensel veya zihinsel zarar verilmesi;

c) Grubun bütünüyle veya kısmen, fiziksel varlığını ortadan kaldıracağı hesaplanarak yaşam şartlarını kasten değiştirmek;

d) Grup içinde doğumları engellemek amacıyla tedbirler almak;

e) Gruba mensup çocukları zorla bir başka gruba nakletmek;

Madde 3- Aşağıdaki eylemler cezalandırılır:

a) Soykırımda bulunmak;

b) Soykırımda bulunulması için işbirliği yapmak;

c) Soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak;

d) Soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek;

e) Soykırıma iştirak etmek;[38]

Bir toplumu bilerek planlı şekilde açlık ve kıtlık oluşturarak kıyıma uğratmak kendi başına bir soykırım faciasıdır. Ama önce söylediğim gibi bu çalışmada bizim esas amacımız bu açlık ve kıtlıkların belgelerle gündeme getirilmesi ve bilinmesi yönünde bir bilimsel çalışma ortaya koymaktır.

Kavramsal olarak – Etno-Jeopolitik İnhilal

Kullandığımız bu “Etno-Jeopolitik İnhilal” söz bileşimi, ilk kez literatüre girmektedir. Bunun için kısaca bir tanımlama yapmamızda yarar vardır. Kavram bilindiği gibi, bir nesnenin veya düşüncenin zihindeki soyut ve genel tasarımı ve anlayışıdır, bir konsepttir.

Bu söz bileşimi, Latin kökenli ethno, millet, halk, grup anlamında “Etno”, çok da eski bir kavram olmayan toprak, yer ve siyasetle ilgili olan “Jeopolitik” ve sonunda Arapça kökenli dağılmak, parçalanmak, alt-üst olmak (felsefi anlamda), çözülmek, açılmak (kimyasal alanda – solubility), feshedilmek (hukuki anlamda) kullanılan “İnhilal” sözcüklerinden oluşmuştur.

Burada kullanmakta olduğumuz “Etno-Jeopolitik İnhilal” kavramı, bir milletin, bir halkın, biyolojik yok olma tehlikesi (soykırımdan dolayı) ile yanı sıra sosyolojik olarak varoluşunu sağlayan ahlaksal ve mantıksal değer ve yargılarının alt-üst olması, dağılması, yapısal çözülmesi, feshedilmesi söz konusudur.

Biyolojik yok etmek, işin soykırımla ilgili fiziksel tarafı olduğu için kapsam dışında tutulur. Burada söz konusu bir milletin, bir ülkenin, bir yapısal insan toplumunun bütün olup bitenlere yönelik kendi etno-kültürel birikiminden doğan mantıksal ve ahlaksal yaklaşım tarzının alt-üst olması, dağılması ve çökmesidir.

Bugün, İran’ın devlet ve millet olarak, varisi olduğu yüz yıl öncesi Kacar, Afşar, Safevi vb. devlet ve toplumunun ahlaksal ve mantıksal yargı değerlerinin değişilmediğini, alt-üst olmadığını, dağılmadığını kimse iddia edemez diye düşünüyorum. Dili zorla değiştirilmiştir. Türk dili yasaklanmıştır. Resmî dil seçimi yapılmadan zorla Fars dili topluma, millete dayatılmıştır. Egemen millet olan Türklerin bütün kimlik birikimleri yasaklanmış ve dilleri lal kılınmıştır. İran’da o dönem, büyük şehirlerde Türkçe bilmeyenlerin çok da bulunmadığı bir hâlde, bugün Tahran, İsfahan, Şiraz veya Meşhed gibi büyük şehirlerde Farsça bilmeyen yaşayamaz hâle gelmiştir. Hindistan’dan sevk edilmiş topluluklar, bugün kendilerini ülkenin esas sahibi, Türkleri ise vahşi ve yabancı hesap etmekte kendilerini tam haklı görmekteler. Bunun tersini söylersen eğer, sen haksız duruma düşersin. İslam değerleri ön planda iken, bugün İran’da son yüz yılda oluşturulmuş olan kültür sayesinde toplumun belirli bir kısmında İslamiyet’e karşı sert tavır oluşmuştur. Yüz yıl öncesi Türklük büyük bir değer iken bugün Türk düşmanlığı, Türk’ün aşağılanması had safhadadır. Yüz yıl önce kendini İslam’a feda eden insanın bugünkü torunu Hristiyanlığın, Zertüştlüğün, Nihilizmin, Batı kültür kırıntılarının içinde belirsiz bir yol seyretmektedir. Toplumun belirli ve etkin bir kısmı onu manen yok etmeye sürükleyen Atlantizm’in (atlanticism) tabiri caizse kendi katilinin sitayişini yapmaktadır vb. bu gibi yargı değerlerinin değişmesi, alt-üst olması bir toplumun çöküş tezahürüdür. Bu inhilal, Türkiye, Kafkasya ve Türkistan’da da tam geçerlidir. Bugün, Türkiye’nin devlet ve millet olarak, varisi olduğu Osmanlı devletinin ve toplumunun ahlaksal ve mantıksal yargı değerlerinin değişilmediğini, alt-üst olmadığını da (Safevi-Osmanlı karşıtlığı dışında[39]) kimse iddia edemez diye düşünüyorum.

En önemlisi, bu ahlaksal ve mantıksal yargı değerlerinin gönüllü bir değişim olmaması ve bu değişikliğe objenin mahkûm bırakılması ve zorlanmasıdır. Buna Suriye’nin mevcut durumunu misal olarak gösterebiliriz. Son 6 yıl içinde Suriye, bir halk ve bir devlet olarak etno-jeopolitik inhilal aşamasına zorlanmış ve sürüklenmiştir.

Türk ve Müslüman kültürlü Revan Hanlığının, Tiflis’in ve genellikle bütün Kafkasya’nın, Batı Türkistan’ın (Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan) ve İran’ın 100 yıl önce bugün Suriye’nin yaşadığından daha vahim, daha ağır bir etno-jeopolitik inhilal biçimini yaşamıştır. Ek olarak asimilasyon, manen yok etme ve Mankurtlaştırma siyasetleri de buraya dâhildir. Yüz yıl önce Türk dünyasında uygulanmış olan etno-jeopolitik inhilal, daha kanlı ve vahametli olmuştur. Çünkü Suriye’de bugün etnik temizleme söz konusu değil, ama o dönem Türk bölgelerinde uygulanan siyasette Türklerin etkisizleştirilmesi esas hedeflerden biri olmuş, bu da açlık-kıtlık ve katliamlarla mümkün olmuştur. Bu da Türk dünyasındaki etno-jeopolitik inhilalin bugün Suriye’de yaşanan etno-jeopolitik inhilal’den daha ağır ve vahametli olmasına neden olmuştur.

Suriye’de yaşanan faciaların türü ve seviyesi dünyanın gözleri önünde cereyan ediyor. 5 milyon göç, 1 milyona yaklaşık ölüm söz konusudur. Ama yüz yıl önce Müttefik kuvvetlerinin bölgeyi işgalinden sonra nasıl, hangi şiddet ve katliam türleri ile bu etno-jeopolitik inhilal siyasetini uygulamış olmalarından hâlâ doğru-düzgün haberimiz bile yoktur. Açlık-kıtlık ve katliamların üstünden yüz yıl geçmesine rağmen 25 milyon insanın yok olup-olmadığını tartışmaya açıp-açmamamız üzerinde tereddütler içindeyiz.

Bu gibi ahlaksal ve mantıksal yargı değerlerinin değişmesi, alt-üst olması bir toplumun, bir halkın, bir milletin, bir uygarlığın çöküş tezahürüdür. Bu son dönem olmuş bir değişiklik değil, bunun temel taşları, yüz yıl önceki etno-jeopolitik inhilal siyasetinin uygulanması ile koyulmuştur. Yüz yıl önce kabul edilmesinin asla mümkün olmayacağı bu zıtlıklar, paradoksal yaklaşımlar, bugünün sıradan değişip gelişmek denilen ilkesinin kaçınılmazlarından olmuştur.

Hatırlatalım ki, bu kavrama göre her toplumun kendi ahlaksal ve mantıksal değer yargıları içinde değişip gelişmesi reddedilmiyor, tersine desteklenmektedir. Galip güçler tarafından mühendisliğe uğratılmamış kendi varlığı üzerinde kendi jeopolitik konumuna uygun ahlaksal ve mantıksal değer yargılarını her türlü gelişime müsait değişebilir.

Etno-jeopolitik inhilal, kavramının Arapça, Farsça ve İngilizce terminolojileri dâhil, geniş tarifini kitapta vereceğizdir. Makalemiz için bu kadar yeter diye düşünüyorum.

İran’da açlık ve soykırım

Osmanlı’da olduğu gibi İran’da da çeşitli dönemlerde alınan vergiler için geniş tapu tahrir defterleri tutulmuştur. Ama İran’da son yüz yılda yayınlanan tarihsel yapıdaki eserlerde özellikle ülkenin etnik yapısı ve nüfus sayımı ile ilgili veriler yayınlanmamıştır. Hatta İran’ın tamamen batı bölgelerinde bulunan Osmanlılar tarafından 1730’ların başına ait tutulan 12 adet Osmanlı tapu tahrir defteri bile gündeme getirilmemiştir. Sözün kısası İran’ın nüfus ve etnik yapısı ile ilgili 1921 öncesine ait, doğru ve üzerinde mühendislik yapılmamış, yayınlanmış bir belge bulmak mümkün değildir.

Çağdaş anlamda ilk sistemli nüfus sayımı, 1749 tarihinde ilk kez İsveç’te, 1760 tarihinde Norveç’te, 1769 tarihinde Danimarka’da, 1790’da ABD’de, Fransa ve İngiltere’de ise 1801 tarihinde yapılmıştır.[40] Osmanlı’da ise erkekler üzerinden olsa da ilk nüfus sayımı 1831 tarihinde yapılmıştır.[41] İran’da birçok konularda olduğu gibi Osmanlıları örnek alarak ardınca hemen sonra ilk defa 1852 tarihinde Sultan Nasireddin Şah’ın emri üzerine büyük Türk matematikçisi Mirza Abdülgaffar Han Necmülmülk’ün rehberliğindeki heyetle nüfus sayımı yapılmıştır. Bu nüfus sayımının İran çapında yapılması istense de teknik sorunlardan dolayı sadece Tahran’da geçirildiği bildirilmektedir.[42] 1852 tarihindeki nüfus sayımından sonra 1859, 1883 ve 1898 vb. dönemlerde Tahran’da ve ülke çapında tahminî olsa da nüfus sayımı geçirilmiştir.[43] Ama bu kadar yapılmış olan nüfus sayımının sonuçları ile ilgili bir belge bile bulmak mümkün değildir. Bunlar olduğu gibi asla açıklanmamıştır, gündeme getirilmesi uygun görülmemiştir. İlk kez 1852 tarihinde geçirilen Tahran nüfus sayımının sonuçları ile ilgili tamamen çarptırılmış biçimde 1974 tarihinde “İran Zemin” dergisinde bilgi verilmiş ve ardınca kitap yayınlanmıştır.[44] Arşivden elde edilen bu nüfus sayımının belgelerinin el yazmasını tamamen gözden geçirdim, eyalet-vilayet, bölge tasnifi, etnik tasnifi, teknik, kurgu, düzen ve içerik itibarı ile tamamen tahrif edilmişliğini söyleyebilirim. İran’da 1852 tarihinden 1900’lere kadar defalarca geçirilmiş olan nüfus sayımları ile ilgili sadece bu nüfus sayımı, 120 yıl ertelenme ile 1974 tarihinde tahrif edilmiş biçimde yayınlanmıştır. Niçin 1852-1900 arası yapılmış olan nüfus ve etnik yapı ile ilgili sayımların sonuçları hâlâ açıklanmamıştır?! İlginçtir, İran’da “Şura-yı Âli İhsaiye – Yüksek İstatistik Kurumu”, Hş. 1295 (1916) tarihinde İngiltere yanlısı Vusukütdövle kabinesi döneminde kurulmuştur.[45] Ama niçin İran’da sistemli nüfus sayımının geçirilmesini 1956 tarihine kadar ertelemişlerdir?! Biz bu ve diğer birçok sorunun cevaplarını bulmuşuzdur.

Konu ile ilgili yapmış olduğumuz çok taraflı araştırmalar, İran’da vahim bir Türk soykırımının yapıldığını ispat etmektedir. Kısacası 1917-1919 ve diğer bir bakışla 1917-1921 tarihleri arasındaki açlık ve soykırım, İran Türklerini ve Türk egemenliğini hedef alan bir soykırım olmuştur diye biliriz.

İran’ın etnik ve nüfus sayımı ile ilgili Avrupa, Rusya kaynaklarını, Osmanlı arşivlerini[46] ve İran istatistik verilerini, yazarların tahminlerini karşı karşıya analiz ettiğimizde oldukça farklı sonuçlara varmaktayız. Ama genel olarak İran’ın 1917’ye gelindiğinde ülke nüfusunun 19 ila 20 Milyon olduğu belirtilmektedir. 1914-1918 yıllarındaki Osmanlı arşivlerine dayalı araştırmalarımız sonucu bu rakamın 14 milyon, 1921 sonrası rakamlar ise 9 ila 10 milyon (1917 öncesine ait nüfus söz konusudur) olarak gösterilmektedir.[47] Bizim kendi analizlerimize göre ise 1917’de ülke nüfusunun 18 milyon civarında olması yönündedir.

1917 açlık ve soykırımından sonra 1921 tarihinde ülke nüfusunun 10 milyon civarına düştüğünü görmekteyiz. Yanı 8-9 milyon insan kaybı söz konusudur.

Bizim yapmış olduğumuz geniş araştırma ve analizler sonucu gelmiş olduğumuz sonuç şu ki 1917 tarihinde İran nüfusunun en az %65-70’ini Türkler oluşturmuştur. Yani İran’da genel kanıya göre nüfus 20 Milyon ise 14 milyonunu, bizim kendi araştırmalarımız sonucu elde ettiğimiz rakamla, yani 18 milyon ise tahminen 12 milyonunu Türkler oluşturmuştur. Biz konu ile ilgili Rusya’nın Kafkasya’daki Harbî Komutanlığının, Osmanlı arşivlerinin, Avrupa ve İran yazarlarının eyalet, vilayet, bölge ve nahiyelerle özellikle şehirlerle ilgili vermiş oldukları esas bilgileri gözden geçirmiş ve dönemin siyasal toplumsal yapısını analiz ederek bu sonuca varmışızdır. Yani 1917 tarihinde ülke nüfusunun 18 milyon olması fikrini böyle gelişi güzel söylememişizdir. Nitekim 1917-1919 tarihlerindeki açlık ve soykırım ülke nüfusunun 8 milyonunu kaybettirmiştir. 1919 tarihinde 10 milyon civarına düşmüş ülke nüfusunun yüzdesi tamamı ile Türklerin aleyhine değişmiştir. Türklerin yüzdesi ortalama ülke nüfusunun %50’lerine düşmüştür. Başka bir deyişle soykırım kurbanlarının 7 milyonunu Türk ve 1 milyonunu gayri Türk kurbanlar oluşturmuştur.

Kıtlık ve açlık olayına bir tanıktan örnek:

Viat Southard, Nisan 1918 tarihinde yazıyor: “…caddenin kenarında yürüyen sayısız çıplak ve yalınayak çocuklar görüyoruz… Derileri yıpranmış, renkleri solmuş, kemik ve deriden oluşan çocuklar… Gidiyorlar… Nereye gittiklerini bilmeseler de düşe-kalka yürüyorlar… Cadde kenarlarında düşenler çoktur… Kargalar ölü çocukların fal taşı gibi açılmış ve şişe gibi parlayan güzlerini didikleyerek (dimdikleyerek) kazıyorlar…”[48]

“…Hemedan’da[49] insanlar insan eti yemeye başlamışlar…”[50]

Mevcut verileri temel alarak 1917, 1921 ve 2006 tarihleri arasındaki ülke nüfusu üzerine yapmış olduğumuz çalışmaların sonucu böyle göstermektedir. Bu konuyu çalışmış olduğumuz araştırma yakında “İran’da Soykırım ve Etno-Jeopolitik İnhilal” adı ile kitap olarak yayınlanacaktır.

Türkiye’de açlık ve soykırım olmuş mu?

Bu konu ile ilgili 1918-1920 yıllarına ait anıları, o dönem istatistik verilerini aynı zamanda müttefik kuvvetlerin işgal ordularının Türk düşmanlığını, gayri Türklerin Türklere karşı silahlandırılmalarını, Türklerin silahsızlandırılmasını büsbütün ülkeyi kendi kontrollerine almalarını göz önünde bulundurarak çalışmalarımızı sürdürdük.

Bu işgal orduları ile ilgili merhum Halide hanımefendinin yazmış olduğu kendi anılarında şöyle değinilmektedir: “…Vali İzzet Bey de dâhil, memurları Kördonboyu’na sürükleyerek (Zito Venizelos!) diye bağırmaya zorlamışlardı. Buna boyun eğmeyenleri Kordon’da saatlerce yürüterek üstlerini başlarını parçalamışlardı. Bir hayli kanlı olaylarda olmuştu. Bu olaylar arasında şehit olanların sayısı hayli yüksektir. Hatta askerler ve bazı komutanlar da bunun içindedir. Fakat işin şaşılacak (!) yanı, bunun İtilaf donanmasının gözü önünde yapılmasıydı. İşte Mister Lloyd George’un Türkleri Medenileştirmek hareketine böyle başlamıştır.”[51] Merhum Halide Edip Adıvar, az da olsa bazen ülkedeki açlıklara da değinmektedir.[52] Ama bu yetmez! Maalesef bu elim olayın, Türkiye’de bazı kahramanlıkları perdeler diye üzerine gidilmemiş ve bu vahim açlık gündeme getirilmemiştir diye düşünüyorum. Ama bize göre Türkiye bilim adamaları, bu milyonlarca insanın ölümüne sebebiyet veren olayların üzerine gitmeli ve bu açlıkla tatbik ettirilmiş olan katliamın derin derinine öğrenilmesi ve gündeme taşınması sağlanmalıdır.

Bizim istatistik veriler üzerinden (mühendislik yapılmamışsa) yapmış olduğumuz incelemelere göre 1913-1923 istatistik verilerine göre Türkiye’nin Lozan anlaşması sonrası toprakları içinde kalan arazide 3 milyon kayıp söz konusudur. Yine söylüyorum istatistik rakamlar üzerinde mühendislik yapılmamışsa da bu rakam yine gerçekliği göstermiyor diyebilirim. Türkiye’de o dönem kurbanların sayısı daha fazla olmuş diye düşünüyorum.

İstatistik verilere göre 1913 tarihinde Hatay hariç Türkiye’nin şimdiki toprakları üzerinde 15.821.000 kişi, 1923 tarihinde 13.093.000 kişi ve 1927 sayımında ise 13.648.000 kişi olmuştur. Yani 10 yıl içinde 1913-1923 aralarında ülke nüfusu artmamış tam tersine yaklaşık 3 milyon da kayba uğramış ve 1923-1927 aralarında ise ülke nüfusunda yaklaşık yarım milyon artış gösterilmiştir.[53]

Osmanlı İmparatorluğu’nun bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalan nüfusunun tahminleri (Hatay dışında), 1884-1927[54]

1884 – 12.587 M. 1897 –  13.996 M. 1910 – 15.371 M.
1913 – 15.821 M. 1923 – 13.093 M. 1927 – 13.648 M.

 

Türkiye’de bu 3 milyon kaybın 1915 tehcir olaylarında Ermenilerin katliam edildiği propagandası yapılarak bir taraftan da Türkiye’nin suçlu duruma düşürülmesi söz konusudur. Türkiye bilim adamları bu konuyu gerçekten çok ihmal etmiştir diye düşünüyorum. Ama bunlara rağmen Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı takdire layık bir hareketle Ermenilerle ilgili birçok belgeleri yayınlamıştır.[55] Bu belgeleri incelerken “Ermeni Soykırımı” ifadesinin ne kadar gerçek dışı olduğunu görmekteyizdir. Türkiye’nin Osmanlı arşivlerini açması karşı tarafın hâlâ o dönemle ilgili arşivleri açmamakta ısrarcı davranması diğer taraftan bölge ile ilgili en çok taraf ülke olan İngiltere’nin, Kraliyet arşivlerinde bulundurulan 1915-1923 yıllarına ait belgeleri tam açmak istememesi[56] Türk karşıtı olayların vahametinden haber vermektedir.

Türkiye İstatistik Kurumunun verileri üzerine yapmış olduğumuz taramalarda değerli bilgiler bulunmuştur. Doğrudur, veriler üzerinde 1921’lerde oynanmış olabilir. Verilerin duruma uygun bir biçimde mühendisliği yapılabilir. Ama kök esas kayıtlarda kaza, nahiye, vilayet ve eyaletler üzerine geçirilen sayımların el yazmaları yeniden gözden geçirilebilir. Bu üç milyon kayıpla beraber bir de o dönemde Balkan Göçleri olmuştur ki bu göç de her taraflı incelenmeye değer bir konudur. Balkan Göçlerini konu alan S. Yıldırım[57] kendi çalışmasında göç mübadelesi ile ilgili şöyle bilgi vermektedir:

“1911 ve 1923 yılı nüfus rakamlarının ortaya koyduğu gibi Yunanistan topraklarında yaşayan Bulgarların tamamı ile Sırbistan’daki Rumların tamamı yer değiştirmiştir. 24 Haziran 1913’te ise bu sefer Yunan ordusunun saldırıları sonucu Makedonya’nın merkezinden Bulgar nüfusu göç etmek zorunda kalacaktır. Balkan Savaşları sırası ve sonrasındaki göçler, Balkan coğrafyasındaki demografik yapıda son derece önemli ve büyük ölçekli değişiklikler meydana getirdi. Yaklaşık olarak bu dönemde Balkan coğrafyasında 2.300.000 ile 2.500.000 arasında Rum, Bulgar ve Türk göç etmiştir. Bu göçler savaş ya da sürgün gibi zorla tahliye, gönüllü göçler ya da anlaşmalar yoluyla gerçekleşmiştir.” S. Yıldırım,  Balkanlardaki Müslümanların oranı ve Türkiye’ye olan göçler hakkında ise şu istatistik rakamları vermektedir:

“İpek, Sırp, Yunan ve Bulgarların eline geçen bölgenin nüfusunun savaş öncesinde 4.695.200’ünün Hıristiyan, 2.315.293’ünün ise Müslüman olduğunu ifade etmektedir. 1890’lı yıllarda Osmanlı Avrupa’sında yaşayan nüfus içerisinde 6.337.000 kişinin içinde Müslümanlar 3.010.000 kişi ile %43’lük bir orana sahipti. Ayrıca 1911 yılı nüfus sayımına göre Balkan coğrafyasının bütünündeki nüfusun %51’i Müslümandı. Savaş sonunda bu sayının 1 milyon 445.179’u (%62) Türkiye’ye göç etmiştir. 870.114’ü ise geride kalmıştır. Bunlardan 313.922’si Balkan Savaşları sırasında ve sonrasında (1912-1920) Türkiye göç etti. Bunların yanı sıra 398.849 kişi ise 1921-1926 yılları arasında Mübadele Antlaşması ile Türkiye’ye gelmiştir. Göç etmek üzere topraklarından ayrılanların ancak 812 bin kadarının hayatta kalabildiği ve Türkiye’ye ulaşabildiği anlaşılmaktadır. Buna göre 632.408’inin hayatını kaybettiği hesap edilmektedir. Yine dönemin Aşair ve Muhacirin Müdüriyet-i Umumiyyesi Müdürü Hamdi Bey’in Meclis-i Ayan’da verdiği bilgiye göre, 93 Harbi ve sonrasında Türkiye’ye gelenlerin sayısı 854.870, Meşrutiyet ve Balkan Harbi sonrası gelenler ise 450.000 olarak verilmektedir. Buna göre toplam olarak elden çıkan Osmanlı topraklarındaki Müslüman nüfusun %27’si can vermiştir. Yaklaşık olarak bu coğrafyadaki Müslümanların genel olarak %35 kadarı da sürüldüğüne göre başlangıçtaki nüfusun %62 kadarı artık bir şekilde bu topraklarda yaşamamaktadır. Artık %20’lere bile varamayan bir oranda ve azınlık konumundadırlar.”[58]

Türkiye’de mevcut verilere göre 3 milyon kayıpla beraber ek olarak 1 ila 1,5 milyon Balkan göçleri ile üst üste 4 ila 4,5 milyon insan kaybı söz konusudur. Yani Türkiye nüfusu 1913 tarihinde 15.821.000 ise 1923’te 13.093.000’e düşmüştür. Hem de 1 ila 1,5 milyon göç almasına rağmen.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev tarafından verilen emir üzerine açlık-kıtlık öncesi ve sonrası bütün esas kök veriler yeniden gözden geçirilerek katliam belgeleri ispat edilir nitelik kazanmıştır. Türkiye İstatistik Kurumu da aynısını yapabilir. Hatta Ukrayna Cumhuriyeti de Holodomor 1932-1933 olaylarının soykırım olması talebini böyle ince bir çalışmalarla gündeme taşımıştır.

TÜİK tarafından seri biçimde yayınlanmış veriler dâhil diğer diplomatik, ekonomik ve o dönem toplumsal yapıya dair veriler üzerine çalışmalarımızı sürdürmekteyiz. Kitabın ikinci cildi olarak “Türk Dünyasında Soykırım ve Etno-Jeopolitik İnhilal” adı ile yayınlanacaktır.

Azerbaycan’da / Kafkasya’da Türk ve Müslümanlara karşı açlık-kıtlık ve katliam uygulanmış mı?

Azerbaycan ve Kafkasya’da kaydedilen tarihlerde açlık-kıtlık ve katliam siyasetinin uygulanıp uygulanmadığını öğrenmemiz için ilk önce o bölgenin nüfus yapısını öğrenmemizde yarar vardır. Bu konu ile ilgili orantılı olarak doğru bilgileri yine 1905’te A. Şerifin yazmış olduğu eserden aktaracağız. A. Şerif, Kafkasya ile ilgili Çar Rusya’sının istatistik verilerine dayanarak şöyle yazıyor:

“Rusya’nın Asya sömürgelerinden olan Kafkasya kıtası, Hazar denizi ile Kara deniz arasında enli bir geçitten oluşan, kuzeyden Avrupa Rusya’sı,  doğudan Hazar ve güneyden İran’ın Aras (Araz) çayı (Nehri) ile ve batıdan Kara deniz ile sınırlanmaktadır. Gur (Kür) çayı (Nehir), Araz çayı ile birleşerek Hazar denizine dökülür ve bölgenin en önemli çayıdır.”[59]  Kafkasya’nın yüz ölçümü 470 bin km. olup ve nüfusu ise 8 milyon tahmin edilmektedir. 160.000 nüfusu olan Tiflis, Kafkasya’nın en ünlü şehri olarak bölgenin merkezi konumundadır.[60] Kaydetmem yerinde olur ki A. Ş. Eserin diğer bir sayfasında Rusya sömürgelerinin istatistik verilerini verirken bu bölgeyi “arazi olarak 472 bin km. ve nüfus olarak 9.250.000 kişi” vermiştir.[61] Görülen A. Şerif, yukarıdaki 470 bin km. arazi ve 8 milyon nüfusu tahmin üzerine vermiş, son rakamları ise istatistik rakamlardan almıştır. Yani 472 bin km. arazide 9.250.000 nüfus sayısı istatistiktir. Ayrıca bu rakamları verdiği sayfada sömürge bölgelerin net istatistik rakamları verilmiştir.

Bu bölgenin ahalisi ile ilgili şöyle bilgi aktarmaktadır: “burada yaşayan ahali bir ırktan olmayıp çeşitli kavimlerden oluşmaktadır. Gürcü’ler, Çerkez’ler, Ermeni’ler, Lezgi’ler, Acem’ler, Abaze’ler ve Türk-Tatar’lar yaşar.”[62] Bölgenin dini ile ilgili ise şöyle diyor: “Ahalinin ekseriyet (çoğunluk) üzere mezhepleri İslam olup bazıları dahi Hıristiyan’dır.”[63] Dikkat edilirse tarif edilen bölgenin, etnik yapısı daha çok bugünkü coğrafi anlayışımıza göre Dağıstan, Çeçenistan, Çerkez bölgesi ve Güney Kafkasya’yı, yani Rusların “Kafkasya Ötesini” anımsatmaktadır.

Kafkasya ile ilgili olan bu veriler Rusya’nın 1897 tarihli o dönem en son nüfus sayımının sonuçlarına dayanmıştır. Başka bir ifade ile Kafkasya’nın nüfus sayımı 1897 tarihinde 472 bin km. arazi içinde 9.250.000 kişi olmuştur.

Şimdi ise Kafkasya’yı bugünkü coğrafi ve etnik yapısı üzerinden ele alalım. Genel olarak söylersek Kafkasya şu an esasen iki kısımdan – Kuzey ve Güney Kafkasya bölgelerinden oluşmaktadır.

“Kafkasya, terim olarak coğrafi anlamda ilk kez Rusların 19. yüzyılın başlarında I. Petro döneminde Petersburg’da kurulan İmparatorluk Bilimler Akademisinin bilim adamları tarafından kullanılmıştır. Güney Kafkasya dediğimiz bölge, Rusların “Zakavkaz”, İngilizlerin “Transcaucasus”, Müslümanların “Mavera-i Kafkasya” dedikleri aslında Güney Kafkasya değil, Kafkas Ötesi anlamındadır.”[64]

Kafkasya;

Rusya Federasyonunun güney kısmında yer alan Kafkasya coğrafî açıdan bir Avrupa ülkesidir. Kafkas sıradağları Kafkasya’yı Güney Kafkasya’dan ayırırken, Avrupa sınırının da güneydoğu bölümünü oluşturmaktadır. Karadeniz’den Hazar denizine doğru Kafkasya’da yer alan cumhuriyetlerin etnik ve demografik yapılarını şöyle sıralayabiliriz:

Adige Cumhuriyeti;

7600 km’lik bir sahayı işgal eden Adige Cumhuriyeti’nin başkenti Maykop şehridir. Cumhuriyet nüfusunun %70’ini Ruslar, %23’ünü Adigeler meydana getirir. Adigelerin 1989 yılındaki nüfusları 124 bin kişidir.

Karaçay-Çerkesya Cumhuriyeti;

14100 km’lik bir bölgeyi kaplayan Karaçay-Çerkesya Cumhuriyeti’nin başkenti Çerkessk şehridir. Cumhuriyet sınırları içinde Karaçaylılar, Kabardeyler, Besleneyler, Abazalar, Nogaylar, Ruslar, Osetler ve Ukrayna Kozakları yaşamaktadırlar. Bölge nüfusunun %40’ını Ruslar ve Kozaklar, %35’ini Karaçaylılar, %10’unu Kabardey ve Besleneyler, %6’sını Abazalar, %3’ünü Nogaylar oluşturmaktadır. 1989 nüfus sayımına göre Karaçaylılar 156 bin, Kabardey ve Besleneyler 50 bin, Abazalar 33 bin kişidir.

Kabardey-Balkarya Cumhuriyeti;

12470 km. bir sahada yer alan Cumhuriyetin başkenti Nalçik şehridir. Cumhuriyet nüfusunun %45’ini Kabardeyler, %37’sini Ruslar, %10’unu Balkarlılar oluşturmaktadır. 1989 nüfus sayımına göre Kabardeyler 394 bin, Balkarlılar 88 bin kişidir.

Kuzey Osetya Cumhuriyeti;

Alanya adını alan cumhuriyetin yüzölçümü 8000 km.’dir. Başkenti Vladikavkaz şehri olan cumhuriyetin nüfusunun %48’si Oset, %39’u Rus, %13’ü Kumuk, İnguş ve Gürcülerden oluşmaktadır. Oset’lerin 1989 nüfusu 600 bin kişidir.

Çeçen Cumhuriyeti;

İçkerya adını alan Cumhuriyetin başkenti Grozni (Coharkala) şehridir. Yaklaşık 13 bin km.’lik yüzölçümü olan cumhuriyetin nüfus yapısı Çeçen-Rus savaşı sebebiyle tam olarak tespit edilememiştir. Çeçenlerin 1992 yılı nüfusları 1 milyon kişidir.

İnguş Cumhuriyeti;

Başkenti Nasran şehri olan Cumhuriyet 6 bin km.’lik bir bölgeyi kaplamaktadır. 1989 yılı nüfus sayımına göre İnguş’lar 237 bin kişidir.

Dağıstan Cumhuriyeti;

Başkenti Mahaçkala olan Dağıstan’da pek çok etnik grup bir arada yaşamaktadır. 1989 yılı nüfus sayımına göre Dağıstan halklarından Avarlar 604 bin, Lezgiler 466 bin, Dargılar 365 bin, Kumuklar 282 bin, Laklar 118 bin, Tabasaranlar 98 bin, Rutullar 20 bin, Tsahurlar 20 bin, Agullar 19 bin kişidir.

Kafkasya halklarının nüfusları ile ilgili bilgilerimiz 1989 yılında Sovyet döneminde yapılan resmî nüfus sayımı sonuçlarına dayanmaktadır. Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu sınırları içinde kalan Kafkasya halklarının son nüfusları ile ilgili kesin bilgiler mevcut değildir. 1979 ve 1989 yıllarına ait nüfus sayımı bilgilerinden yola çıkarak Kafkasya halklarının on yıllık süre içindeki nüfus artış oranlarını hesaplamak mümkündür. Buradan elde edilecek veriler Kafkasya halklarının 1999 yılı tahmini nüfuslarını elde etmemize yardımcı olacaktır. Aşağıdaki tablo Kafkasya halklarının 1979-1989 nüfuslarını ve on yıllık nüfus artış oranlarından yola çıkılarak hesaplanan 1999 yılı tahminî nüfuslarını vermektedir.

Kafkasya Halklarının Nüfusları[65]

                                 1979-1989 1999
                       1979

 

1989

 

Artış Oranı

 

Tahminî Nüfus
Abaza 29.497 33.800 14.6 38.736
Abhaz 90.915 102.938 13.2 116.526
Adige 108.711 124.941 14.9 143.557
Çerkes 46.470 52.356 12.7 59.005
Kabardey 321.719 39.4651 22.7 484.237
Karaçay 131.074 156.140 19.1 185.963
Malkar 66.334 88.771 33.8 118.438
Oset 541.893 597.802 10.3 659.376
Çeçen 755.782 958.309 26.8 1.215.136
İnguş 186.198 237.577 27.6 303.148
Avar 482.844 604.202 25.1 755.857
Lezgi 382.611 466.833 22.0 569.536
Dargı 287.282 365.797 27.3 465.660
Kumuk 228.418 282.178 23.5 348.490
Lak 100.148 118.386 18.2 139.932
Tabasaran 75.239 9.844 30.8 128.770
Rutul 15.032 20.672 37.5 28.424
Tsahur 13.478 20.055 48.8 29.842
Agul 12.078 19.936 65.1 32.914

 

Rusya Federasyonunda yer alan Kafkasyalı milletlerin 1989 yılına gibi toplam nüfusu 4.655.188, 1999 tarihine gibi tahminen 5.823.000 kişi ve sahip oldukları toprakların yüzölçümü ise 300 bin km.’yi bulmaktadır.

Rusların “Zakavkaz”, İngilizlerin “Transcaucasus”, Türk ve Müslümanların “Mavera-i Kafkasya” veya “Kafkas Ötesi” dedikleri Güney Kafkasya bölgesine gelelim.

Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın nüfus ve yüzölçümü

2016 verilerine göre Yüzölçümü Nüfus
Azerbaycan 86.600 km. 9.762.000
Gürcistan 69.700 km. 3.719.000
Ermenistan 29.743 2.925.000

 

Bugün Güneyli-Kuzeyli Kafkasya’nın Nüfusu tahminen 22.229.000 ve yüzölçümü ise 486.430 kilometrekareden oluşmaktadır.

Başka bir ifade ile 1897 Nüfus sayımına göre 472 bin km. arazi içinde 9.250.000 kişi yaşıyordu ise bugün bir deyimle 103 yıl (Kuzey Kafkasya 1999 verileri), diğer bir deyimle de (Güney Kafkasya 2016 verileri) 120 yıl sonra 22.229.000 kişi olmuştur.

Konuyu daha iyi anlamamız için iki örnek verelim. Türkiye Cumhuriyeti 1923 yılında 13.093.000 kişi olduğu halde bu gün 80.000.000, İran ise 1919’da 10.000.000 olduğu halde bu gün 80.000.000 milyon nüfusa ulaşmıştır. Türkiye ile İran yaklaşık 8 kat artarkken Kafkasya Müslümanları ortalama 2 kat artış göstermiştir. Doğrudur, Türk ve Müslümanların özellikle Gürcü ve Ermenilerin Rusya’nın iç bölgelerine göç etmiş kesimi de az olmamıştır. Ama bu göçler ne kadar olsa da bu nüfustaki normal olağan artışın olmayışını göz ardı etmemize neden olamaz. Konu daha iyi anlaşılsın diye Rusya Federasyon’una yerleşen Türk ve gayri Türk Kafkasyalıların istatistik rakamlarını aşağıda vermeyi uygun görüyoruz. Liaisan Şahin’in kendi çalışmasında kullandığı tabloyu daha çok veriyle donatarak veriyoruz.

Tablo. Rusya Federasyonu’ndaki Türk ve Kafkasya Toplulukları ve Nüfus Bilgileri (2010)[66]

Tatarlar 5.310.649 Gagavuzlar 13.690
Başkurtlar 1.584.554 Şorlar 12.888
Çuvaşlar 1.435.872 Nogaybaklar 8.148
Kazaklar 647.732 Dolganlar 7.885
Az. Türkü 603.070 Ahıska Türkleri 4.825
Kumuklar 503.060 Uygurlar 3.696
Yakutlar(Sahalar) 478.085 Kumandinler 2.892
Özbekler 289.862 Teleutlar 2.643
Tuvalar 263.934 Kırım Tatarları 2.449
Karaçaylar 218.403 Karakalpaklar 1.466
Balkarlar 112.924 Tofalar 762
Anadolu Türkleri 105.058 Çulımlar 355
Nogaylar 103.660 Karaimler 205
Kırgızlar 103.422 Kırımçaklar 90
Altaylar 74.238 Çeçenler [67] 1.431.360
Hakaslar 72.959 Ermeniler[68] 1.182.388
Türkmenler 36.885 Avar[69] 814.000
Oset[70] 515.000  Lezgi[71] 412.000
İnguş[72] 413.000 Gürcü[73] 198.000
Ahiska Türkü[74] 96.000 Abaza[75] 38.000

 

Kafkasya Nüfusu ile ilgili diğer bir önemli belgeye de değinelim. 17 Aralık 1926 tarihli Rusya nüfus sayımına göre ülkenin genel nüfusu 146.200.000 kişi olmuştur. Bu verilere göre Rusya Federe Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 100.500.000; Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 28.900.000, Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 4.900.000, Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 5.100.000 ve Mavera-i Kafkasya 5.700.000 kişi olarak verilmiştir.[76]

Rusya tarafından o dönemde, Sibirya bölgesi ile ilgili verilen istatistik verilere yerinde değineceğizdir. Ama Kafkasya ile ilgili bu veriler oldukça önemlidir. Kafkasya’da, 1897 sayılarına göre 128.000.000 nüfuslu Rusya’nın 9.250.000 kişisi ve 30 yıl sonrası, yanı 1926 tarihinde 146.200.000 nüfuslu ülkenin 5.700.000 kişisi yaşamakta olmuştur. Bu şu demektir ki Rusya ülke olarak 30 yıl içinde 20 milyon nüfus artışı yaşamış ise de kendi eyaletlerinden biri olan Kafkasya’da 3.750.000 nüfus kaybı yaşanmıştır.

1897-1926 Arası Kafkasya’nın Müslüman nüfus kaybı[77]

Nüfus sayımı Tarihi Rusya Genel Nüfusu Kafkasya Genel Nüfusu
1897 128.000.000 9.250.000
1926 146.000.000 5.700.000
18.000.000 Artış 3.750.000 Azalma

 

Bir de ekleyelim ki, bu 30 yıl içindeki nüfus artışı hesaplanırsa ve diğer taraftan 1915 tehcir olaylarından sonra Türkiye’yi terk edip Revan Hanlığına ve diğer Kafkasya bölgesine giden ve Türk – Müslümanlara karşı katliamlarda bulunan Ermenileri eklersek, Kafkasya’da kaydedilen tarihlerde en azından 4,5 milyonun üstünde Türk ve Müslüman insanının kaybı söz konusudur.

Şunu da eklemem gerekiyor ki kuzey Kafkasya’nın Sovyet dönemi nüfus yapısı Sovyet öncesinden daha kalabalık olmuştur. Sovyet öncesi Kuzey Kafkasya’da esas halk Çeçen’ler, bir de Çerkezler olmuştur. Önce kaydettiğimiz gibi Çerkez’ler de ağırlıkla 1860’lardan sonra esasen Osmanlı’ya göçmüşler. Yani bildiğiniz gibi Kuzey Kafkasya’nın nüfus yapısı Güney Kafkasya ile kıyaslanmayacak kadar az olmuştur. Bunu Sovyet öncesi istatistik veriler de ispat etmektedir.

Bizim incelemelerimize göre Kafkasya’da kaydedilen dönem arasında Müslümanlar arasında 4,5 milyon kayıp söz konusudur.

Müslüman ve Türklere karşı Müttefik kuvvetlerin desteği ile esasen Ermeni silahlıları tarafından uygulanan katliamlar hakkında diğer yazar ve araştırmacılar tarafından az da olsa değinilmiştir. Biz de, konu ile ilgili yayınlanacak olan kitapta bu ve diğer burada değinilmesi uygun görülmemiş birçok konuya – mesela Müslüman-Türk Revan Hanlığının 19. yüzyılın başından itibaren nasıl Ermenileştirildiğini ve Müttefiklerin işgali ile yeni kurulmuş Ermenistan’ın başkenti yapılması sürecini veya 19. yüzyılın başında nüfus yapısı ile mescitleri ile bir Müslüman şehri halinde olan Tiflis’in Hıristiyanlaştırılması-Gürcü’leştirilmesi sürecine mevcut belgelerle geniş biçimde değineceğizdir. Burada şimdiye kadar değinilmemiş esas konu olan açlık-kıtlıkla ilgili bir belgeyi örnek olarak verip diğer konuya geçeceğiz.

Dr. M.G. Macit, General Lionel Dunsterville’in (9 Kasım 1865 – 18 Mart 1946) anılarına dayanarak şöyle bir bilgi aktarmaktadır: “…Reşt şehri[78] Haziran 1918 tarihinde İngiliz ordusunun eline geçti. Ama şehrin İngilizler tarafından tam kontrolün ele alınması Türk-İslam Mücahidi Mirza Küçük Hanın isyanından dolayı Haziranın sonlarına kadar uzadı. …Şehir İngilizlerin eline geçer-geçmez, İngiliz Komutanlığı mevcut bütün gıdalardan yüksek oranda alıp, Bakü’deki[79] kıtlığı gidermek için oraya gönderdiler. O dönem oradan mevcut belgelere göre 500.000 ton gıda alınmıştır. Hatırlatalım ki bu gıdalar buradan alındığı zaman hergün İran’da binlerce insan acından ölüyordu…”[80]

Açlık-kıtlık Kafkasya Müslümanlarını sarmıştır. İngiliz ordusunun bu hareketi, Kafkasya’yı tamamen işgal etmek, kendi denetimini sağlamak için olmuştur. Osmanlı ordularının tahliyesinden doğacak olacak boşlukları kendi denetimine almak içindir. Gelecek çalışmamızda bu konu geniş biçimde ele alınacaktır.

Türkistan’da açlık-kıtlık olmuş mu?

Kazakistan’da açlık-kıtlık konusu birçok Kazak yazarlar tarafından ele alınmıştır. Buna göre de bizim işimiz zor olmadı. Ama büyük Türkistan’da uygulanan açlık-kıtlık ve katliamı sadece Kazakistan’la sınırlandırmak doğru olmaz diye düşünüyorum. Sadece Kazakistan Cumhurbaşkanı Sayın Nursultan Nazarbayev, ülkesinde kasten uygulanmış olan açlık ve kıtlığa sessiz kalmamış ve üzerine gidilmesine olanak sağlamıştır. Tabii bu diğer Türkistan Türk Cumhuriyetleri yetkililerine saygısızlık olmasın. Siyasi şartlar Kazakistan cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’den yana olmuş, o da bu fırsatı akıllı bir siyaset adamı olarak elden kaçırmamıştır.

Önce tarihsel yapıda coğrafi anlamda Türkistan’ın hangi bölgeleri kapsadığına değinmemiz yerinde olur. Bu alanın ender otoritelerinden biri olan Zeki Velidi Togan, Türkistan’ı şöyle betimler:

“Türkistan’ın idarî taksimatından bahsederken en önce, bir coğrafya ismi olmak bakımından «Türkistan» kelimesinin Ruslar tarafından pek suiistimal edildiğini kaydetmek icap eder. .İran kaynaklarına göre Horasandaki «Mezduran» geçidinin, Kûhzâr Mescid dağlarının şimal tarafı, efsanevî çağlardan beri, «Türkistan» diye adlandırılmıştır. …Araplar çağından başlayarak «Türkistan» adı Mâverâünnehir – şimdiki Özbekistan’ın doğusundaki dağlıklara ve şimalindeki ülkelere, bilhassa Doğu Türkistan’la şimdiki Kırgızistan ve Kazakistan ülkelerine verilmiştir. İslamiyet’ten önce, Şaşardılar çağındaki durumu söyleyen Musa Khorenaki eserinde «Turkastanak» tabirini eski Yunanlıların «Skythia»si karşılığı olarak kullandığı gibi, on beşinci asrın bidayetinde yazılan Temir Beğ sefaretnâmelerinde dahi «Türkistan» tabiri Mâverâünnehir dışında yaşayan Türk ülkeleri manasında kullanılmıştır. Bununla beraber Hazar Denizinin şimalindeki Khazar, Oğuz, Peçenek, Bulgar ve Başkurt’ların ülkelerine de İbn Fadlân’da (Arabî metni s. 8, 15, 17) «Balad üt-Türk», Ahmed Tusî ve sairede Farsî olarak «Türkistan» denilmiştir). Keza Ermeni müellifi Sebeos ve Araplar (Ya’qûbî) Pamir yaylasını «Türkistan» diye adlandırmışlardır. Bugün Şimalî Afganistan’da Türklerle meskûn olan Balkh (Mezari Şerif) ve Badakhşan tarafları «Türkistan» tesmiye edildiği gibi, İran’ın Horasan vilâyetinin Türkmenlerle meskûn olan kısımlarına da «Türkistan» denir” .[81]        

Görüldüğü ve bilindiği gibi Mâverâünnehir – şimdiki «Özbekistan» da Türkistan’ın bölgelerinden biri olarak Bağımsız Devletler Topluluğunun Türkistan Cumhuriyetleri – Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Çin denetiminde bulunan Doğu Türkistan ile Kuzey Afganistan Türkistan arazisini oluşturmaktadır. Türkistan arazisi ile ilgili Yrd. Doç. Dr. Hasan Bahar[82] kendi çalışmasında[83] şöyle izah etmektedir:

a) Doğu Türkistan: Doğu Türkistan’ın yüzölçümü 1.710.000 km.dir ve 73° 40′ ile 96· 20′ doğu enlemi ile 35· LO’ ile 49·20′ kuzey boylamı içinde bulunur. Tanrı Dağları tarafından güney ve kuzey olarak ayrılmıştır. Güneyi Tarım Havzası ya da Kaşgarya, kuzeyi ise Çungarya olarak bilinir: Tarım Havzası Taklamakan Çölü’nün yer aldığı düzlüklerden oluşur. Bu düzlükler Kara Kurum ve Tanrı Dağlarından doğan Tarım ırmağı ile kolları tarafından sulanır. Doğusunda Bagraç ve Lop Gölü yer alır. Doğusu Çin’in Çinhay ve Gansu eyaletleri ile komşudur. 1955 yılında Çin’liler Doğu Türkistan’ı Sinciang-Uygur Muhtar Bölgesi adını vererek muhtar bir bölge ilan ettiler. 1992 yılı tahminlerine göre nüfusu 17.665.019 kişidir. Bu nüfusun yaklaşık %54’ü Türklerden oluşur. Türk topluluklarının en kalabalığı Uygurlardır. Genel nüfusa göre Uygurlar %45,55, Kazaklar % 6,94, Kırgızlar %0,87, Tacikler % 0,20, Özbekler 0,09, Tatar %0,02 ve diğerleri %0,43 oranındadır.

b) Batı Türkistan: Bağımsız Devletler Topluluğu egemenliğindeki Batı Türkistan 3.836.503 km.’dir. Bugün Batı Türkistan’ı Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan Cumhuriyetleri meydana getirir. Ülke doğudaki Altaylardan batıya gidildikçe alçalır. Ülke dağlar, vadiler, çöller, ırmaklar ve gölleri ile birbirine tezat teşkil eden fiziki bir görüntü sergiler. Aral Gölü’ne dökülen Ceyhun 2350 km. ve Seyhun 1886 km. uzunluktadır. Batı Türkistan’ın batısında Hazar Denizi, ortasında Aral Gölü ve doğusunda Balkaş Gölü yer almaktadır.”

Konuya Doğu Türkistan’la başlayalım;

Doğu Türkistan

Doğu Türkistan, 1.828.418 km. yüzölçümü ile 1876 tarihinde Çin hükumeti Mançu’lar tarafından işgal edilmiştir. Bu işgalden sonra 1884’te bölgenin adı Çince “Yeni Toprak” anlamına gelen “Sinkiang – Şincang” olarak değiştirilmiş ve 1949 yılında vuku bulan Komünist devriminden sonra da 1955 tarihinde “Sinkiang Uygur Otonom – Muhtar Bölgesi” adı ile bugünkü idari statüsü kazandırılmıştır. Çin’in 1990 genel nüfus sayımına göre 26.000.000 Türk’ün olduğu bildirilmektedir.[84]

Hindistan’daki Türk-Müslüman karşıtı siyasetleri 1803 Dehli’nin (Delhi) İşgalinden ve Çin’deki Türk-Müslümanlara karşı işlenmiş mezalimi 1876 işgalinden özellikle 1933-1944 sonrası dönemlerini içermek üzere ele almak lazımdır. Doğu Türkistan Türklerinin faciaları da Hindistan Türkleri kadar ağır olmuş ve ayrı bir konu olarak gelecek kitabımız da ele almaya çalışacağız.

 

Batı Türkistan’da Açlık-Kıtlık ve Katliamlar

Elde olan verilere göre 1918 sonrası açlık-kıtlık ve katliamlar yalnız Kazakistan’la sınırlı kalmamıştır. Açlık hem Kazakistan-Kırgızistan bölgesinde hem de Hive Hanlığı ve Buhara Emirliğinde, yani SSCB dönemindeki Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan topraklarında olmuştur. Başka bir ifade ile 1918 sonrası açlık-kıtlık ve katliamlar bütün Türk dünyasında uygulanmıştır. Bunu üzerinde mühendislik yapılmamış ve hatta bazen mühendisliğin yapılmasına rağmen yine mevcut nüfus kaybı göstermektedir. Batı Türkistan’ı iki dönem istatistik verilere göre ele almaya çalışacağız.

Biz bu konu ile ilgili “Türkistan Arşiv Belgeleri”,[85] Zaynabidin Abdirashidov,[86] Ali Toraman,[87] Liaisan Şahin,[88] Yasemin Güneş,[89] A. Q. Volkov,[90] Bakhtior Islamov,[91] John Besemeres,[92] Rus, Batılı, Türkistan’lı, Türkiye’li ve diğer araştırmacıların çalışmalarını gözden geçirdik. Konu geniş olduğu için burada sadece bazı verileri vereceğiz, diğerleri kitapta geniş biçimde anlatılmaya çalışılacaktır.

Türkstan’ın Çar dönemi idari sistemi ile ilgili B. İslamov’un verdiği bilgilerle başlayalım:

“Rusya idari sistemine göre bölgenin sömürgeleştirilmesi, yaklaşık iki asır boyunca (18. yüzyılın başından 19. yüzyılın sonlarına doğru) gerçekleşmişti. 1867’de iki büyük idari birim – Bozkır ve Türkistan Hükümeti kurulmuştur. Biri eski Uralsk, Turgaisk, Akmolinsk ve Semipalatinsk bölgelerini kapsıyordu. Şimdiki Kazakistan’ın yaklaşık üçte ikisini oluşturuyordu. İkincisi ise Sarkozyum ve Semirech dâhil olmakla Semerkant, Fergana ve Zakaspiysk bölgelerini kapsıyordu. 1896 yılına gelindiğinde, iki sömürge idaresi tarafından kapsanan bölge, Buhara Emirliği ile Hive Hanlığını kendi Himayesine alması ile çağdaş Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan boyutlarına ulaştı.”[93]

Yazar, bölgede geçirilen istatistik sayıları ile ilgili şöyle bilgi aktarmaktadır: “Döneme ait bazı kısmi istatistiksel veriler mevcuttur. Arşivlere göre, 1856-1864 yılları arasında Hive’de Said Muhammed Han’ın bağımsız yönetimi sırasında bir nüfus sayımı yapılmıştır. Ama Türkistan, Buhara ve Bozkır yönetiminde bu demografik verilere eşdeğer bir nüfus sayımı türü yapılmamıştır. Bozkır bölgesi için toplanan en erken nüfus istatistikleri, 1858 tarihlidir. 1897-1913 yılları arasında daha fazla veri vardır. Bu veriler, 1897 genel nüfus sayılarından ve diğer resmî materyallerden elde edilebilir. Bu dönem, Sovyet öncesi için en iyi istatistik tabana sahip olsa da, halen iki sorun devam etmektedir. Birincisi, eski Buhara Emirliği ve Hive Hanlığı bölgesinin (daha sonra Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan arasında bölünmüştür) Rus resmî verilerinden ayrı tutulması; ikincisi, mevcut kaynakların bölgedeki nüfusun doğal büyümesini düzgün yansıtabilmemesidir. “Asyatik Rusya” için en iyi kaynak olan 1909 ve 1910 nüfus araştırmaları bile Türkistan’daki Müslüman nüfus için doğum ve ölüm istatistiklerini tatmin edici bir biçimde verebilmiyor ve kayıt belgelerinin çoğu mevcut değildir. Tüm bölgenin nüfus sayımına dair veriler esasen “Zakaspiyskaya” ve “Semireçenskaya” birimlerinin yerli halklarının doğal büyümesine dayanarak tahmin edilmiştir. Bu yöntemin kullanılmasındaki sorunlar, en çok ahalinin yaşadığı Sırderya ve Semerkant bölgelerinde belirginleşti. Bunlar daha sonra Özbekistan ve Kazakistan arasında, sonra da Özbekistan ve Tacikistan arasında bölündü. Buna göre, sömürge bölgeler için karşılaştırılabilir yıllık verilerin bulunmaması hem Bozkırda hem de Türkistan bölgelerinde kapsamlı demografik sayım üretmeyi zorlaştırıyor. Kısacası, Rus dönemi için bütün Türkistan’ı kapsayan tam ve doğru bir istatistik veri tabanı mevcut değildir. Ayrıca, verilerin, idari birimlerdeki farklılıklardan kaynaklanan Rus ve Sovyet dönemi istatistiklerin birbirine olan uyumsuzluğu nedeniyle zorlaşıyor. Bununla birlikte, farklı idari birimlerin bileşimini karşılaştırmak için haritalar kullanarak ve tek tek devletler için toplu dizinler üretmek suretiyle bu uyumsuzluk sorununu telafi etmek mümkündür. Resmî yayınlarda 1897 ve 1913 yılları için nüfus verilerini bulabiliriz: Bunlar Sovyet döneminde yapılan yeniden hesaplamaların sonuçlarıdır ve daha sonra ilgili cumhuriyetlerin resmî istatistiklerine dâhil edilmiştir. Özbek sayım uzmanları tarafından Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın toplam nüfusu 1865’e kadar olan ters projeksiyonlara ek olarak Türkistan Devlet Arşivine dayanılarak hesaplanmıştır. Ancak, 1897-1913 döneminde Türkistan’ın nüfus dinamikleri üzerine bazı araştırmacılar tarafından yapılan tahminler, Özbek ekibinin tahminlerinden oldukça farklı olmuştur. Bu her dönem için daha detaylı analizin gerekli olduğunu göstermektedir. 1914-1925 arası on yılın çalışılması daha zordur. Çünkü veri tabanı ve sistemli istatistik verileri, 1914’ten itibaren kısmen veya tamamen yok edilmiştir. I. Dünya Savaşı, Şubat-Ekim Devrimleri ve daha sonraki olaylı dönemleri kapsayan yıllara ait doğru nüfus tahminleri üretme oldukça zordur. Bu dönem, hem yerli halklar için, hem de bu belirsiz yıllarda Türkistan’a sevk edilen kayıtlı olmayan göçmenlerin yıllık verileri çok zayıftır. Söz konusu alanda yaşamsal istatistiklerin bulunmaması nedeniyle, nispeten kapsamlı bir nüfus sayımı olarak bilinen 1926 Sayımı bile bu boşluğu dolduramamıştır. Şubat-Ekim 1917’de yapılan devrimler ve bunları izleyen isyanlar sırasında kitlesel biçimde yer değişmeler yaşanmıştır. 1930’ların başlarındaki kolektifleştirme politikaları, Türkistan bozkırları, çölleri ve dağların göçebe yerleşimcileri için haksız yere büyük kayıplar doğurdu. yerel politik ve entelektüel seçkinler de Stalin tarafından baskı altına alınmışlardır. Öte yandan, 1921 ve 1933 yıllarındaki açlık sırasında, devlet tarafından Türkistan’a yönelik özel bir planlama ile Avrupa bölgelerinden etnik göç siyaseti uygulanmıştır. Özellikle Volga Nehri çevresinden Türkistan’a büyük insan kitlesi sevk edilmiştir.[94]

İslamov’un vermiş olduğu istatistik tabloya göre 1897’de yapılan genel nüfus sayımında Türkistan’ın nüfusu 10,5 milyon olmuştur.[95]

Burada kaydetmem gerekiyor ki, B. İslamov’un bu değerli çalışmasında kaynak olarak kullandığı veriler en azından Türkistan Türk nüfusunu bir milyon az göstermektedir. Osmanlı arşivinden elde ettiğimiz A. Şerif’in “Coğrafiya-i Umumi” adlı eserinde Çar Rusya’sının 1897 genel nüfus sayılarına istinat ederek Türkistan ile ilgili vermiş olduğu bilgiler daha doğrudur diye düşünüyorum. Çünkü 1921 sonrası Türkistan ve Orta Doğu ile ilgili verilerin üzerinde mühendisliğin yapıldığını biliyoruz ve kendisi de Türkistan istatistiksel verileri üzerinde özellikle 1914-1925 yıllarına ait bölümlerin tamamen yok edildiğini ve sonradan mühendisliğin yapıldığını belirtmektedir. Ama bu eser arşivde olduğu için böyle bir işlenmeye tabi tutulmamıştır. 1921 sonrası istatistik kurumlardaki 1921 öncesine ait istatistiksel veriler esasen dönemin siyasi amaçlarına uygun şekilde mühendisliğe tabi tutularak akademik literatüre sunulmuştur. Bu yalnız Rusya’ya özgü bir olay değil, İngiltere de olayların üzerinden yüz yıl geçmesine rağmen o dönemle ilgili arşiv belgelerini hâlâ tam açmamıştır. Buna örnek olarak 1921 sonrası akademik literatürlerde ve istatistik kurumlarda bulunan rakamlara dayanan bütün akademik çalışmalar Rusya Müslümanlarının 1921 öncesi sayısını Müslümanlara açlık-kıtlık ve katliamların olmayışını kanıtlayacak sistemli bir biçimde az gösterilmiş veriler sunulmuştur. Bu çalışmalardan biri de önce çalışmasına değindiğimiz Liaisan Şahin’in[96] mevcut literatürlerdeki 1897 verilerine dayanarak Rusya Müslümanlarının sayısını 13.906.972 kişi göstermesidir. Ama aslında parmak sayısıyla bile hesaplasak 1897 sayısına göre Kazak-Kırgız bölgesi 4.695.000, Hive-Buhara bölgesi 7,7, Kafkasya Müslümanları 7,5, toplam tahminen 20 milyon Müslüman Türk yaşamakta olmuştur. Tabi buraya Tataristan-ı Sagir (Küçük Tataristan) ve Tataristan-ı Kebir (Büyük Tataristan) denen 4 (Kazan, Ejderhan, Kırım, Gazımof) vilayet ve eyaletlerindeki Türk Müslümanları henüz saymamışızdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Hive ve Buhara çevresinin nüfusu 1897 genel nüfus sayımında 7.721.000[97] ve Kazakistan resmî verilerine göre Kazakistan’ınki 4.695.000 kişi olmuştur. Bu da şu demektir ki Batı Türkistan nüfusu 12.416.000 kişi olmuştur. Başka bir ifade ile günümüz Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın 1897 genel nüfus sayımına göre 12.416.000 nüfusu olmuştur.

Tüymebayev, Kazakistan’ın resmî verilerine dayanarak nüfusun 1920 yılında 6.000.000 ila 7.000.000 olduğunu yazmaktadır. Başka bir ifade ile en az %60 nüfus artışı söz konusudur. Böyle bir artışın Hive ve Buhara bölgesinde olma ihtimali yerleşik hayat yaşadıkları için daha fazladır. Yani, Hive ve Buhara ahalisi ve Türkmenistan bölgesindeki Yörüklerin 1920’de nüfusu %60 artışla en azından 10.000.000 olması yüksek ihtimaldir. Başka bir deyimle Batı Türkistan’ın – Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Özbekistan’ın 1917 yılında toplam nüfusu ortalama 17.000.000 olması gerekmektedir.

Şimdi 1897 ile 1926 verilerini kıyasla verelim. Önce belirtildiği gibi 1897 tarihinde yapılmış genel nüfus sayımında ülke nüfusu 128.000.000,[98] 1926’da ise 146.200.000 kişi[99] belirtilmiştir. Ek bilgi olarak Rusya’nın 1927 sayımında 147, 1928’de 150,4, 1929’da 154,2 ve 1930’da 157,4 milyon oluğu belirtilmektedir.[100]

1931 baskısı elimizde olan, yukarıda da değindiğimiz İ. Dumaskoviç’in eserindeki 1926 tarihli verilere göre 146.200.000 nüfuslu Sovyetlerde Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 100.500.000; Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 28.900.000, Beyaz Rusya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 4.900.000, Özbekistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti 5.100.000, Kırgız-Kazak bölgesi 1.000.000 ve Mavera-i Kafkasya 5.700.000 kişi olarak verilmiştir.

1897’de 12.416.000, 1917’de ortalama 17.000.000 olan Batı Türkistan (Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan) 1926 tarihinde geçirilen nüfus sayımında 5.100.000+1.000.000 = 6.100.000 kişiye düşmüştür.

Son olarak, Rusya’nın Kafkasya, Kazan, Ejderhan, Kırım vb. merkezî bölgelerinde yaşayan Türk ve Müslümanları hesaba almadan sadece Batı Türkistan Müslümanlarının sayısı 1897 tarihine göre 12.416.000 ve 1926’da ise 6.100.000 düşmesi ile yaklaşık 6.316.000 kayıp söz konusudur.

1897-1926 arası Batı Türkistan Müslüman nüfus kaybı[101]

Nüfus Sayımı Tarihi Rusya Genel Nüfusu Batı Türkistan Genel Nüfusu
1897 128.000.000 12.416.000
1926 146.000.000 6.100.000
18.000.000 artış 6.316..000 Azalma

 

Özbekistan, Türkmenistan ve Tacikistan’la ilgili şimdilik bu 1919-1921 açlık-kıtlık ve katliama yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Olsa da biz görmemişizdir. Ama Kazakistan bu konuyu ele almış ve değerli çalışmalar ortaya çıkarılmıştır. Kazakistan’da genel bir kanaate göre Kazakistan’daki açlık ve kıtlık 1921’de 1.700.000 ve 1931-1933[102] yılında ise 2.300.000 kişinin, yani toplamda 4.000.000 insanın helak olmasına neden olmuştur.

Bizim elde ettiğimiz verilere göre Batı Türkistan’da (Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan), 1897-1926 arası yıllarda en azından nüfusta artış gösterilmeksizin, var olan mevcut üzerinden 6.316.000 kişi kaybedilmiştir. Kazakistan’ın 1931-1933 yılındaki 2.300.000 kişi de eklenirse 8.616.000 kayıp demektir. Ama biz daha fazla olduğu kanısındayız.

Bu konunun, her şeye rağmen Türk Dünyasının yetkili organlarının, Sivil Toplum Kuruluşlarının ve alan uzmanlarının üzerinde durması gereken esas konulardan biridir diye düşünüyorum.

Burada Kazakistan’daki kıtlık-açlıkla ilgili bir örnek belgeye değinip çalışmamıza son vereceğiz.

RSFSC Halk Komiserler Sovyeti Başkan Yardımcısı Turar Rıskulov

9 Mart 1933. NTR – 07/C Moskova-Kremlin

Gizli Dosya: SSCBK(b)P Merkez Komitesine – Stalin Yoldaşa

Kopyası: SSCBK (b)P MK’nin Tarım ve Köy İşleri Bölümü’ne – Kaganoviç Yoldaşa ve SSCB Halk Komiserleri Sovyeti’ne – Molotov Yoldaşa

…Kazaklar arasında açlık ve vebanın çok yaygınlaştığına değinilmiştir. Aç biilaç insanlar çöp kutularını karıştırmakta, boğazdan geçen her şeyi, yabani bitkilerin köklerini, ufak böcek ve hayvanları yiyerek hayata tutunmaktalar. “o civarda köpek ve kedi hiç kalmamış, ne kadar hayvan varsa avlanmış ve yenilmiş, Kazakların yaşadığı çadırların etrafında köpek, kedi ve ufak başka hayvanların defalarca kaynatılmış kemikleri saçılmıştır.” Son zamanlarda ölen insanların etini yiyenler hakkında haberler gelmeye başladı…[103]

Son olarak Kafkasya, Batı Türkistan, İran ve Türkiye’deki kayıpları bir tabloda vererek çalışmayı bitiriyoruz:

Batı Türkistan, Kafkasya, Türkiye ve İran’da insan kaybı tablosu

Batı Türkistan 1920-1933 8.616.000
Kafkasya 1916-1920 4.500.000
Türkiye 1918-1923 4.000.000 ila 4.500.000
İran 1917-1919 8.000.000
Toplam kayıp 25.000.000

 Sonuç

Görüldüğü gibi elde olan istatistik verilerle Türk Dünyasında Açlık-Kıtlık ve katliam ispat edilir niteliktedir. Biz bu çalışmada mümkün olduğu kadar, Kafkasya, Batı Türkistan, İran ve Türkiye’yi ele alarak incelemeye çalıştık. Ama inanıyoruz ki, Doğu Türkistan, Hindistan ve Arap yarımadasındaki Türklere karşı da benzer etkisizleştirme politikası işgalden sonra işlenmiştir. Bu konu iki cilt çalışmada birincisi, “İran’da Soykırım ve Etno-Jeopolitik İnhilal” ve ikincisi, “Türk Dünyasında Soykırım ve Etno-Jeopolitik İnhilal” olarak yayınlanacaktır.

KAYNAKÇA

ARŞİV ÇALIŞMALARI

Abdurrahman Şerif, “Coğrafiya-i Umumi”, I-II Cilt. Karabet Matbaası Hk. 1323, kitabın iç kapağında “University of Toronto Library” nüshası 1907 yazmaktadır.

“Cografi Dar Tedad’e Nüfus Ahali Dar’ül-khilafe’ye Nasere” Hk. 1269 (1852-1853), Hh. 1286 (Tahminen 1870) el yazma nüshası; “Kitabkhane’ye Medrese’ye Âli Sipeh’salar”; redif Nu: 2763; Gefese: 8; Tabaka: 3; Redif: 49

M. M. (A. K.), Fars dili Öğretmeni İskender Dumaskoviç, “Mac’me-ül-Müntekhebat az Ruznamecat’e Hali’ye-ye İran”, Hk. 1349, Hş. 1309, M. 1931, “Şarkiye Enstitüsü”, Leningrad, 2. Baskı,

Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, “Osmanlı Devleti ile Kafkasya, Türkistan ve Kırım Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Belgeleri / 1687 – 1908 ”, Ankara 1992.

Prof. Dr. Uğur Ünal; “Osmanlı Belgelerinde KAFKAS GÖÇLERİ I-II” Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı; İstanbul 2012.

Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-Fransız İlişkileri I-II

Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-Rus İlişkileri I-II-III

Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-Amerikan İlişkileri I-II

Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-İngiliz İlişkileri I-II

MAKALE VE KİTAPLAR

Cavadbeyli, “İran’da Türk Egemenliğinin Farslara Devredilmesinde Yabancıların Rolü”, bir kısmı Azerbaycan’da 2007-2009 tarihlerinde yayınlanmıştır.

Dr. Hafiz Fermanfermaian, “Fermanferma ve Ghahti Şiraz – Fermanferma ve Şiraz Kıtlığı –  ﻓﺮﻣﺎﻧﻔﺮﻣـﺎ و ﻗﺤﻄـﻲ ﺷـﻴﺮاز ۱۳۳۶ هجري قمري –“,

Mirza Salih Gulam Hüseyin,  Şeyhin Anıları “Khaterate Şeykh İbrahim Zencani – Sargozashte Zendegani Man – خاطرات شیخ ابراهیم زنجانیسرگذشت زندگانی من”, 1379-2000,  Tahran / Kevir Yayınevi

Dr. Mohammad Gholi Majd, “The Great Famine And Genocide İn Persia 1917-1919” University Press Of America,  ABD, 2003.

Farsçaya Çevirisi: Mahammad Karimi, “Ghahti-e Bozorg”, “Moassese-ye Motaleat va Pajuheshhaye Siyasi”, Tahran 1387-2008. 

R. C., “Çağdaş Tariximiz ve Milli Herekatımızın Mübarize ve Meqsed Stratejisi”, İran ve Azerbaycan’ın birçok medyasında yayınlanmıştır.

R.C.,“Göç ve Açlık Etmenlerinin İran’da Türk Egemenliğinin Kaydındaki Rolü”; Devlet Dergisi, Ekim 2015, http://devlet.com.tr  yazara ait bir çok çalışmaya erişilebilir.

Nursultan Nazarbayev, “Yüzyılların Kavşağında – Ğasırlar Toğısında”, Türkçeye Aktaran: Banu Muhyaeva, Ahmet Yesevi Üniv. Yardım Vakfı, Bilig Yayınları, İkinci Baskı, Ankara 2000

Aleksandr Dugin, “Nursultan Nazarbayev’in Avrasya Misyonu”, Türkçeye Çeviren: Lazzat Urakova – Nehriban Gençkal, Yeni Avrasya Yayınları, Ankara 2006

Smagul Elubay, “Arasat Meydanı”, Türkçeye Aktaran: Gülzada Temenova, Bengü, Birinci baskı, Ankara 2015

Nursultan Nazarbayev, “Kritik On Yıl – Sındarlı On Jıl”, Türkçeye Aktaranlar: A. M. Ungarsynova – N. M. Narzhanov, Kazakistan Ankara Büyükelçiliği, Canseyit Tüymebayev, Ankara 2012

Prof. Dr. Erhan Afyoncu; https://www.sabah.com.tr 

Alexandre Grigoriantz; “Kafkasya Halkları”; Çev: Doğan Yurdakul; Yeni Binyıl yayınları; Ankara 2000

“TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu” tarafından “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme”

Haz. Prof. Dr. Cem Behar; “Osmanlı İmparatorluğunun ve Türkiye’nin Nüfusu – 1500-1927”; I-II Cilt; TÜİK, 30 Mart 2000 /

Taha Nurullahi, Ozra Naini; “Tarikhche’ye SarŞomari’ye Umumi’ye Nufus va Maskan Dar İran va Cahan”

“Maccalle’ye İran Zamin” Sayı: 20, Tarih: 1353 / 1974; Nasir Pakdaman

“Jam’e Jam”; Parşanba, 27 Aban 1389 (2011) Sayı: 62 “Sarşomari Dar İran”

Halide Edip Adıvar; “Türkün Ateşle İmtihanı”; 1922,  www.sanal-kitap.com

Seyfi Yıldırım; Hacettepe Üniversitesi; “Balkan Savaşları Ve Sonrasındaki Göçlerin Türkiye Nüfusuna Etkileri”; PDF

Dr. Ufuk Tavkul, “Kafkasya’nın Coğrafî Konumu ve Stratejik Önemi”,  http://www.circassiancenter.com 

Liaisan ŞAHİN, “Rusya Federasyonu’nun Etnik ve Dinsel Yapısı”, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt III, Sayı 2, Sonbahar 2016,

“Vserossiyskaya perepis’ naseleniya 2010”

Abdullah Akosman, “Rusya’nın Etnik Yapısı”, www.oncevatan.com.tr ,

Zeki Velidi Togan, “Bugünkü Türkeli – Türkistan ve yakın Tarihi” I cilt, “Batı ve Kuzey Türkistan” 2. Baskı, İstanbul 1981, 924 Sayfa PDF şekli,

Yrd. Doç. Dr. Hasan Bahar, “Türkistan’ın Coğrafi Konumu ve İlkçağ Kaynaklarına Göre Tarihi”,  PDF şekli,

“Köken” Gazetesi, Yalova, Türkiye, 12 Aralık Pazartesi, 7. Sayı,

Zaynabidin Abdirashidov, “Known and Unknown Fiṭrat: Early Convictions and Activities”, Acta Slavica Iaponica, Tomus

Ali Toraman, “Çarlık Rusya’nın Kırgızistan’da İzlediği Toprak ve Göç Politikası”, EURASIAN HOUSE / Dosya No: 4 / Yıl: 2016

Yasemin Güneş, Trakya Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, “Orta Asya Cumhuriyetleri’nin Demografik Yapısı”, Edirne 2011, PDF şekli

Q. Volkov, “Перепись населения 1937 года: вымыслы и правда – 1937 Sayımı: Kurgular ve Gerçek”, http://www.demoscope.ru

Bakhtior Islamov, “Central Asian Population in Historical Perspectives”, http://www.ier.hit-u.ac.jp/COE

John Besemeres, “Population Politics in the USSR”, Soviet Union II. 1 (1975), https://www.academia.edu 

http://www.turkiyegazetesi.com.tr

http://www.haber7.com

https://www.amar.org.ir

www.asrfarhang.ir 

www.tarikhiran.ir

[1] Bu çalışmam maalesef 17 Aralık 2003 Tarihinde Bakü’de uğradığım yangın olayında yanmıştır.

[2] Bu kitap, yazarın oğlu veya torunu Dr. Hafiz Fermanfermaian tarafından “Fermanferma ve Ghahti Şiraz – Fermanferma ve Şiraz Kıtlığı –  ﻓﺮﻣﺎﻧﻔﺮﻣـﺎ و ﻗﺤﻄـﻲ ﺷـﻴﺮاز -” adı ile yayınlanmıştır.

[3] Mirza Salih Gulam Hüseyin’in çalışmasıyla Şeyhin Anıları “Khaterate Şeykh İbrahim Zencani – Sargozashte Zendegani Man – خاطرات شیخ ابراهیم زنجانی – سرگذشت زندگانی من”  adı ile basılmıştır. 1379-2000,  Tahran / Kevir Yayınevi

[4] Dr. Mohammad Gholi Majd, ‘The Great Famine and Genocide in Persia 1917-1919’ University Press Of America,  ABD, 2003. Farsçaya Çevirisi: Mahammed Karimi, ‘Ghahti-e Bozorg’ , ‘Moassese-ye Motaleat va Pajuheshhaye Siyasi’, Tahran 1387-2008.  http://www.archives.gov

[5] “Çağdaş Tariximiz ve Milli Herekatımızın Mübarize ve Meqsed Stratejisi”

[6] https://www.youtube.com/watch?v=kUpv8iykUps

https://www.youtube.com/watch?v=mepSftca4AA

https://www.youtube.com/watch?v=fHrf8ztGLcQ

[7] “Göç ve Açlık Etmenlerinin İran’da Türk Egemenliğinin Kaybındaki Rolü”; Devlet Dergisi/ Ekim 2015

http://devlet.com.tr

[8] Bu çalışmada yazar İran nüfusunu 15 Milyon göstermiştir. Biz o dönem seyyahların vermiş olduğu bilgilere dayanarak ortalama nüfusunu verdik. Seyyahlar, o dönemde İran nüfusunu 20 ila 30 Milyon göstermişlerdir.

[9] Veriler 13.12.2017 tarihinde aşağıdaki siteden “Dünden Bu Güne Dünya Nüfusu” başlıklı makaleden alınmıştır: http://www.turkiyegazetesi.com.tr

Ek bilgiler: 1914-18 ve 1939-45 Cihan Savaşlarına rağmen nüfus, 1914’ten 1950’ye kadarki 36 yılda 700 milyon artmıştır. Bu da modern tıbbın, hızlı ulaştırma ve haberleşmenin sonucudur. 1930’da 2 milyar, 1950’de tam 2.5 milyar nüfus mevcut olmuştur. 1987 günü Birleşmiş Milletler, dünya nüfusunun tastamam 5 milyarı bulduğunu ilân etti. Demek 37 yıl içinde nüfus, 2’ye katlanmıştı. 2000 yılına 6 milyar ile girildi. 2010 tahmini 6.790.000.000 ve 2025 tahmini 8 milyardır (United States Census Bureau). 2006’da 6.528.000.000 dünya nüfusunun kıtalara bölünüşü şöyle idi: Asya 3.958.000.000, Afrika 916.000.000, Avrupa 728.000.000, Kuzey Amerika 518.000.000 ve Güney Amerika 377.000.000, Okyanusya 33.000.000.

[10] Abdurrahman Şerif, “Coğrafiya-i Umumi”, Birinci Cilt. Karabet Matbaası Hk. 1323, s. 22;  kitabın iç kapağında “University of Toronto Library” nüshası 1907 yazmaktadır. Kitabın metninden anlaşılır ki, 1905 tarihinde yazılmıştır.

[11] 10,18M km

[12] 44,58M km

[13] 30,37M km

[14] 42,55M km

[15] 8,526M km

[16] Osmanlının Asya Toprakları

[17] A. Ş. Age. İkinci Cilt; s. 164 / hesaplamaları yaparken Anadolu kısmındaki 13 milyonu bir kez de Arap kısmına eklemiştir. Nitekim karışıklığa neden olmuştur.

[18] Bu rakam çalışmanın İran bölümünde gösterilecek kaynaklardan alınmıştır. A. Ş. Bu çalışmasında İran’ı 9 Milyon göstermiştir ki doğru değil.

[19] A. Ş., Age. Birinci Cilt, S. 44

[20] Age. S. 42-43

[21] Age. S. 80

[22] Age. S. 103

[23] İstatistik rakamları vermiştir; Age, Birinci Cilt, s. 69

[24]Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’in bütün eserlerinde ve Kazakistan Ankara Büyükelçisi Canseyit Tüymebayev beyefendinin Smagul Elubay’ın ünlü “Arasat meydanı” adlı eserine yazmış olduğu ön sözde bu rakamı tahmini olarak 4 milyon olarak yazmışlar. Bengü Yayınları Ankara /2015

[25] A. Ş., Age, Birinci Cilt, s. 69

[26] Gazımof, Kazan, Kırım ve Ejderhan bölgeleri ile ilgili istatistik verilerin analizleri uzun olduğu için bu makalede verilmesini uygun görmedik. Bu bölüm detaylı biçimde yukarıda adı geçen kitapta verilecektir.

[27] Age, s. 69

[28] Age. S. 185, 202, 203

[29] Age. S. 86

[30] Age. S. 86-87

[31] Age. S. 108

[32] Age. S. 270

[33] Birinci dünya savaşında nüfusun 175 milyona çıkması ve 1926 nüfus sayısında bu nüfusun 146 milyona düşmesi de yaklaşık 30 milyon kaybı göstermektedir. Bu 30 milyon kaybın bize göre 25 milyonunu Türkler oluşturuyor. Türkler, kendilerine karşı uygulanmış olan açlık-kıtlık ve katliamlar sonucu ortadan kaldırılmıştır.

[34] Prof. Dr. Erhan Afyoncu; 14.12.2017 tarihinde bu siteden alınmıştır: https://www.sabah.com.tr

[35] Alexandre Grigoriantz; “Kafkasya Halkları”; Çev: Doğan Yurdakul; Yeni Binyıl yayınları; Ankara 2000; s. 96

Proje Yöneticisi: Prof. Dr. Uğur Ünal; “Osmanlı Belgelerinde KAFKAS GÖÇLERİ I-II” Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı; İstanbul 2012

[36] Bu bilgilerin esas bir kısmı, yanılmıyorsam 2013 sonları veya 2014 tarihinde Azerbaycan hususi (özel, gizli) Devlet Arşivlerine dayalı yazılmış ve medyada yayınlanmış bir çalışmadan alınmıştır. Maalesef bu çalışma birkaç gün içinde yayınlandığı sitelerden kaldırılmıştır. Seçimlerde bloklardan birinin İngiltere tarafından desteklenmesi söz konusuydu.

[37] “TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu” tarafından “Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” ile ilgili çalışmasından alınmıştır.

“Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına Dair Sözleşme” 9 Aralık 1948 tarihinde Paris’te toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 260 A (III) sayılı Kararıyla kabul edilip, imza, onay ve katılıma açılmıştır. Sözleşme 13. maddeye uygun olarak 12 Ocak 1951 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

[38] Age. S. 33-34-35-36.

[39] Bu da istendiği gibi kalmıştır. İhtilaf daim yararlıdır onlar için.

[40] http://www.haber7.com

[41] Haz. Prof. Dr. Cem Behar; “Osmanlı İmparatorluğunun ve Türkiye’nin Nüfusu – 1500-1927”; 2. Cilt; 30 Mart 2000 / TÜİK, s. 23-24;

[42] El yazma nüshası; “Kitabhane-yi Medrese-yi Âli Sipeh-salar”; redif Nu: 2763; Gefese: 8; Tabaka: 3; Redif: 49

[43] https://www.amar.org.ir/ 12.12.2017 tarihinde alınmıştır.

www.asrfarhang.ir “Haftomin Şahri ke Avvalin Ghanun’e Sar Şumari dar An Ecra Şod”; 05.07.1395 / 10.2016

www.tarikhiran.ir “Tehran sal’e 1301 be Ravayat Amar – Ahmed Masced Came’i”

Taha Nurullahi, Ozra Naini; “Tarikhche’ye SarŞomari’ye Umumi’ye Nufus va Maskan Dar İran va Cahan” adlı makale, s. 8.

[44] “Maccalle’ye İran Zamin”  sayı: 20, Tarih: 1353 / 1974; Nasir Pakdamen tarafından yayınlanmıştır.

[45] Jam’e Jam; Parşanba, 27 Aban 1389 (2011) Sayı: 62, “Sarşomari Dar İran”

[46] Osmanlı arşiv belgeleri 1918’e gibi mevcut el yazmalar doğruya daha yakındır, ama 1921 sonrası çalışmalarda İran’la ilgili bilgiler farklıdır. Yeri geldiğinde değinilecektir.

[47] Osmanlı belgelerinde İran nüfusunu oldukça az göstermeye büyük bir hevesin olduğu sezilmektedir. Ama 1914-1918 dönemine ait belgeler düzgün taranıp araştırılırsa daha gerçekliğe yakın rakamların olduğu da ortaya çıkar diye düşünüyorum.

[48] Dr. M. G. M. Age. s. 52. Ve ‘Southerd to Vickery, letter and memorandum, 891. 48/127, December, 24, 1918; R. C. Age.

[49] İran’ın batı bölgesinde tarihî bir Türk şehridir. Hâlâ Türklerin yaşadığı esas eyaletlerden biridir.

[50] Age. S. 51; R. C. Age. S.15

[51] Halide Edip Adıvar; “Türkün Ateşle İmtihanı”; 1922,  S. 36-37 / www.sanal-kitap.com

[52]Age; s. 396, 417, 486, 508 vb.

[53] C. Behar. Age.TÜİK,  S. 90, 116. 114

[54] Age. S. 145

[55] 2002 tarihinden itibaren Ermeni sorunu ile ilgili Arşiv belgelerine dayalı çalışmalar:

“Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-Fransız İlişkileri I-II”;

“Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-Rus İlişkileri I-II-III”;

“Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-Amerikan İlişkileri I-II”;

“Osmanlı Belgelerine Göre Ermeni-İngiliz İlişkileri I-II”;

[56] Geniş bilgi için R. C. “Göç ve Açlık Etmenlerinin İran’da Türk Egemenliğinin Kaybındaki Rolü” Devlet dergisi, 17 Ekim 2015 http://devlet.com.tr

[57] Seyfi Yıldırım; Hacettepe Üniversitesi; “Balkan Savaşları Ve Sonrasındaki Göçlerin Türkiye Nüfusuna Etkileri”;

[58] Age. S. 83, 84, 85

[59] Age. S. 70

[60] Age. S. 80

[61] Age. S. 69

[62] Age. S. 81 – 82

[63] Age. S. 82

[64] Dr. Ufuk Tavkul, “Kafkasya’nın Coğrafî Konumu ve Stratejik Önemi”, 16.12.2017 tarihinde bu siteden alınmıştır: http://www.circassiancenter.com

[65] U. T. Age.  Veriler daha netleştirilerek verilmiştir.

[66] Liaisan ŞAHİN, “Rusya Federasyonu’nun Etnik ve Dinsel Yapısı”, Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Cilt III, Sayı 2, Sonbahar 2016, s. 15-32 /  Esas Kaynak: “Vserossiyskaya perepis’ naseleniya 2010”, 2010.

[67] Age. S. 16. Tablo 1.

[68] Age.

[69] Abdullah Akosman, “Rusya’nın Etnik Yapısı”, 17.12.2017 tarihinde bu siteden alınmıştır.

http://www.oncevatan.com.tr

[70] Age

[71] Age

[72] Age

[73] Age

[74] Age

[75] Age

[76] K.M.M.(A. Kitaplığı),  Fars dili Öğretmeni İskender Dumaskoviç, “Mac’me-ül-Müntekhebat az Ruznamecat’e Hali’ye-ye  İran”,  , hk. 1349, hş. 1309, M. 1931, “Şarkiye Enstitüsü”, Leningrad, 2. Baskı,  s.  102

[77] İ. Dumaskoviç, Age ve A. Şerif, Age,

[78] İran’ın kuzeyinde, Hazar denizinin yanında kıyı şehridir. 1921’lere gibi o vilayetin kesin çoğunluğu Türklerden oluşuyordu. O dönem Gilan’lı Büyük Türk kahramanı Mirza Küçük Han, oradan Müttefiklere karşı kıyam etmiştir.

[79] Sadece Bakü anlaşılmasın, bütün Azerbaycan ve komşu bölgeler söz konusudur.

[80] Dr. M.G. Macit.  Age.  S. 24-25

[81] A. Zeki Velidi Togan, “Bugünkü Türkeli – Türkistan ve yakın Tarihi” I. cilt, “Batı ve Kuzey Türkistan” 2. Baskı/ İstanbul 1981,  924 Sayfa PDF şekli,  s.22

[82] S.Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

[83] Yrd. Doç. Dr. Hasan Bahar, “Türkistan’ın Coğrafi Konumu ve İlkçağ Kaynaklarına Göre Tarihi”,  PDF şekli, s. 233

[84] “Köken” Gazetesi, Kutluk Derviş, Yalova / Türkiye, “Doğu Türkistan ve Çin Zulmü”, 12 Aralık Pazartesi, 7. Sayı, s. 2,

[85] Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, “Osmanlı Devleti ile Kafkasya, Türkistan ve Kırım Hanlıkları Arasındaki Münasebetlere Dair Arşiv Belgeleri / 1687 – 1908 ”, Ankara 1992

[86] Zaynabidin Abdirashidov, “Known and Unknown Fiṭrat: Early Convictions and Activities”, Acta Slavica Iaponica, Tomus 37, pp. 103–118

[87] Ali Toraman, “Çarlık Rusya’nın Kırgızistan’da İzlediği Toprak ve Göç Politikası”, EURASIAN HOUSE / Dosya No: 4 / Yıl: 2016

[88]  L. Ş. Age

[89] Yasemin Güneş, Trakya Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, “Orta Asya Cumhuriyetleri’nin Demografik Yapısı”, Edirne 2011, PDF şekli

[90] A. Q. Volkov, “Перепись населения 1937 года: вымыслы и правда -1937 Sayımı: kurgular ve gerçek ”, 17.12.1917 tarihinde bu siteden alınmıştır: http://www.demoscope.ru

[91] Bakhtior Islamov, “Central Asian Population in Historical Perspectives”, 17.12.2017 tarihinde bu siteden alınmıştır. http://www.ier.hit-u.ac.jp/COE/Japanese/

[92]  John Besemeres, “Population Politics in the USSR”, Soviet Union II. 1 (1975), 50-80, 17 12.2017 tarihinde bu siteden alınmıştır: https://www.academia.edu

[93] B. İ. Age

[94] Age

[95] Age

[96] Liaisan Şahin, Age

[97] A. Ş. Age. Birinci Cilt; s. 69

[98] A. Ş. Age.  Birinci Cilt; s. 44

[99] K.M.M.  İ. Dumaskoviç, Age

[100] A. Q. Volkov, Age.

[101] İ. Dumaskoviç, Age ve A. Şerif Age,

[102] Kazakistan Ankara Büyükelçisi Canseyit Tüymebayev beyefendinin Smagul Elubay’ın “Arasat Meydanı” adlı eserine yazmış olduğu ön sözde 1929- 1933 olarak belirtmiştir. Bengü Yayınları Ankara /2015 ve Damira İbrahim – Vahit Türk, “Kazakistan’da Kızıl Kıtlık”, Bilge Kültür Sanat Yayınları, Birinci baskı 2016 kitaplarında da 1931-1934 olarak belirtmişlerdir.

[103] D. İbrahim ve V. Türk; Age. s. 54-58

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları