Türk Kültüründe İnsan Telâkkisi ve İnsan Hakları – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______19.10.2017_______

Türk Kültüründe İnsan Telâkkisi ve İnsan Hakları

Ethem Ruhi Fığlalı

Mitolojimiz ve edebiyatımızla değerlerimizin ipuçlarına ulaşırız

Herhangi bir medeniyetin ya da bir kültür dairesinin sahip olduğu ya da savunduğu insanî değerlerin tespit ve tahlili için başvurulan yöntemlerden biri ve belki de önde geleni, araştırılan konu hakkında ilgili medeniyet ya da kültüre mensup halkın hafızasında ve dilinde yaşayan destanlar, efsaneler, deyimler, halka mal olmuş “anekdotlar”  ve edebî ürünlerine başvurmak olmalıdır. Çünkü bu konulardaki destanlar, efsaneler, atasözleri, deyimler, yakıştırmalar ve benzeri ürünler, bize o insanların hayatı, evreni, dünyayı, daha da önemlisi hemcinslerini nasıl algıladıklarının ve okuduklarının doğruya en yakın resmini verir.

Destanlar, efsaneler bir kültürün değerlerini tanıma ve onları değerlendirme açısından çok önemlidirler. Gerçi destanların verdikleri bilgilerin tarihî açıdan çok muteber olmadıkları söylenir; ama unutulmamalıdır ki onlar bize, o kültüre mensup insanların kendi tarihleri ve hattâ hayata bakışları hakkındaki tasavvurlarının ipuçlarını verir.

Yaratılış destanı

Meselâ Türklerin yaratılış destanı, bir masal gibi görünmekle beraber, bize, dünyanın yaratılışındaki amacın tanrı ile insan arasındaki ilişkilerin macerası olduğunu anlatır.[1] Şöyle ki,

Daha hiçbir şey yok iken Tanrı Kayra Han ve uçsuz bucaksız su vardı. Ay, yıldızlar, gök ve toprak henüz yaratılmamıştı. Bütün tanrıların en büyüğü, varlıkların başlangıcı, insanoğullarının ilk atası Tanrı Kayra Han’ın sâde sudan âlemde canı sıkılıyordu. O, yalnızlık içinde düşünürken, suda bir dalga belirdi. (Akine) Ak Ana (denilen bir kadın hayâli görünerek) Tanrı’ya “Yarat!” dedi, yine suya gömüldü. Bunun üzerine Kayra Han, kendine benzer bir varlık yaratarak Kişi adını koydu…

Merhum Banarlı’ya göre,[2] henüz diğer Asya ve dünya mitolojisi ile mukayeseli ciddî bir tedkiki yapılmamış olan bu yaratılış destanında, Türk düşünüş ve inanışı bakımından mühim çizgiler vardır. Bunlar arasında Kişi’nin, Tanrı’ya benzer bir varlık olarak yaratılması; kendisini yaratandan daha yükseklerde uçmaya kalkması ve hayatında durmaksızın değişiklik arayan ruhta olması, derin bir insanlık görüşünün ifadesidir. Ayrıca bu Yaratılış efsanesinde eski Türkler’in Tanrı Kayra Han tasavvurundaki tek tanrı inanışı; bütün varlıkları ve diğer tanrıları, tek ve büyük bir kudretin yarattığı inancı, bilhassa Türk iman hayatının sonraki dönemleri bakımından da önemlidir.  Keza Kayra Han’ın yerden dokuz dallı bir ağaç bitirerek her dalın altında ayrı bir adam yaratması ve bunların dünyadaki dokuz insan cinsinin ataları olmaları da çok anlamlıdır.

Su, ışık (nur) ve kadın

Keza “ışık” (nur) da özellikle Türk destanlarında dinî-bediî bir unsurdur. Destanların büyük kahramanları, bu kahramanlara kadınlık ve mukaddes Türk çocuklarına annelik yapan kadınlar, çok kere ilâhî bir ışıktan doğarlar. Hattâ Türklerin yaratılış destanında da Tanrı’ya yaratma ilhamı veren Ak Ana, ışıktan bir kadın hayalidir. Ayrıca Tanrı Kayra Han’ın kendisi için yarattığı on yedinci gök katı bir ışık âlemidir. Oğuz Kağan ve Uygur destanlarında da doğum ya da yaratılma gökten inen ışık ile olmuştur. İslâm sonrası Türk destanlarında da bu kutsal ışık ısrarla devam etmiştir. Dolayısıyla “su”, “ışık (nur)” ve “kadın”,  Türk düşüncesinde fevkalâde önemli yere sahiptirler.

Aynı şekilde idarî hayatta da, meselâ Hunlar’da, her şey birbirine bağlı ve bir düzen içinde gerçekleşiyordu… Hun memleketinde halkın idareciler tarafından ezilmediğinin söylenmesi, feodal devletlerde görülen temel özelliklerden birisinin Hunlar’da bulunmadığının göstergesidir.[3]

Alp: Adalet ve insana saygı

Bu anlayışın, yani her insanın fıtraten sahip olduğu egemen olma/hükmetme hakkını diğer insanları ezme şeklinde kullanmayıp insanların insan olarak eşit yaratıldıkları anlayışının, bir töre olarak Gök Türkler’de, Uygurlar’da, Hazarlar’da da aynen paylaşıldığı bilinmektedir.[4] Türk kültüründe hükmetme / yönetme, yönetilenleri sadece korumak, kollamak, adaleti tesis etmek ve yaymakla yetinmek demek değildir. Aslolan adalet gibi en yüce değer, bütün insanlığa tattırılmalıdır; çünkü Türkün benimsediği insan sevgisi ve bunun sonucu olan özgürlük ve gerçekçilik duygusu, Türk ahlâkının temel dayanaklarındandır. Nitekim bugün yiğit, mert, doğru, dürüst, faziletli insan dediğimiz, dünün “alp”i ile ifade ettiğimiz insan tipi, İslâmiyet sonrasında da yerini aynen korumuştur.

İşte bu cümleden olmak üzere, Türk kültüründe insan telâkkisi hakkında halka mal olmuş deyimler, “anekdotlar”, yakıştırmalar ve benzeri onlar ve yüzlerle değil binlerle ifade edilebilecek sözlerin sadece bir kaçını zikretmek bile, konunun Türk kültüründeki yeri ve değerinin önemi hakkında açık bir delil sunar.

Meselâ binlerle ifade edilebilecek sözlerden sadece şu birkaçına bakınız…

Adalet ile zulüm bir yerde barınmaz.

Adam adama her daim muhtaç.

Adam ahbabından bellidir. Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu diyeyim.

Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste.

Arpa eken buğday biçmez.

Ayağı yürüten baştır.

Bir elin nesi var? İki elin sesi var.

Bugünün işini yarına bırakma!

Bakarsan bağ, bakma

zsan dağ olur.

Biri yer biri bakar; kıyamet ondan kopar.

Her insan okunması gereken en büyük kitaptır.

İnsana saygı Tanrı’ya saygıdır;  çünkü insan Allah’ın yeryüzündeki halîfesidir ve onu, akıl, bilgi ve gönül ile donatmıştır.

Nefsini bilen Rabbini bilir.

Sadece bu birkaç söz bile, Türk kültüründe insana nasıl bakıldığını apaçık ortaya koyar.

Yazımızın başlığında yer alan “Türk Kültüründeki İnsan Telakkisi ve İnsan Hakları” sözleri, esas itibarıyla, Türk Müslümanlığının teşekkül dönemindeki anlayışın “ideal” anlamda ihtiva ettiği değerlere işaret eder.

İnsana Tanrı’nın bilgisi verilmiş ve ruhu üflenmiştir

Şöyle ki insan, Türkler için İslâm öncesinde de sonrasında da, Tanrı’nın yarattığı tabii bir varlıktır. Fakat o, diğer bütün tabii yaratıklardan ayrılmıştır; çünkü Tanrı, “ona Kendi ruhunu” [5] üflemiş ve “âdem’e bütün isimleri” [6] öğretmiş, yani insana, konuşma, düşünme, öğrenme, öğretme, alet yapma, geliştirme ve bilim edinme/yapma yeteneğini vermiştir. Allah bundan dolayıdır ki, meleklerden onun bu üstünlüğüne hürmeten secde etmelerini istedi. Bütün melekler bu isteği kabul ettiler; ancak Kur’an’ın bir “cin” olarak tanımladığı varlık, kendi üstünlüğünü ileri sürerek Allah’ın emrine karşı geldi ve böylece de “İblis” (Şeytan) oldu.[7] Onun için şeytan mesleğine âdem ile birlikte başlamıştır.

İnsanın yaratılışındaki amaç, insanın Allah’ın tek ve mutlak yaratıcı; kendisinin de her açıdan O’na bağlı olduğunu kesinlikle unutmadan gönderildiği ve emrine müsehhar kılınmış / boyun eğdirebileceği yeryüzünde model bir ahlâk düzeni ve bilgi toplumu oluşturmaktır. Bu onun hem temel hakkı hem de aslî görevidir.

İnsan hakları, hürriyet, eşitlik ezelden beri var

Bugün Batı dünyasının insan hakları ve hürriyeti, eşitlik, kişisel dokunulmazlıklar, demokrasi ve benzeri kavramları günümüzün değerleri olarak takdim etmekte ve savunmaktadır. Çok doğru ve yerinde bir harekettir. Ancak şu hususu da hemen hatırlamalı ve hatırlatmalıyız ki, “insan” dediğimiz bireyin can ve mal dokunulmazlığı daha Âdem’in iki oğlundan itibaren teminat altındadır. Habil, Kabil’e, “Eğer sen öldürmek için bana elene uzatsan bile ben seni öldürmek için elimi kaldırmayacağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” ( 5. Mâide, 28). Bu bağlamda İslâm, insan haklarının temel kavramlarını, yani ana başlıkları ile bütün insanların haklar ve özellikler bakımından eşit doğduklarını; ırk, renk, cins, dil, din itibariyle de eşit olduklarını; kanları, malları, canları, ırz ve namuslarının dokunulmaz olduğunu, Peygamberi Muhammed Mustafa’nın ağzından, daha 632 yılında ilân etmiştir.

Kur’an da insana verilen haklar ve özgürlükleri temel bir görev telakki etmiş ve ona yüklenen bu görevi “emanet” olarak tasvir etmiştir. Ancak insan, yüklendiği bu emanetin / sorumluluğun idrakine varamadı, yani Allah’ın bu temel emrini hakkıyla yerine getiremedi; çünkü o, adaletsiz / çok zalim ve delice cesur / çok cahildir (33. Ahzâb,72).[8] Ayrıca şeytan, insanı her yönden tuzağa düşürmek için sürekli uyanıktır. Gerçi Rabbine dayanan gerçek iman ve irade sahibi insan, şeytanın hile ve desiselerine karşı koyabilecek güçtedir (17. İsrâ, 65; 16. Nahl, 99). Çünkü bu anlayıştaki insanlar, her türlü kötülüğe ve yanlışlığa karşı fıtratlarını / yaratılış mahiyetlerini sapasağlam korurlar. Çünkü onlar, bilgi ve fazilet yönünden çok ilerlemiş; insanın bir eğlence için yaratılmadığını (23. Mü’minûn, 115) ve dolayısıyla diğer yaratılmışlar üzerindeki üstünlüğünün ancak takvâya / sorumluluk bilincine sahip olmakla mümkün olduğunu idrak etmişlerdir.[9]

İnsan hem yükselme hem alçalma imkânına sahiptir

Buna mukabil insanların çoğunun, geleceğe önem vermemeleri ve sorumluluk sahiplerinin / muttakîlerin geleceği inşa etme hususunda gösterdikleri ahlakî çabaya hiç katkı sağlamamaları ve bütün insanî değer ve kurallara karşı takındıkları olumsuz tavır ve tutumlar, şüphe yok ki insanlığın aleyhinedir. Bir kere onların insana yaraşmayan tavır ve tutumları benimsemiş olmaları, fıtratlarını / yaratılış mahiyetlerini unutmuş olmaları demektir; çünkü insan en güzel biçimde yaratılmış; ama sonra aşağıların aşağısı bir duruma sokulmuştur (95. Tîn, 4-5). Üstelik onlar, ana-babalarına, yakın akrabalarına, düşkünlere ve yolda kalmışlara, kısaca insan kardeşlerine göz-kulak olmaksızın mallarını saçıp savurdukları için, “şeytanın kardeşleridir.” (17. İsrâ, 25-27). Oysa Kur’an der ki; “…Biz insanı hangi yöne isterse oraya çeviririz…” (4. Nisa, 115) ve “… bir millet, kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (13. Ra’d), 11; 8. Enfâl, 53), yani insanlar gereken gayreti gösterip bir işe koyulmadıkça [Allah onları başarıya ulaştırmaz].[10]

İnsan başıboş bırakılamaz. “İnsan bu dünyada başıboş bırakılacağını mı sanır?” (75. Kıyâmet, 36). Onun için, devamlı iyiliğe teşvik edilmesi gerekir. Zira kendi kişisel arzuları ile baş başa bırakılırsa davranışlarının kıymetini ve geçerliliğini yanlış değerlendirmeye eğilim gösterir:

“De ki: ‘Size davranışları bakımından en çok ziyana uğrayacak olanları söyleyelim mi? Bunlar, iyi işler yaptıklarını sandıkları halde dünya hayatındaki işleri boşa giden kimselerdir. Oysa kendileri çok iyi şeyler yaptıklarını sanıyorlardı. Onlar, Rablerinin ayetlerini ve bir gün Allah’ın huzuruna çıkıp hesap vereceklerini inkâr eden kimselerdir. İşte bu yüzden yaptıkları işler boşa gitmiştir…”(18. Kehf,103-105).

“Onlara, ‘(kötü davranışlarınızla) yeryüzünde bozgunculuk yapmayın’ denildiğinde, ‘Hayır! Biz bozguncu değil, yapıcı ve iyileştirici insanlarız’ derler. İyi bilin ki onlar, bozguncuların ta kendileridir; fakat bunun farkında değildirler.” (2. Bakara, 11-12).

Aslında insanlık için yararlı işler yeryüzünde devamlı kalıcıdır. “Allah’ın nasıl bir benzetme yaptığını görmedin mi? Güzel söz, kökü yerin derinliklerine inmiş, dalları göklere yükselen bir güzel ağaç gibidir. Rabbinin izniyle o ağaç her zaman meyve verir. Allah ibret alsınlar diye insanlara işte böyle benzetmeler yapar. (Diğer taraftan) kötü söz de, yerinden koparıp çıkarılmış ve duracak hiçbir yeri olmayan kötü bir ağaca benzer.” (14. İbrahim, 24-26).[11]

Kendini bilmek

Şu birkaç Kur’an hükmünü rehber edinen Müslüman Türk düşüncesi ve kültürü, biraz önce naklettiğimiz halka mal olmuş sözlerden, “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözüne, sanki bir Peygamber sözü imişçesine değer vermiş ve yorumlamıştır.

Niçin mi? Çünkü Türk kültüründe, Allah’ın bütün isimleri ve sıfatları, diğer yaratılmışların her birinde birer-ikişer veya ayrı ayrı, yani dağınık olarak bulunduğu halde, sadece insanda topluca ve tam olarak mevcut olduğunu inanılır. İşte “Nefsini bilen Rabbini bilir” sözü, kendini bilen kişinin aynı zamanda Allah’ı da bilip tanıyacağı gerçeğini ifade eder. Esasen insanın azîz ve kutsal olması gönlü, kalbi sebebiyledir; çünkü gönül, Allah’ın Kâbesi’dir, Evi’dir. Bunun içindir ki Yunus Emre;

Gönül Çalab’ın tahtı, Çalab gönüle baktı / İki Cihan bedbahtı kim gönül yıkar ise;

yahut da;

Ben gelmedim dâvâ için, benim işim sevi için / Dost’un evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim

diyordu.

Kul hakkı af dışıdır

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bugün İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin belirlediği, bütün insanlar, ırk, renk, cins, dil, din, siyasî veya diğer her hangi bir akîde, millî veya ictimaî menşe, servet veya herhangi diğer bir fark gözetilmeksizin, hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar; akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik zihniyeti ile hareket etmelidirler; yaşamak, hürriyet ve kişi emniyeti her ferdin hakkıdır şeklindeki anlayış ve inanış, Türk düşüncesi ve kültürünün temel ahlakî esaslarından sayılır. Çünkü İslâm inanışına göre, Allah’ın af kapsamı dışında tuttuğu iki günah vardır: Şirk ve Kul hakkı. Bundan dolayıdır ki insana saygı gösterilmeli, sevilmeli ve onun her türlü hakkı mutlaka gözetilmelidir. Aslında insanı sevmek ve ona saygı göstermek, Allah sevgisinin tabii bir sonucudur; çünkü Allah’ı gerçekten sevenler, O’nun en mükemmel eseri ve halifesi olan “insan”ı da seveceklerdir.

Bu açıdan İslâm’da insan hakları kavramı, esas itibariyle insanın değerli ve kutlu bir yaratık oluşu ile insanlığın eşitliği ilkesine dayanır.

“Gerçekten Biz (kendisine akıl, irade, düşünme, konuşma gibi imkânlarla donatmak suretiyle) insanoğlunu şanlı-şerefli, değerli bir varlık kıldık…” (17. İsrâ, 70).

“Ey insanlar! Her birinizi bir erkek ve bir kadından yarattık. Kendinize özgü bir kimlik edinmeniz ve bu kimliğinizle tanınıp tanışmanız için sizi farklı soylara ve uluslara ayırdık. Ama şunu bilin ki Allah katında en üstün olanınız, O’nun emir ve yasakları konusunda en dikkatli, en duyarlı, en bilinçli olanınızdır…” (49. Hucurât, 13)

İnsan hakları

Diğer taraftan dünya dinlerinin ortak hedefleri şu beş esasta toplanabilir:

1) Nefsi koruma (Can güvenliği);

2) Malı koruma (Mal güvenliği);

3) Nesli koruma (Aile güvenliği);

4) Aklı koruma (Sağlık güvenliği);

5) Dini koruma (Din ve Vicdan özgürlüğü) dır.

Çağdaş İslâm hukukçuları da insan haklarını şöylece gruplandırırlar:

1) Hukukî ve yurttaşlık hakları (Basın-yayın; düşünce özgürlüğü; adalet; can güvenliği; bireysel özgürlükler; eşitlik; ırz ve namusun korunması);

2) Ekonomik ve mülkiyet hakları;

3) Eğitim ve sosyal haklar (Sağlık, eğitim vd.);

4) Siyasî haklar (Seçme-seçilme);

5) Dinî haklar (İnanç hakları; din ve vicdan özgürlüğü).

Şüphesiz her hak, karşılıklı bir görev ve sorumluluk veya yükümlülük getirir. Esasen haklar ve vazifeler, paranın iki yüzü gibidir, birbirinden ayrılamazlar.

______________________

[1]  Destan’ın tamamı için bkz. Nihad Sâmi Banarlı, Resimli Türk Edebiyâtı Târihi, Devlet Kitapları: İstanbul 1971, I/12 – 13.

[2]  Banarlı, aynı eser, 12 vd., 30, 33.

[3]  Bkz. Cevat Türkeli, “Hunlarda İnsani Değerler ve Hukuk”, Türklerde İnsanî Değerler ve İnsan Hakları, 1. Kitap, Türk Kültürüne Hizmet Vakfı: İstanbul 1992, 78.

[4] Bkz.  aynı eser, 15-256; Cemal Anadol-Fâzile Abbasova-Nâzife Abbaslı, Türk Kültürü ve Medeniyeti, Bilge Karınca Yay., İstanbul, 2007, 543 vd.

[5] Krş. 15.Hicr,29; 32.Secde,9;38.Sâd,72. Ayr. Bkz. Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur’an, çev. Alpaslan Açıkgenç, Fecr: Ankara 1987,  67 vd.

[6]  2.Bakara, 31.

[7] 18.Kehf, 50.

[8] Fazlur Rahman, aynı eser, 71.  Yorumlar için bkz. Yüce Kur’an ve Açıklamalı-Yorumlu Meâli, Hz.: Abdulkadir Şener-M.Cemal Sofuoğlu-Mustafa Yıldırım, İzmir 2009.

[9] “…Allah katında en üstün olanınız, O’nun emir ve yasakları konusunda en dikkatli, en duyarlı, en bilinçli olanınınzdır…” 49.Hucurât, 13.

[10]  Bkz. Fazlur Rahman, aynı eser, 74.

[11]  Bkz. Fazlur Rahman, aynı eser, 98-101.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları