Türk kimliği karşıtlığı ve nominalist aydın duruşu – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.07.2018_______

Türk kimliği karşıtlığı ve nominalist aydın duruşu

İkbal Vurucu

Dünya vatandaşı aydınların temel özellikleri

Yaklaşık altı yıl önce terör ve Türk kimliği konulu iki ciltlik “Nominalist Aydınların Soykütüğü” isimli kitabımız okuyucularla buluştu. Bu eserimiz büyük ölçüde liberal, sosyalist ve İslamcı aydınların, mensup oldukları ideolojilerinin farklıklarını aşarak mutabakat kurdukları, Türk kimliği karşıtlığı gibi temalar üzerinden bilişsel yaklaşımlarını ele alan eleştirel bir çalışma. Bu fakire ait olan “Nominalist aydın” kavramlaştırması, Türkiye’deki aydınların eylem ve düşünce-söylemleri arasındaki uçurumu vurgulayan bir içeriklendirmeye sahiptir. Kavramın olumlu değil negatif bir çağrışımı vardır. Bu eserimizde de vurguladığımız gibi söz konusu sorun genel anlamda bir “liberalizm”, “sosyalizm” veya “İslamcılık” eleştirisi değil daha özel olarak bu ideolojilerin Türkiye’deki “mensupları” ile sınırlıdır.

Nominalizme içkin olan bir başka olgu da aydınlardaki “ahlakî duruş” ve “sorumluluk” boyutudur. Bu aydınlar, Türk toplumunun tarihsel, kültürel ve toplumsal birikimi ve konumuna karşı evrensel nitelikli bir asgari sorumluluk sahibi dahi olamamaktadırlar. Sorumsuzluğun vermiş olduğu serbestlikten kaynaklanan ve her ağzına geleni söylemeyi marifet sayan bir “özgürlük” kavrayışları söz konusudur. Yani, başka bir ifade ile, “inşa”, “yapma”, “kurma”, “birleştirme” gibi nosyonlara karşı bilinçli bir ilgisizlik ve hatta karşı koyma gibi bir tutum benimsenirken “yapıcı işlevler”i yerine getirme konusunda sorumluluk altına girilmemektedir. Çünkü “bölme”, “ayırma”, “farklılaştırma” “yıkma” bu aydınlar için daha kolay ve makbuldür. Post-modern bir emir olarak kendilerine vazife çıkarırlar.

Mesela bu nominalist aydınlar Türkiye’nin eğitim alanındaki kalıcı, yapısal, temel sorunları üzerinde kafa yormazlar. Bu konuda proje önerip uzun vadeli sorun çözücü icraatları söz konusu değildir. Bunun yerine, andımızın, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin, İstiklal Marşının, tarih kitaplarındaki Türk veya Atatürk isminin çıkarılmasının büyük reformlar olarak sunulması dikkat çekicidir. Bütün bu düşünceleri ciddi ciddi “demokratikleşme”nin ön şartı olarak anlatılırken pratikte ne gibi bir getirisi olacağı üzerinde de düşünmezler. İdeolojisiz bir eğitimi savunurlarken dünyada ideolojisiz bir eğitimin mevcut olup olmadığı üzerinde kafa yormazlar ve merak da etmezler. Sadece mevcudu yıkarak farklı olmak, kendilerinin ne kadar “özgürlükçü” olduğunu göstermek, otoritelere karşı olduklarını ispatlamak gayreti içindedirler.

Nominalist aydınların konjonktürelliği

Yıllardır iktidara gelen her hükümetin her icraatının savunucusu olan bu aydınların niye hükümeti her koşulda desteledikleri üzerinde pek çok söz sarf edildi. Bazen ciddi ciddi tartışıldı ama bu tartışmayı yürütenler çoğu zaman kendileri dışındaki gruplardı.

Bu aydınlar en son güçlü bir şekilde kayıtsız şartsız destekledikleri AKP’yi sanıldığı gibi hükümetin demokratikleşme, askeri vesayeti yıkma, küreselleşmenin ve değişimin dinamiklerini doğru okumakla, AB gibi konulardaki üstün başarısı yüzünden desteklemedi. Bir tek sebep sosyalist kökenli liberal aydınların AKP hükümetini desteklemek için meşru bir zemin oluşturmuştur: Kürt sorunu. “Kürt sorunu” bu aydınların “Marksistlik” ve “liberallik” dönemlerinde de her zaman birinci derece öncelik taşıyan sorun alanları olmuştur. Kimi zaman bu yolda devletle silahlı mücadeleye dahi girmişlerdir. Son kertede savundukları “Türk ve Kürt milletleri” temelinde Türkiye’nin yeniden dizaynı ve sonuçta bağımsız bir Kürdistan’dır. İşte her gelen iktidarın desteklenmesi bu koşula bağlıdır.

Demokrasi, insan hakları gibi ilkeler hiçbir zaman bu aydınlar için merkezi bir önemde olmadı. Bu Kürt sorunu savunusunun kökenleri de konjonktür gereği Marksist veya İslamcı oldukları dönemden gelen bir “büyük dava”ydı. Aslında bu aydınlar hiçbir zaman değişmemişti. Aynı “düşünce kalıpları” sadece kavramsal bir değişime uğramıştır. Yani, önceden Marksist olan jargon liberal jargonlarla yer değiştirmiştir. Dün solcu bugün de değişimi gördükleri için liberal olmaları falan söz konusu değildir. Aslolan konjonktürün aydını olmaktır. Amaçlarını gerçekleştirmek için gelen her iktidarla içli dışlı oldular. Kimi zaman “Özalcı”, kimi zaman “Çillerci”, kimi zaman “Erbakancı” ve şimdi de “Tayyipçi”. Ama sanılmasındaki demokrasi, eşitlik, özgürlük gibi ulvi gayeler sebebiyle gelen iktidarları desteklediler. Hayır. Marksistken nasıl “halklara özgürlük”,  “Bağımsız Kürdistan”ı savunmuşlarsa aynı şekilde şimdi de bu amaç için farklı strateji ve taktiklerle yılmadan ilerlemektedirler.

Temel çıkmazları Türk kimliği karşıtlığı

Kendilerini “Dünya vatandaşı” olarak gören bu aydınların mütebariz vasıflarının başında Türklük, Türk kimliği, Türk milleti gibi kavramlara duydukları “nefret” gelir. Türk kimliğinin varoluşunu sağlayan siyasi, sosyal, akademik ve kültürel çevrenin yarattığı hoşnutsuzluğa mukabil Kürt sorunu, ulus-devletlerin sonu, küreselleşme, demokratikleşme, insan hakları gibi nosyonlar üzerinden farklı boyutlarda kendilerine çok geniş bir sahada mücadele alanı açan retorik inşa etmişlerdir. Bu retoriğin kullanıldığı metinlerdeki dil ve üslup içsel olarak “ötekileştirme”, “dışlama”, “değersizleştirme” gibi gizli ithamları ve çağrışımları taşır.

Türkiye’de pek çok aydın kendisini “liberal”, “liberal sol”, “özgürlükçü sosyalist”, “sol” hatta “demokrat” gibi sıfatlarla tanımlar. Bu aydınların, farklılıklarından ziyade zihinsel örüntülerindeki ortaklık veya aynılık mütebariz bir özgünlük olarak tecessüm eder. Ayrıca düşünce ve eylemlerindeki konjonktüre yani mevcut siyasi iktidarın niteliğine bağlı dönüşümler söz konusu ideolojik kimliklerin “araçsal” vasfını gösterir. Bu zihniyetin dışavurumu olan eylemler, mensup oldukları ideolojik kimlikleri doğrultusunda ortaya çıkmış davranış biçimleri değildir. Mensubu olduklarını iddia ettikleri ideolojilerinin evrensel nitelikli ilkelerine bile rahatlıkla aykırı istikamette hareket edebilmektedirler. Aynı şekilde kendilerine atfettikleri ideolojik yüklemelere bağlı kavramlar seti üzerinden totaliter ve otoriter bir zihniyeti temsil edebilmektedirler. Bu aydınlarda otoriter zihniyet yapılarının bir vasfı olarak mutlakçılık yani tek hakikatin egemen olduğu düşünme biçimi baskındır.

Değişen uluslararası siyasi atmosfere bağlı olarak araçsallaştırdıkları ideolojik mensubiyetleri, bu aydınların sabiteleri olarak sunmak söz konusu ideolojilere haksızlık olur. Bu durumda ortaya konulabilecek farklılaştırıcı unsur, değişik “mensubiyet” dönemlerinde “Kürt sorunu” gibi değişmeyen bazı toplumsal sorun algıları bağlamındaki konulara yaklaşımlarıyla ölçülebilir. Somut olarak kendini gösteren “savunular” ve “karşıtlıklar” zeminindeki konuların belirlenmesi ve bunların zihniyet yapılarındaki belirleyici nitelikleri zihinsel sabitelerini oluşturur. Dünyayı ve olayları algılama referanslarını oluşturan ideolojilerin bu aydınlardaki araçsal niteliği kişinin ve düşüncelerinin meşruiyet eksiliklerinin giderilmesinde de işlevseldir. Bu aydınların davranışlarını motive eden bilişsel evren ile söylem düzeyinde etkin olarak kullanılan evrensel nitelikli kavramlar setinin temsil ettiği davranış biçimi arasında göz ardı edilemeyecek bir tutarsızlık mevcuttur.

Mesela kendini farklı zaman dilimlerinde Marksist, İkinci Cumhuriyetçi ve liberal olarak tanımlayan bir entelektüelin, yazılarının ve kendisiyle yapılan söyleşilerinin değişmeyen gündem maddesi ve ana teması “Kürt Sorunu”dur. Türkiye’nin bütün sorunlarının ana kaynağı olarak gördüğü “Kürt Sorunu” ona göre, demokratikleşmenin ana kaynağıdır. Bu sorunu ele alış biçimindeki Kürt ırkçılığına içkin retoriği öne çıkar. Kullandığı söylemin başat kavramlarından olan “demokratikleşme”nin hangi koşullarda mümkün olabileceğine de sık değinir. Bu bağlamda Kürt sorunu ile demokratikleşmeyi özdeşleştirir. Kürtlerin “siyasal haklarının” tanınması ile Türkiye’nin başka hiçbir koşula bağlı olmadan “demokratik bir cumhuriyete” dönüşeceğini açıklar.

Demokratikleşmenin “zorunlu” koşulunu bir söyleşisinde şöyle açıklar: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlerin de vatandaşı olacak büyük bir değişime uğraması. Bu bir hukuksal devrimdir. Bu cumhuriyetin vatandaşı yok. Hukuk kavgası üzerinden ifade edilmiyor, ırk ve din üstünden bir kavga olarak ifade ediliyor. Çünkü ırk ve din kavgası oy getiriyor. Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri çözüldüğü vakit, zaten demokratik bir cumhuriyete dönüşmüş olacak. (…) Ama bundan nemalananlar buna karşı. ‘Kürt açılımı, Alevi açılımı, Roman açılımı’ diye bir şey olur mu?”

Türkiye’nin bütün bir demokratikleşme hareketini tek bir etkene bağlayan ve indirgeyen yaklaşım biçimini “demokratikleşme” şeklinde değil de özel sorunlar bağlamında bir talep olarak değerlendirmek uygundur. “Irk ve din kavgası” vurgusu olumsuz bir anlamda yer alırken bunların dışında bir vurgunun eleştirici tarafından kullanılması beklenir. Ama bunu yazarda göremiyoruz. O da  “sözde” eleştirdiği “ırk kavgası”nın bir tarafı olarak kendini konumlandırıyor. Üstelik basit bir konumlama değil. Düşünce ve eylemlerinin merkezi kavramı ve ideolojik arka planı güçlü bir “demokratikleşme” (!) söyleminin tek koşulu olarak metinlerinde yer alıyor. “Kürtlerin temel hak ve özgürlükleri çözüldüğü vakit, zaten demokratik bir cumhuriyete dönüşmüş olacak” yargısının liberal (bireyci) olduğunu iddia eden biri tarafından sarf edilmesi dikkat çekicidir. “Liberalizm dediğiniz şey; insanı kutsamaktır. Bunu eleştirenlerin tek bir hedefi var, devlet ve yönetme arzusu” diyen birisinin eleştirdiği çözüm tekniğinin yerine bu çözüm tekniğinin öznelerinin yerlerinin değiştirmesini anlaması yukarıda bahsettiğimiz nominalist zihniyetin bir özelliğidir. Öyle ya, liberalizmi insanın kutsanması olarak tanımlayan birinin evrensel insan haklarını doğrultusunda etnik, dini, kültürel farklılıkların üzerinde bir bakış açısı ve yaklaşım benimsemesi beklenir. Bunların her birini kapsayacak bir kavramlar seti, yaklaşım biçimi, düşünce ortaya koyabilmelidir. Oysa tarihi arka planlarını da göz önünde bulundurduğumuzda bu aydınların tek geçim kapısının Kürt sorunu, Alevilik, Ermenilik olduğu bunların karşısında da Türk kimliği ve İslam’ın yer aldığı görülür.

“Kürt Sorunu”, “evrensel hukuk”, “demokratikleşme” gibi kavramlar bu aydınların düşünce dünyalarında o kadar belirleyici bir konumda yer almaktadır ki söz dağarcıklarından çıkarılacak olsalar ortada söylenecek bir şey kalmaz. “Irk kavgası” olarak sorunu teşhis eden birinin bütün bir demokratikleşme olgusunu Kürt sorununun çözümüne bağlaması nasıl açıklanabilir? Türk kimliği karşıtlığının bu zihniyeti anlamada ve çözümlemede önemli bir analiz aracı olduğunu düşünüyorum. Bu zihniyetin “ırk sorunu” veya “din sorunu” dediği şey “Türk kimliği” ve “İslam”dır. Bu zihinlerde Türk kimliği karşısında Ermeni, Rum, Kürt yer alır. İslam’ın karşısında da Ermeni ve Rum severlik bağı dolayısıyla Hıristiyanlık. Bu noktada asıl hedefin Türk kimliği veya İslam kimliği olduğu aşikârdır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları