Türk Tarımına Genel Bir Bakış – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______01.11.2017_______

Türk Tarımına Genel Bir Bakış

Süleyman Karahan

Osmanlı Devleti Dönemi

14. yüzyıl ile birlikte 600 yılı aşkın süre tarihte önemli bir yer almış olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, tarım ağırlıklı bir iktisadi hayat varlığını sürdürmüştür.

Tahrir Defterleri’ndeki kayıtlar, nüfusun %80-90’ının tarımsal faaliyetlerden gelir elde ettiğini göstermektedir. Devlet mülkiyetine dayalı bu toprak sistemine mir-i arazi denilmektedir. Mir-i arazi sistemi, köylüyü her türlü doğal ve toplumsal tehlikelere karşı da koruyan bir sistem olmuştur.

Gerileme dönemi ile birlikte toprak düzeni de yenilenemeyince tımar sistemi de Tanzimat Fermanı (1839) ile kaldırılmıştır. Kapitülasyon altında olan ülke, 1878-1913 yılları arasında her yıl önemli ölçüde tarım ürünü ithal ederek her yıl yaklaşık 12 milyon altın lira ödenmiştir.

Kapitülasyon altında olan ülke, 1878-1913 yılları arasında her yıl ortalama 75 bin ton un, 65 bin ton pirinç ve 10 bin ton buğday ithal etmek zorunda kalmıştır. Bu nedenle her yıl yaklaşık 12 milyon altın lira ödenmiştir.

Bu dönemde alt yapı yatırımları için de adımlar atılmış, bir kısım sulama çalışmaları tamamlanmış fakat savaş nedeni ile önemli olan bazı nehir ıslahı çalışmalarına başlanamamıştır. Üreticiye tohumluk dağıtılması, üreticinin kredilendirilmesi çalışmaları, tarım okullarının açılması gibi atılımlar da bu yıllarda başlamıştır.

Cumhuriyetin Başlangıç Dönemi

Atatürk, daha Cumhuriyeti ilan etmeden 1923 yılında tarımla ilgili ilk beyannameyi yayınlamıştır. Buna göre, Aşar’ın ıslah edilmesini, tütün tarımı ve ticaretinin milli menfaatlere uygun düzenlenmesini, Ziraat Bankasının sermayesini artırarak çiftçileri daha uygun ve daha fazla kredi ile desteklemesini, tarım makinalarının ithalini, hayvan ıslahı ve sayısını artıran önlemlerin alınmasını istemektedir (Dernek,2006).

Bu beyannamenin temel dayanağı, Atatürk’ün ‘Milli ekonominin temeli ziraattır. Kılıç ve saban, bu iki fatihten birincisi ikincisine mağlup oldu. Çiftçi ve çoban bu millet için temel unsurdur. Türkiye’nin asıl sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan çiftçidir. Eğer milletimizin ekseriyeti azamisi çiftçi olmasaydı bugün dünya yüzünde bulunmayacaktık.’ gibi tarımın önemini vurgulayan derin görüş ve bilgilerinden kaynaklanmaktadır.

İzmir İktisat Kongresinde tarımla ilgili konular da görüşülmüş, kongrede Atatürk’ün yayınladığı beyannameyi destekleyen kararlar alınmıştır.

1925 yılında tarımda “aşar vergisi kaldırılmış, toprakla ilgili özel mülkiyet hakkı benimsenmiş, vakıf arazileri de hazineye ve bazı zengin grupların eline geçmiştir.

Bir grup topraksız çiftçiye ve göçmenlere 1923-1938 yılları arasında arazi dağıtılmıştır. Devlet eliyle dağıtılan toprakların yanı sıra meralar da tarıma açılmış, tarım sektöründe hızlı gelişmeler olmuş, 1929 yılına gelindiğinde %27’lik bir büyüme sağlanmıştır.

Ancak 1929 dünya ekonomik krizi ile birlikte tarımsal ürünlerin ihraç fiyatlarının düşüşü çiftçi gelirini azaltmış, çiftçi üretim yapamaz noktaya gelmiştir.

Ekonomide devletçilik politikası bu dönemde başlamış, 1932 yılından itibaren tahıl fiyatları desteklenmeye başlanmış, buğday koruma kanunu çıkarılmış ve bununla ilgili Toprak Mahsulleri Ofisi kurulmuştur. Bu gelişmelerden sonra 1933’e gelindiğinde tarımda üretim rakamları sevindirici düzeye gelmiştir.

Tarımsal alt yapılar ve üretici ve araştırmacı kurumlar kurulmuştur.

Uzun süren II. Dünya savaşı ve sonraki 1939-1949 yıllarında tarım da olumsuz etkilenmiş, tarımsal üretim düşmüş ve bazı ürünlerde kıtlık baş göstermiştir.

Çok Partili Dönem

Demokrat Partinin iktidar olduğu 1950-1959 yıllarından özellikle bu dönemin ilk 1950-1953 yılları arasında tarım sektörü hızlı bir gelişme göstermiştir. Gelişmede bu dönemde gelen Marshall yardımı itici güç olmuş, tarımdaki traktör sayısı artarken buna bağlı işlenen alanlar genişlemesi, tarımsal kredilerin artırılması, iklim koşullarının iyi gitmesi gibi olumlu durumlar üretimi artırmıştır. Sonuçta ekim alanı 14,5 milyon hektardan 18,8 milyon hektara çıkmış, tarımsal üretim 1 kat artmış, buğday ekim alanı %100 artarken, üretim miktarı %132 artmıştır.

Tarımın milli gelirdeki payı %37,5’ye, kırsal alanda yaşayan nüfus, toplam nüfusun %68’e düşmüş, GSMH yıllık ortalama %11,3 oranında artarken Türkiye buğday ihraç eden ülkeler arasında dördüncü sırada yer almıştır.

1954 yılında sonra tarım ikinci planda kalırken, sanayi ve ulaşım sektörüne yatırım yapılmıştır.

1973 yılında 1757 sayılı Toprak ve Tarım Reformu Yasası çıkarılmıştır. Toprak ve Tarım Reformu Yasası ilk olarak Şanlı Urfa İlinde uygulanmaya başlanmış, ancak 1978 yılında Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile uygulama son bulmuştur. Dağıtılan toprakların büyük bir kısmı da eski sahiplerine geri geçmiştir.

Tarım ve Tarımda Değişimler

Tarımsal üretim; toprak, su ve biyolojik kaynaklar ile birlikte tarımsal girdiler kullanılarak yapılan bitkisel, hayvansal, su ürünleri, mikroorganizma ve enerji üretimini ifade etmektedir.

Küreselleşmeyle başat olarak dünya ölçeğinde tarım alanında da yeni kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. Modern Tarım yerine Sürdürülebilir Tarım, İyi Tarım Uygulamaları, Az işlemeli Tarım, Tarımsal Pazarlama, Topraksız Tarım, Tüketici Odaklı Tarım, Mikro Klima Alanları, Havza Bazlı Tarım gibi tarıma yaklaşımı farklılaştıran, tarımın konumunu ve tanımlamasını dönüştüren kavramlar gündemde yerini almaya başlamıştır.

Artık tarımın bizzat kendi varlığıyla beslenme ihtiyacını karşılayarak değer ifade ettiği, köylü merkezli nüfus yoğunluğunu barındırması nedeniyle siyasi ve sosyal önem kazandığı bir durumdan; kitlelerin beslenmesinde, miktarı ve çeşitliliği artan tüketim taleplerinin karşılanmasında ve yeni pazarlar oluşturulmasında ticari bir meta olarak tarım yönetiminin “Yükselen değer” olarak ifade edilmeye başlandığı ve dolayısıyla stratejik önemin göz ardı edilemez bir şekilde bir kez daha ortaya çıktığı bir zaman dilimi yaşanmaktadır.

Günümüzde tarım, sadece üretim ve pazarlamadaki süreçler ve araçlarla yönetilemeyecek kadar büyük ve önemli bir sektör haline gelmiştir.

2050 yılı itibarıyla dünya nüfusunun 9 milyar olacağı ve bu nüfusu besleyebilmek için küresel gıda üretiminin %70-100 arasında bir artış göstermesi gerektiği tahmin edilmektedir.

Tarımın Sosyal ve Ekonomik Önemi

Tarımsal katma değer değişik tanımlara göre dünya GSYH’sının %3-%6’sını oluşturmaktadır. Toplam GSYH’nın %78’ini üreten 20 ülke, tarımsal GSYH’nın da %56’sını oluşturmaktadır.

Tarımda dünyaya hükmeden ülkeler ABD, eğer bir bütün olarak ele alınırsa AB (Almanya, Hollanda ve Fransa), Çin, Hindistan ve Brezilya’dır. Bunları Endonezya, Türkiye, Kanada ve Rusya izlemektedir.

Avrupa Topluluğu (AT) dönemimde başlatılan ve şimdilerde de Avrupa Birliği tarafından bütün üye ülkeleri kapsamak üzere uygulanmakta olan Ortak Tarım Politikası (OTP), temelde üye ülke çiftçilerini desteklemek amacıyla, ekonomik tercihler değil; daha ziyade sosyal tercihler göz önünde bulundurularak oluşturulmuş, bir politikadır.

7-8 Nisan 2016 tarihlerinde 46 ülke ve Avrupa Birliği’nin katılımıyla gerçekleştirilen OECD Tarım Bakanları Toplantısı’nda, “Üretken, Sürdürülebilir ve Dirençli Küresel Gıda Sistemine Ulaşmayı Sağlayacak Daha İyi Politikalar Deklarasyonu” kabul edilmiştir. Bu kapsamda “Mevcut su, arazi, orman, enerji, toprak ve biyoçeşitlilik kaynaklarının sürdürülebilir şekilde kullanan ve hayvan, bitki ve insan sağlığını göz önünde bulunduran üretim sistemlerini teşvik etmek.” kabul edilen stratejilerden biridir.

Türkiye tarımının yapısı; bitki ve iklim çeşitliliği, toprak varlığı ve bunun nispeten tarıma elverişli olması ve su kaynaklarının belli ölçüde yeterliliği Türkiye’yi eşsiz bir konuma oturtmaktadır.

Türkiye’nin, son 10 yılda ekilen ve dikilen tarım arazilerinin yaklaşık yüzde 8,2’sini, toplam tarım alanlarının da yüzde 5,22’sini kaybettiği bildirilmiştir. Tarım arazisinin tarım dışı kullanımının artmasına rağmen, sağlanan verim artışı ile bitkisel üretim artmaktadır.

Küresel iklim değişikliği yanında tarım ve gıda piyasalarında yaşanan dalgalanmalar sektörü önemli ölçüde etkilemekte, riskleri ve belirsizlikleri artırmaktadır.

Dünya Bankası’nın yayınladığı istatistiklere göre 2014 öncesi tarımsal üretimde dünyada beşinci sırada olan Türkiye, 2014 yılında dokuzuncu sırayı almaktadır. Geçtiğimiz on yıldaki olumlu gelişmelere rağmen Türkiye işgücü verimliliğinde 30’lu, arazi verimliliğinde ise 20’li sıralardadır.

Son on yılda tarım-gıda (tarımsal sanayi ürünleri hariç) ihracatının toplam ihracat içindeki payı %10’larda, ithalatınki ise %5’lerde seyretmektedir. Günümüzde Türkiye’nin ihracatının yaklaşık %25-30’u tarıma dayalı sanayilerce gerçekleştirilmektedir.

Tarımsal istihdamın toplam istihdam içindeki payı %20 civarındadır.

Türk tarımının hedef ve stratejilerinden bazıları olarak; tarımda kalkınmış lider ülke olmak; gelişmiş ülke olmak için tarımda da gelişmiş ülke olmak; tarımı kalkınmanın motor gücü yapmak; tarımı modern bir yatırım alanı olarak ele almak; geniş temelli ve sürdürülebilir kırsal kalkınmayı çiftlik içinde ve dışında teşvik etmek; toplumun yeterli ve dengeli beslenmesini esas alan, ileri teknolojiye dayalı, altyapı sorunlarını çözmüş, örgütlülüğü ve verimliliği yüksek, etkin ve talebe dayalı üretim yapısıyla uluslararası rekabet gücünü artırmış, doğal kaynakları sürdürülebilir kullanan bir tarım sektörünün oluşturulması amaçlamak; tarımsal verimliliği ve rekabetçiliği teşvik etmek; doğal kaynakların sürdürülebilirliğini artırmak; tarım sektöründe yıllık büyümenin %5’lerin üzerinde gerçekleşmesini hedeflemek; yatırımcı bir anlayışla tarım sektörünü ihracatçı bir yapıya kavuşturmak; bitki, toprak ve su kaynaklarının muhafazası, geliştirilmesi ve tahrip edilmeden en verimli şekilde kullanmak; verimliliğin artırılmasında dağınık, çok parçalı ve tarımsal altyapısı eksik olan parsellerin arazi toplulaştırma çalışmalarıyla yeniden düzenlemek; kendi ihtiyacımızı karşılayamadığımız başta yağlı tohumlu bitkiler olmak üzere, besi hayvanlarının yurt dışında önerilen ve belirlenen bölge ve ülkelerde Türk girişimcileri tarafından üretiminin yapılması ve ülkemizin ihtiyacının karşılanması için mekanizmalar geliştirilmesi ve destekler sağlamak şeklinde bir sıralama yapılabilir.

Tarımsal Yapı ve Üretim

Arazi parçalanması sorunu, genel olarak Türkiye’de arazi dağılımındaki büyük eşitsizliğin bir parçasıdır. Öyle ki günümüzde 5 hektardan küçük 2 milyon civarında işletmenin (işletmelerin %65’i) işlediği alan 20 hektardan büyük 175 bin işletmenin (işletmelerin %5’i) işlediği alanın üçte ikisi civarındadır.

Türk tarımında uzun yılların birikimi olan tarım nüfusunun fazlalığı, işletme büyüklüğü, tarım alanlarının amaç dışı kullanımı, girdi kullanımı, tarımda örgütlenme ve destekleme, tarımsal sanayi ve standartlar gibi ciddi yapısal ve finansal sorunlar vardır. Tarım işletmelerinin küçülmüşlük ve çok parçalılığı, gelişmiş teknoloji kullanımının yetersizliği, sulama etkinliğinde düşüklük ve üretici örgütlenmesindeki yetersizlik gibi sorunlar Türk tarımının yıllardır çözülemeyen temel yapı sorunlarıdır. İşletmelerin çok parçalılığını gidermeye yönelik olarak miras yoluyla bölünmesinin önlenmesi amacıyla Türk Medeni Kanunu ile 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Kullanımı Kanunu’nda 2014 tarihinde yayınlanan 6537 sayılı Kanun ile yapılan değişikliğin uygulamasının etkin yapılması ve denetlenmesi önem arz etmektedir. Yeni yasa ile asgari tarımsal arazi büyüklüğü ve yeterli gelirli tarımsal arazi büyüklüğü kavramları tanımlanmış, belirlenen büyüklükteki tarımsal araziler üzerinde gerçekleştirilecek mülkiyeti aktarıcı nitelikli işlemlerin yanı sıra, intikal ve miras taksimi işlemlerinde önemli değişiklikler getirilmiştir. Toprak koruma, arazi kullanımı, arazi toplulaştırma ile ilgili mevzuatların uygulamasının etkin bir şekilde yapılması sağlanmalıdır.

Bunlar yapılırken, sulama altyapısı ve ortak makine kullanma ve pazarlama hizmetleri için kooperatifleşme ve birlik oluşturma, tarım işletmelerinin yapılandırılarak, verim artırıcı modern tarım teknikleri ve gelişmiş teknoloji kullanımını, üretici örgütlenmesini, farklı işletmecilik anlayışı ve sistemlerini geliştirmek stratejisi izlenmelidir.

Küresel ısınmadan en çok etkilenen ülkelerden biri olan ülkemiz, bilinenin aksine su zengini değil, su sıkıntısı çeken ve kısa bir süre sonra su fakiri ülke olmaya aday bir ülkedir. İklim değişikliği konusu stratejik ve Türkiye’nin geleceğini derinden etkileyecek mahiyettedir. Bu bilince önce devlet düzeyinde ulaşmak gerekmektedir.

Toprakların yanlış sulamalarla çoraklaşması ve tuzluluğun artması sorunu dikkatle izlenmeli ve Devlet Desteği Politikası ile damla uygulama yöntemiyle verimliliği arttırarak su kullanımında israfı azaltmak yönündeki genel politikayı ısrarla sürdürmek gereklidir.

Sürekli ve artan oranda kimyasal gübre kullanılması sonucunda, bitkiler besin maddelerinden yeterince yararlanamamakta ve ayrıca toprakta ve yer altı sularında kirlenme meydana gelebilmektedir. Bu olumsuzluğu giderebilmenin yöntemlerinden olarak; bitkinin su ve gübre kullanım etkinliğinin artırılması, mikrobiyal gübrelerle ve toprak hormon ve düzenleyicilerle toprağın canlı organizma yapısının kazandırılması ve böylece toprakta bulunun besin maddelerinden bitkilerin azamı yararlanmasını sağlamak ve bu yolla daha az kimyasal gübre kullanılmasını da mümkün kılmak amaçlanmalıdır.

Su ve sulama sorununun temelinde yönetişim yetersizliği bulunmaktadır ve hem ulusal düzeyde hem de havza bazında paydaş katılımı esasına dayalı bir örgütlenmeye gidilerek etkin su yönetişimi sağlanmalıdır.

Türkiye, tarımsal üretim faaliyetini gerçekleştirdiği yaklaşık 23,6 milyon hektar tarım arazisinden yem bitkileri dâhil yıllık yaklaşık 140 milyon tona ulaşan bitkisel ürün elde etmektedir.

2016 yılı istatistiklerine göre, ülkemizdeki toplam işlenen tarım alanı 20,3; tahıllar ve diğer tarla ürünleri için ekilen alan 16,9,  nadas alanı 4,2, sebze alanı 0,8, meyve alanı 2, bağ alanı 0,4, zeytin alanı 0,8 ve çayır-mera alanı 14,6 milyon hektardır. Üretim değerinde en yüksek payı yüzde 40 ile tarla bitkileri almaktadır.

Tohumculuğun yanı sıra, iklimsel koşullar, fiyat dalgalanmaları, tarım işletmelerinin küçüklüğü, çok parçalı tarım arazileri, teknoloji kullanımının yetersizliği, sulanabilir alanların azlığı ve üretici örgütlenmesindeki eksiklikler tarımın önemli yapısal sorunları arasında sayılabilir.

Ürün muhafazası, ambalajlama ve nakliye taze sebze ihracatında çok özel bir öneme sahiptir. Bu nedenle ön soğutma işleminin uygulanması, soğuk hava depo kapasitesinin arttırılması, soğuk zincirin nakliye aşamasında sürekliliğinin sağlanması ve ürün türüne uygun ambalajların kullanılması gereklidir.

Destekleme politika araçlarının dağınıklığının giderilebilmesi için; sürdürülebilir destekleme politikalarının oluşturulması stratejik amaç kapsamında, uzun vadeli destekleme politikalarının belirlenerek ilan edilmesi, destekleme araçlarının sadeleştirilmesini sağlamak, havza bazlı üretim ve destekleme sistemini uygulamak esas olmalıdır.

Bitkisel ürünler piyasasında pazarlama etkinliğinin yetersizliğinin giderilmesi için pazarlama kanallarının geliştirilmesi ve etkinleştirilmesi stratejik amacı kapsamında, lisanslı depoculuk sisteminin geliştirilmesi, ürün ihtisas borsalarının yaygınlaştırılması, piyasa düzenleme ve müdahale kurumlarının etkinleştirilmesi, ürün işleme ve değerlendirme olanaklarının geliştirilmesi, ürün tanıtımı destek çalışmalarının çeşitlenmesi ve erişimin kolaylaştırılması, pazarlama kanallarının çeşitlendirilmesi ve sözleşmeli tarımın yaygınlaştırılması hedeflenmelidir.

Bitkisel üretimde yaklaşık %15 olan hasat ve depolama kayıplarının %5’ler seviyesine indirilmek önem taşımaktadır.

Taze sebze ürün muhafazası, ambalajlama ve nakliyede ürün miktar ve kalite kaybını önleyici uygulamaların yaygınlaşmasını sağlamak gereklidir.

Başta toprak ve su olmak üzere tarımda doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı için gereken politikaların belirlenmesi esas olmalıdır.

Organik üretim yanı sıra, kırsal köy koşullarında doğal üretimi ve pazarlanmasının desteklenmesi ile bunların yerel yönetimlerle kayıt ve kontrol sistemi içine alınması sağlanmalıdır.

Büyük çoğunluğu GDO’lu çeşitlerden sağlanan soya ve mısır gibi ürünlerin, gıda olarak kullanılacak ve ihraç edilebilecek ürünlerinin ülkemizde ve belirlenecek ülkelerde Türk girişimciler tarafından GDO’lu olmayan çeşitlerden üretimlerinin gerçekleştirilmesi gereklidir.

Tohumculuk Sektörü

Ülkemiz açısından yaklaşık 35 yıllık geçmişi olan sektör, bilgi ve sermaye birikimini bu süreçte geliştirmiş, bugün artık yerli tohum şirketlerimiz hibrit sebze, pamuk, ayçiçeği, mısır gibi ürün gruplarında kendi ıslah ettikleri çeşitlerle hem ulusal hem de uluslararası pazarlarda rekabet eder düzeye gelmişlerdir.

Tohumculuk sektöründeki firmalar bugün son derece kapsamlı üretim ve tohum işleme hatlarına, fabrikalara sahip olmalarına rağmen tarımsal sanayi kuruluşu olarak değerlendirilememekte ve pek çok KOSGEB desteğinden faydalanamamaktadır. KOBİ olarak kabul edilmeleri sağlanmalıdır.

Kaçak yoldan sertifikasız tohumluk satışları halen devam etmektedir. Bunun engellenmesi ve çiftçin kaliteli tohumluk kullanması sağlanmalıdır.

Ülkemizin gittikçe dünyada söz sahibi olduğu tohumculuk sektörüyle ilgi kamuoyunda oluşan olumsuz ön yargıları, şehir efsanelerini uygulamalarla ve tanıtımlarla ortadan kaldırma, olumlu imaj yaratma çalışmalarına ihtiyaç vardır.

Tohumculuk Kanunu önemli işlevini yerine getirmekte birlikte, kanunda gerekli değişikliklerin de bir an önce gerçekleştirilmesi, sektörün en önemli talebidir.

Özel sektörün gerek kamu araştırma kuruluşları, gerekse üniversiteler ile ortak Ar-Ge projeleri ile desteklemek, TÜBİTAK, TEYDEP, TTGV gibi Ar-Ge destek kaynaklarını daha yaygın ve geniş boyutta sektör kullanımına vermek gerekir.

Tarım sektöründe yetişmiş kalifiye AR-GE elemanı ihtiyacına çözüm getirilmelidir. Ülkenin kamu ve özel biyoteknoloji ve moleküler biyoloji alt yapısını güçlendirerek, üretimi yapılmazsa bile biyoteknolojik (transgenik) çeşit geliştirebilecek hale getirmek hedeflenebilir.

Hayvancılık Sektörü

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hayvansal ürünler, toplumun yeterli ve dengeli beslenmesindeki en önemli kaynaklardır. Alt üretim dallarıyla birlikte hayvancılık, gıda temininde olduğu kadar kırsal alanların ve biyolojik çeşitliliğin korunması ile kırsal kesimde hayat standartlarının yükseltilmesi açısından da son derece önemlidir. Bu nedenle hayvancılığın sorunlarının çözülmesinde yalnızca bu sektöre özgü politikalar yeterli olmamaktadır. Sektöre özel politikaların, makro bir yaklaşım içerisinde, doğru ve rasyonel kalkınma ve gelişme strateji ve politikalarıyla birlikte oluşturulması gerekli görülmektedir.

Verim düzeyindeki düşüklük, beslenme, yem, mera, organizasyon, hayvan sağlığı ve kamu kuruluşlarındaki yanlış hayvancılık politikaları ve hayvancılığın kalkındırılması amacıyla uygulamaya çalışılan düzenlemelerin politik tercihlere bağlı olarak sık sık değişimi, hayvancılık piyasasının oluşması için uygun bir ortamın sağlanmaması, yurtdışından ithal edilen ve damızlığa yönelik olmayan canlı hayvan ve hayvansal ürünler hayvancılığın gelişememesi nedenleri arasında yer almaktadır.

Ülkemizdeki sığır mevcudunun kültür ırkı sayısı hızla artarken, yerli ırk sığır sayısında önemli düşüş olmuştur. Melez ırk hayvan sayısındaki artış daha az oranda olmaktadır.

Deniz avcılığında açık deniz balıkçılığı teşvik edilmeli, balıkçılarımızın Hazar, Körfez bölgesi ve Orta Asya ülkelerinde avcılık yapabilmelerine yönelik ikili ve çoklu işbirliği mutabakatları imzalanmasını gerçekleştirmek gerekir.

Gıda Güvencesi ve Güvenilirliği

Gıda sektöründe kayıt dışılık, haksız rekabet, standartların düşüklüğü ve yanlış ölçek gibi temel sorunlar yoğundur. Bu meyanda, gıda güvenliğini temin edecek denetim ve kontrol mekanizmalarının geliştirilmesi, halk sağlığı açısından stratejik öneme sahiptir. Toplumun güvenli ve kaliteli gıda tüketmesi hedefinin gerçekleştirilmesi için var olan denetim ve kontrol mekanizmalarının sürdürülebilir ve daha etkin hâle getirilmesi, mevcut mevzuatın dünyada gelişmiş ülkeler ve AB mevzuatı esas alınarak düzenlenmesi ve uygulamaya konması devletin öncelikli hedefleri arasında yer almalıdır.

Tarımsal ürün ihracatında hammadde ihracatından ziyade, ülkeler ve bölgelere göre çeşitlendirilmiş yarı işlenmiş ürün ihracatına ağırlık vermek hedeflenmelidir.

Gıda ve yem standartları ve kodekslerinde sadece batılı ülke mevzuatlarını bire bir kopya etmemek, gerektiğinde ülke koşulları ve toplumsal taleplerin önceliğine göre düzenlemeler ve uygulamalar yapabilmek (Örneğin; Türk toplumunda aşırı şişmanlık yaygın hale gelmeden beslenmeyle ilgili sağlık tedbirlerine koşut olarak belli besin maddelerinin kullanımını kısıtlamak, yasaklamak, aynı işlev gören fakat farklı içerikleri olan maddeleri etikette gösterme mecburiyeti getirmek -şeker muhteviyatı vb. içeriğin yapay ve doğal oluşu, elde edilen kaynak-) gereklidir.

Akaryakıt tüketiminde yüzde 1-3 arasında değişen oranlarda biyoyakıt harmanlama zorunluluğu getiren 2013 yılında getirilen düzenleme, yağlı tohumların gıda ve yem amaçlı kullanımında arz açığı olan ve bunu ithalat ile karşılayan Türkiye için oldukça dikkatli karşılanması gereken bir husustur. Benzin tüketimi daha az olduğu için de benzine etanol harmanlanmasında herhangi bir sorun olmayacağı ve bunun başta şekerpancarından etanol üretimi ile karşılanabileceği, ancak biyodizel üretimi için yağlı tohumların gıda ve yem amaçlı kullanımında arz açığı olan ve bunun bir kısmını ithalat ile karşılayan Türkiye için oldukça dikkatli karşılanması gereken bir husus olduğu değerlendiriliyor. Bu durumun özellikle arazi kullanımı ile gıda ve yem fiyatları üzerinde etkilerinin değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Türkiye’nin mevcut ürün deseni ve üretim kapasitesi 2013 yılından itibaren hedeflenen akaryakıt – biyoetanol karışım oranının talep ettiği miktarı karşılamakta kendine yeterli bir çerçeve çizmekteyken; Türkiye’de mevcut ürün deseni ve üretim kapasitesi 2014 yılından itibaren hedeflenen akaryakıt–biyodizel karışım oranının talep ettiği miktarı karşılamakta oldukça yetersizdir. Bu talebin gıda güvenliğini bozmadan karşılanması, ciddi bir ekonomik maliyet doğuracaktır. Bu analiz sonuçlarına göre biyodizelde zorunlu harmanlama oranlarının güncellenme ihtiyacı olduğu anlaşılmaktadır.

Biyoteknolojinin ve ürünlerinin insanlığa sağladığı yararların yanında, bunları sağlarken ortaya çıkan insan ve hayvan sağlığına etkileri ile çevre sorunları gibi bazı riskler de bulunmaktadır.

GDO’lu bitkiler açısından da büyük oranda bir toplanma söz konusudur. Dünyada GDO’lu olarak üretilen bitkilerin % 99’unu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturmaktadır. Bunların yanında bazı ülkelerde patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretilmektedir. Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun” ve karpuzda ise çalışmalar devam etmektedir.

GDO’lar bakımından Dünya’da 2 kutupluluk vardır. ABD: Biyoteknoloji alanı çok öncelikli desteklidir. GDO’lar tamamen serbest üretilip, satılıyor, isteyen firmalar GDO içermiyor şeklinde etiketleme yapabiliyor. Dünya’ya GDO ve GDO’lu ürünler ihraç etmektedir. Bu ürünlerin başında soya ve mısır gelmektedir. En öne çıkan GDO özelliği ot ilacına ve belirli böceklere dayanıklılıktır.

AB Ülkeleri: Biyoteknoloji alanı öncelikli desteklidir. GDO’lar bakımından her şey yasal olarak kontrol altındadır. Çeşit ve ürün tescili, tarlada izolasyon mesafesi gereklidir. GDO’lu gıdalarda belirli içerik limitleri (%0,9) üzeri etiketleme zorunludur. AB vatandaşları arasında yapılan anketler artan oranda GDO karşıtı düşüncelerin oluştuğu ve organik ve geleneksel tarım ürünlerine yönelişin olduğu gözükmektedir. AB’de vatandaşlar biyoteknoloji alanında araştırmaların yapılması gerektiğine inanmakta fakat özellikle genetiği değiştirilmiş ürünlerin gıda olarak kullanılmasına sıcak bakmamaktadır. 27 üyeli Avrupa Birliği’nin GDO çeşit ekimi yapılan 5 ülkesi: İspanya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Portekiz ve Slovakya’dır.

Şu ana kadar Türkiye’de GDO bitkisel ürünlerin ticari olarak yetiştirilmediği ve bunun için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca izin verilmediği, bazı bölgelerde sadece alan denemelerine izin verildiği bilinmektedir.

Türkiye’de GDO karşıtlığıyla biyoteknoloji karşıtlığı karıştırılmaktadır. Toplumda özellikle ürün çeşitleri ve gıdalara karşı önemli temel bilgiden yoksun bir GDO karşıtı anlayış ve yapılanma görülmektedir. Bu durum bazen klasik hibrit bitki çeşitlerinin de GDO gibi algılanmasına yol açmakta ve yaygın bilgi kirliliğine neden olmaktadır. Akılcı olmayan GDO karşıtı tavır ve kamplaşmalar, ülkemizde biyoteknolojik yöntem ve ürünlerin geliştirilmesi AR-GE sürecini de olumsuz etkilemektedir.

Bilimin ürettiği sonuçları dikkate alarak ve ülkemiz tarımı, insan ve hayvan sağlığı ile çevreye zarar vermeyecek GDO ve biyoteknoloji politikaları, stratejileri ve buna paralel yasal mevzuat ve de uygulamalar geliştirmek konularına eğilim gösterilmelidir.

Bilimsel ve faydacı yaklaşımlar göz önüne alındığında GDO ve biyoteknoloji ile ilgili belirlenecek çalışmaların ve uygulamaların kanunda gerekli değişikliklerin yapılmasıyla ülkemizde yapılması uygun olabilir.

Kırsal Kalkınma

Kırsal kalkınma, Türkiye’nin, uzun vadeli gelişme stratejisi ile tespit edilen bu temel amacına ulaşmasına sağlayacağı katkılar nedeniyle önem taşımaktadır.

Kırsal ekonominin güçlendirilmesinde; başat istihdam alanı olan tarım sektörünün yapısal sorunlarının çözümü önemini korumaktadır.

Son yıllarda özellikle şehirlerde çalışıp emekli olanlar ile şehirlerde geçim sıkıntısı içine girenlerde köye özlemle ve zorunlulukla dönüş hareketinde artma olduğu görülmektedir. Özellikle emekli vatandaşların kırsalda kısmen hobi ve kısmen geçimlik tarımsal ve kırsal el sanatları ile uğraşmaları üretimde çeşitliliğe, kaliteli üretime ve aile refahının artmasına yol açabilecektir.

Kırsal kesimin ülke ekonomisine katkısının artırılması ve kırsal toplumun refahının yükseltilmesi suretiyle bölgeler ve kırsal kesim ile kent arasındaki gelişmişlik farklarının azaltmak esas olmalıdır.

Tarımsal Pazarlama: Ülkemizde tarımsal ürünlerin pazarlama sistemi üründen ürüne farklılık göstermektedir. Kamu kuruluşları ve kooperatifler kimi ürünlerin pazarlama kanallarında yer alırken, sistem genellikle özel sektör ağırlıklı işlemektedir. Ülkemizde kooperatiflerin, ürün pazarlamasında ağırlıklarının fazla olmadığı bilinmektedir. Pazarlama organizasyonunun iyileştirilmesinde sözleşmeli üretimin de katkıları küçümsenmemeli ve tarım sektöründe sözleşmeli üretim özendirilmelidir.

Pazarın istediği miktar ve kalitede üretim için üretim alanlarının planlanan sınırlar içinde kalmasını, bu alanlardaki doğal kaynakların (toprak, su, flora ve fauna) muhafazasını ve kirletilmemesini sağlamak hedefimiz olmalıdır.

Yeniliklerin çiftçilere nasıl aktarılacağı, teknolojinin götürüleceği hedef kitlenin seçilmesi, götürülmek istenen yeniliklerin uygun forma dönüştürülmesi, tarımsal yayım kuruluşlarının verimli çalışır hale getirilmesi, tarımsal yayım ve uygulama sonuçlarının değerlendirilmesi gibi çeşitli konular tarımsal bilgi ve teknoloji akış sisteminde etkinliğin artırılması için çözümü aranan sorunlardır.

Ülkemizde tarımsal üretimle uğraşan girişimcilerin üretimden tüketime kadar olan zincirdeki bilgi eksikliğini gidermek gereklidir.

Kamu yayıncılığının yanı sıra, yeni getirilen tarım danışmanları, önder çiftçi modeli uygulamaları ile üretici birlikleri, kooperatifler, TÜRKTOB ve alt birlikleri, ürün konseyleri farklı özellikte eğitim ve yayım uygulama modelleri geliştirerek bu hizmetlere talep yaratmalı, etkinliğini artırmalı strateji ve politikaları takip edilmelidir.

Tarım, bugüne kadar Türkiye’de yeterince modern bir yatırım alanı olarak ele alınamamıştır. Kamu ve özel sektör örgütlenmeleri de sektörde gerekli etkinliği sağlayamamış, sektörün piyasa ve girişimcilik ayakları bir türlü oluşamamıştır.

Tarımsal Destekler ve Destekleyici Yapılar

2001 yılında ülke genelinde uygulamaya konulan Doğrudan Gelir Desteği (DGD) Ödemeleri Programı ile birlikte geliştirilen kayıt ve izleme/kontrol sistemi kapsamında, 2004 yılı sonrasında çeşitli dönemlerde uygulamaya konulan organik tarım, toprak analizi, Çevre Amaçlı Tarım Alanlarının Korunması (ÇATAK), sertifikalı tohum ve fidan kullanımı gibi şartlı alan bazlı ödemeler ile mazot ve gübre ödemeleri gibi şartsız alan bazlı ödemeler, üretimi yönlendirme amacıyla kullanılmaya başlanmıştır.

Üretimden bağımsız doğrudan ödemeler 2009 yılında kaldırılırken, ürün bazlı ödemeler o zamandan beri yükselmektedir. Türkiye’de çiftliklere yapılan doğrudan ödemelerin ana aracı, yurtiçi arzı az olan ürünlere yapılan fark ödemeleridir ( “prim ödemesi”).

Hâlihazırda tarım politikalarının belirlenmesi ve uygulanmasındaki çok başlılığın giderilmesi için tarım politikalarının oluşturulması, yönlendirilmesi ve uygulanması görevlerini düzenlemek önem taşımaktadır.

Bakanlıkça; daha önceki yıllarda (2006’da başlayan ve 2009’da tamamlanan ve Türkiye’yi 30 havzaya bölmüş, hangi ürün hangi havzada daha verimli üretilecekse orada desteklenmesini öngörüyordu.) uygulamaya konulduğu açıklanan ancak uygulama imkânı bulunamayan  “Tarım Havzaları Üretim ve Destekleme Modeli” en son olarak 2017 yılı içinde iklim, toprak, topografya, arazi sınıfları, su kısıtı ve kullanımı şekillerine dayalı milyonlarca veriden oluşan dökümü değerlendirilerek oluşturulan 30 Tarım Havzası, 190 Alt Tarım Havzası ve 941 İlçede 21 bitki türü veya grubunda uygulanacak şekilde açıklanmıştır.

Destekleme sayısı fazla ve karmaşıktı; her destekleme için ayrı başvuru yapılmaktaydı. Destekler yıl içinde parça parça ödenmekteydi. Üreticiler ödeme zamanını bilememekteydi. 2016 yılında destekler sadeleştirildi ve toplu olarak 2 zamanda ödeme kararı alındı. Bu stratejiyi tavizsiz uygulamayı sağlamak esas olmalıdır.

Desteklemeleri uzun yıllara göre planlanması havza bazlı olarak yapılması stratejisini ısrarla uygulamak gereklidir. Bunlar yapılırken havzalarda önerilen ürünler masa başında kağıt üzerinde değil; sahadan gelen talepler ve gerçekler göz önüne alınarak, ekonomik ve ekolojik esaslara göre belirlenmelidir.

Havza bölgesi ürünlerinin işlenmesi hususunda tarıma dayalı sanayinin kurulması ve geliştirilmesine katkı amaçlı kırsal kalkınma programı kapsamı dâhilinde havza bazlı teşvik vermek gerekir.

Kredi faiz oranlarının piyasa koşullarına cazip gelecek kadar düşük tutarak, üreticilerin üretim ve yatırım için uygun krediye ulaşmasını sağlamak, fırsatçılara yüksek faizle borçlanmaktan kurtarmak, kredinin zamanında uygun ve ihtiyaç duyulan alanlara ulaştırılması ve amacına uygun kullanımının denetlenmesi sağlamak stratejik hedef olmalıdır.

Türkiye’de lisanslı depoculuk sistemi, tarım sektöründe üretici-sanayici-yatırımcı açısından yeni bir dönemi beraberinde getirecektir. Ürünün lisanslı depoya konulması karşılığında, finansman imkânının oluşması, istenildiği zaman hedeflenen fiyattan ürün satılabilmesi, ürün fiyatlarının sigortalanabilmesi, veri bankası oluşması, stok miktarlarının takibi, ürünün daha kolay pazarlanabilmesi, hammadde tedarikinde sıkıntı yaşanmaması, ham maddenin istenilen kalite ve miktarda kolay temini, vadeli işlem ve opsiyon borsası ile entegre şekilde çalışılması hedeflenmektedir.

Lisanslı Depoculuk Sistemi sayesinde yeni bir ticari kültür ve yeni bir düzen kurulacak; orta-uzun dönem iş yapma yöntemleri ile çağa ayak uydurarak, küreselleşme ve iklimsel dezavantajlardan doğan dışsallık ve riskleri minimize etmek mümkün olabilecektir.

Ürün İhtisas Borsaları, mudiler, ürünlerini yakın çevrelerindeki sınırlı sayıdaki tüccara satmak zorunda kalmayacak, çok sayıda alıcının oluşturacağı rekabetten yararlanabilecektir.

Lisanslı depoculuğun bazı bölgelerde sektörün gerçeklerine uygun şekilde oluşturulmadığı için hayal kırıklığı yarattığı, üretici açısından cazibeli hale getirilmediği, sektörün diğer paydaşlarının üstlendiği misyonun gereğini yapmadığı için cazip olmadığı iddia edilmektedir.

Verimi ve üretici gelirini tüm risklere karşı koruyacak, gelişmiş ülkelerde uygulanan verim sigortası modelinin (Multiple Peril Crop Insurance), ülkemizde uygulanma imkânını değerlendirmek gerekli görülmektedir.

Sağlıklı bir tarım sigortası sisteminin oluşturulması ve sürdürülebilmesi için sigortacılık programlarına katılımın belirli bir düzeyin üzerine çıkması, bunun için de çiftçinin ödeyeceği primlerin düşük düzeyde tutulabilmesi sağlanmalıdır.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları