Türk tefekkür hayatında Gökalp ve Akçura – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.04.2018_______

Türk tefekkür hayatında Gökalp ve Akçura

Abdullah Gündoğdu

Hayat Hikâyeleri ve Yetiştikleri Çevre

Çağdaş Türkiye’nin anlaşılması için öncelikle bilinmesi gereken isimlerin başında Gökalp ve Akçura gelir. Onların hayat hikâyeleri bile başlı başına bunun için öğretici niteliktedir. Türk Milliyetçiliğinin iki büyük öncüsü hakkında ayrı ayrı ciddi çalışmalar olduğu gibi arada karşılaştırmalı değerlendirmeler de göze çarpar. Türk aydınlanmasının bu iki sembol isminin aynı tarihte doğmuş olması belki bir tesadüf olsa da millî uyanışı varlık sebebi olarak gören bu dönem aydınlarının Türk tefekkür hayatındaki öncü rolleri yadsınamaz bir gerçekliktir. Gökalp 1876 yılında İstanbul’dan ve denizlerden uzak Osmanlı taşrasında Diyarbekir’de, orta halli bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldiğinde, Akçura da İdil boyunda Simbirsk (Simbir) şehrinde Rusya’da Akçurinler olarak bilinen Tatar burjuva ailesinin[1] bir çocuğu olarak dünyaya gelmiştir.

Yusuf’un doğduğu Çarlık Rusya’sında 1856 Kırım Savaşı yenilgisinin yarattığı Batı ve Osmanlı karşıtı bir siyasi iklim mevcuttu. Çarlık, Avrupa ve Balkanların bir süre kendisine kapanması karşısında, genişleme alanı olarak Asya’nın derinliklerini seçmişti. Bu dönemde Rusya, reform ve otoriterizm arasında gidip gelen bir sarkaç gibiydi. Bir yandan toprak köleliğinin kaldırılması ve yerel idarelerin kurulması gibi reformlar, diğer yandan da isyanlar ve devrimci akımlar karşısında sıkışan II. Aleksandr’ın çalkantılı iktidarını yaşıyordu. Nitekim Çar, Türkler karşısında alınan 1877- 78 zaferinin hâsılatını toplayamadan bir müddet sonra 1881 yılında bir suikast sonucunda öldürülür. Onun yerine geçen III. Aleksandr döneminde Rusya’da siyasi hava daha da ağırlaşmıştır. Türk-Rus savaşı daha çok da Rusya Türkleri için şartları zorlaştırmıştır. Yusuf’un ailesi, 1776 yılından itibaren II. Ekaterina’nın 220 yılı aşan baskı ve kısıtlamaları hafifletmesi ile başlayan süreç içerisinde giderek güçlenen ve Rusya’da Türk yenileşmesini temin edecek olan Türk-Tatar orta sınıfına mensuptu. Tüccar ve sanayici olan bu ailenin işleri, 93 Harbi’nden sonra giderek bozulacaktır.[2]

Mehmed Ziya’nın doğduğu yıllar, Osmanlı devleti için ise daha derin çalkantıların yaşandığı bir dönemdi. Bu dönemde Sultan Abdülaziz, Mithat Paşa’nın ön ayak olduğu Yeni Osmanlıların darbesiyle tahtan indirilmiş, onun yerine geçen V. Murad üç aylık sultanlıktan sonra liyakat eksikliğinden dolayı tahtı kardeşi II. Abdülhamid’e bırakmak zorunda kalmıştı. Yeni Sultanın anayasal bir rejime geçmeyi kabul etmesi ile Kanun-i Esasi ilan edilmiş, ardından patlak veren Osmanlı-Rus Savaşı gerekçesiyle Kanun-i Esasi yürürlükten kaldırılmıştı. Savaşın bozguna dönmesi sebebiyle devlet ağır bir buhrana sürüklenmişti. Onun çocukluk yılları bu ağır buhran şartları altında ve Abdülhamid’in bu buhrandan çıkış için bir yöntem olarak kullandığı otoriter rejiminde geçmiştir.[3]

Çocuk ölümlerinin yoğun olduğu bir zamanda Yusuf’un hayatta kalması anne ve babasını ziyadesiyle memnun ettiği için, 93 Harbi’nde esir düşüp Simbir’e getirilmiş olan Türk esirlere yiyecek ve giyecek bağışlamışlardır. O askerlerden birinin buna mukabelede bulunmak arzusuyla hediye ettiği işlemeli ve pullu bir tütün kesesini, babasından ona kalan tek yadigâr olarak hayatının sonuna kadar saklaması, onun hayat hikâyesinin istikametini göstermesi bakımından ilginç bir ayrıntıyı oluşturur. Yusuf’un hayatında önemli bir yeri olan bu savaş, babasının iflasına yol açacaktı. O bu uğurda koşuştururken öldüğünde Yusuf daha iki yaşında bulunuyordu. Üst üste gelen felaketlerle ailesinin mali durumunun iyice bozulması karşısında Akçura, 1883 yılında annesi Bibi Kamer Banu hanımla İstanbul’a göçmüştür. Rusya’dan gelen diğer Türk aydınlarından farklı olarak o, çocukluğunu ve öğrenim hayatının büyük kısmını Türkiye’de geçirmiştir. 1886’da Koca Mustafa Paşa’daki askerî rüştiye’ye girmiş, burada Arapça ve Farsçadan başka biraz Fransızca da öğrenmiştir.

Gökalp’in ataları Diyarbekir şehrinin kuzeybatısında bulunan Çermik kasabasından gelmiş olmasına rağmen fikrî ve içtimai hayatta hatırı sayılır bir konumda idiler. Dedesi, düşüncesi ve sanatı ile Diyarbekir’de tanınan bir şahsiyetti. Babası Tevfik Efendi, o dönemde büyük itibarı olan devlet memuriyetinde temayüz etmiştir. Annesi Zeliha Hanım ise, Diyarbekir eşrafından hâli vakti yerinde bir ailenin kızıdır.[4] Gökalp’in entelektüel ilgilerinin oluşmasında babasının büyük bir yeri vardır. Bulunduğu muhite göre ilerici bir Osmanlı aydını sayılabilen babası, Gökalp henüz 12 yaşında iken ona Genç Osmanlıların etkili ismi Namık Kemal’i tanıtmıştı. Namık Kemal’in 1888’deki ölümü üzerine kederli bir ifade ile ondan milletin en büyük adamı ve hürriyet kahramanı olarak söz etmiş; “İşte sen bu adamın arkasından gideceksin! Onun gibi vatanperver, onun kadar hürriyetperver olacaksın” diye telkinde bulunmuştu. Babası bu açık fikirliliğine rağmen muhitinin ve devrinin endişelerini de taşıyordu. Bir yandan çocukları için iyi bir gelecek düşünen her baba gibi çağdaş bir eğitim almasını istiyor, diğer yandan da bu şekilde köklerinden kopacağı endişesini taşıyordu. Aksi durumda ise yani sadece geleneksel bir eğitimle yetinmesi durumunda da Avrupa ilimlerinden mahrum kalacağını biliyordu. Bu sebeple babası Gökalp 14 yaşında iken ondaki okuma istidadına bakarak bir dostuna bu ikileminden söz etmiş ve o da ona en iyi yolun bir taraftan çağdaş bilimlere ulaştıran Fransızcayı, bir taraftan da gelenekle bağını koruyacak olan Arapça ve Farsçayı gençlere öğretmek olduğunu söylemiştir.[5] Bu, Gökalp’in Doğu ile Batı arasında bir sentez yapma iştiyakını ilk olarak babasından almış olduğunu göstermektedir. Ziya Gökalp, erken yaşlarda edebiyata ilgi duymuştu. Bu ilgi ilk olarak halk edebiyatı ile başlamış yedi sekiz yaşlarında iken Aşık Garip, Şah İsmail gibi halk hikâyelerini büyük bir keyifle okumuştu. Bu, onun düşüncelerini halka ulaştırmada şiiri etkin bir vasıta olarak görmesinde de etkili olmuştur.[6] Gökalp, mahalle mektebini bitirdiğinde önünde geçimini zihin emeği ile kazanacağı bir hayat kendini göstermişti. Diyarbakır’daki Askeri Rüştiye’ye kayıt oldu. Onun fikrî ve duygusal gelişiminde önemli bir yeri olan bu okul, aynı zamanda çağdaş dünya ile temasını sağlayan ilk kapı olmuştur. Burada okul müdürü İsmail Hakkı Bey’in yönlendirmesi ile Fransızca öğrenmiştir. Gelenekle modern dünya arasında uçurumu ilk fark ettiği yer de yine askerî rüştiye olacaktır.

II. Abdulhamid’in mutlakiyetçi rejimi altında geçen çocukluk ve gençlik döneminde Rusya ile ilişkisini devam ettiren Akçura, köklerinin bulunduğu ata yurduna sıklıkla seyahatler yapmıştır. İlki 1889-1890 yıllarında olan Kazan seyahati kişiliğinin tamamlanmasında önemli bir işlev görmüştür. Bilhassa bu seyahatinde tanıdığı zorla Hıristiyanlaştırılan Kreşin Tatarlarının durumu onun duygu ve düşünce eğilimlerini derinden etkileyecektir. Kazan, onun kendini güçlü hissettiği aidiyetlerinin vatanı idi. Rusya Türklüğünün iki önemli ismi onun için bir feyiz kaynağı olmuştur. Bunlardan birincisi Türkiye’de İslâmî çağdaşlaşmaya bir model olarak tanıtmaya çaba sarf ettiği Şehabettin Mercanî[7] diğeri eniştesi olan İsmail Gaspıralı’dır. 1892’de Kuleli Askeri İdadisi’ne, ardından Mekteb-i Harbiye’yi bitirip mülazım rütbesi ile Erkan-ı Harbiye’ye devam ederek kurmay sınıfına ayrılmıştır (1897). İstibdada karşı fikirleri dolayısıyla iki kez tutuklanmış, ikincisinde divan-ı harpte yargılanarak askerlik mesleğinden çıkarılıp, arkadaşı Ferit Tek ile birlikte Trablusgarb’a sürgün edilmiştir. Sürgündeyken Fransa’ya kaçarak fikrî gelişiminde büyük yeri olan Paris’te Serbest Siyasal Bilgiler Yüksek Okulunu (Ecole Libre des Sciences Politiques) bitirmiştir (1900-1903). Dört yıldan fazla kaldığı Fransa’daki eğitimi, tecrübeleri ve gözlemleri onun düşünce yapısının şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. 19. asrın sonlarında Paris’te tanıdığı Doktor Şerafeddin Mağmumî, Garplıların umumiyetle Şark ve Türk düşmanlıklarından, kendilerini medeni diye tanımlayanların dillerine doladıkları adalet ve insaniyet sözlerine inanmanın su katılmamış ahmaklık olacağından bahisle onun üzerinde derin tesir uyandırmıştır. Ayrıca o bütün bu hakikatleri Paris’teki hayat ve müşahedeleri sayesinde iyice idrak etmiştir. Onun düşünce çizgisinde bu tecrübenin büyük yeri vardır.[8] Burada, Jön Türklerin ileri gelenleri ile tanışır. Bunlardan Ahmet Rıza’nın çıkardığı Şûra-yı Ümmet gazetesinde yazılar yazar.

Akçura’nın yazı hayatı Gökalp’e nispetle biraz daha erken başlamıştır. Bunda Gökalp’in zor bir ergenlik dönemi geçirmiş olmasının payı vardır. Orta çağ İslâm düşünce geleneğinin mirası olarak kelam ile tasavvuf arasındaki ayrılık, biraz eğitim öğretim görmüş her Müslüman’ın karşılaştığı bir durumdu. Gökalp’in hatıralarında kendisinin vurguladığı gibi Belediye hekimi olan ve rüştiyede tıbbiye derslerine giren Rum Doktor Yorgi Efendi, onu Batı düşüncesi ile tanıştıran kişi olmuştur. Bu düşüncelerle kendi kuşağının yetenekli gençleri gibi o da İstanbul’da eğitimine devam etmek istiyordu. Ancak rüştiyenin son sınıfında iken babasını kaybetmesi üzerine bu hayalini ertelemek zorunda kaldı. 1891’de Diyarbakır’da Mülkiye İdadisine (sivil lise) kaydoldu. Bu dönemde eğitiminin sorumluluğunu alan amcası Hasip Efendi onun gelenekle olan bağını kuvvetlendirdi. Muhitine göre âlim sayılan amcası ona Arapça ve Farsça öğretmesi yanında Gazali, İbn Sina, Farabi, İbn Rüşd gibi filozofların, Muhiddin Arabi, Cellaleddin Rumi gibi mutasavvıfların eserleriyle tanışmasını sağladı. Geleneksel düşüncenin kelam ile tasavvuf arasındaki çelişki yanında gelenekle modern dünya arasındaki uçurum Ziya’nın iç dünyasındaki çatışmaların kaynağı idi. Buna ergenliğin getirdiği doğal gerginlikler eklenince Ziya’nın bunalımı daha da derinleşmişti. Bu dönemde Abdulhamid’in İstanbul’dan onun taşrasına sürgün ettiği bazı aydınlar ile temas kuran Gökalp, Babasının örnek gösterdiği Namık Kemâl, Ziya Paşa, Ahmed Mithat Efendi başta olmak üzere yenilikçi ve ihtilâlci düşünceleri yakından tanıdı. Bu yenilikçi düşüncelerin en uç (müfrit) temsilcisi oralı bir doktor olan Abdullah Cevdet’in kolera salgını sebebiyle Diyarbekir’e gelmesi Gökalp’in gerilimli ruhunda patlamalara yol açacaktır. Onun etkisi ile siyasi ve sosyal konulara ilgisi daha da arttı. Abdullah Cevdet’in tavsiyesi ile Félix Alexandre Le Dantec’in L’Atheisme’sini okumuştur. Ernst Haeckel, Ludwig Büchner, Herbert Spencer ve Gustave le Bon gibi pozitivist aydınların bilim ve felsefi görüşlerini okuyarak öğrenmiştir. Bu dönemde İstanbul’a eğitim için gitme arzusuyla doluydu. Bu şekilde kendini kısıtlayan dar çevrenin tutucu baskılarında özgürlüğe ulaşacaktı. Ancak, maddî imkânsızlıklar ve amcasının kızı ile evlenme baskıları kendini kapana kısılmış gibi hissetmesine yol açmış nihayetinde on sekiz yaşının iç dünyasındaki çatışmaları onu intihara kadar sürüklemiştir. Kafasına sıktığı kurşun, güç koşullar altında yapılan morfinsiz bir ameliyatla çıkarıldı. Ameliyatı gerçekleştiren ondaki duygusal patlamaları ateşleyen Abdullah Cevdet ve Diyarbekir’de bulunan genç bir Rus cerrahtı. Bu olay onun hayatında bir kırılma noktası olmuş, bundan sonra kendini okumaya ve hayatını ideali uğruna adamaya karar vermiştir. 1896 yılında Erzincan Askerî Lisesi’nde öğrenci olan kardeşi Nihat sayesinde Harp Okulu öğrencileri ile birlikte en büyük ideali olan İstanbul’a giden Gökalp, ücretsiz okuyabileceği tek seçeneği olan Baytar Mektebi’ne kayıt yaptırdı. Burada felsefe ve batı düşüncesine vâkıf üniversiteli biri olarak kaçınılmaz bir şekilde kendini İttihat Terakki Cemiyeti üyeleri ile birlikte devrimci faaliyetler içerisinde buldu. İstanbul’da da karşısına çıkan Diyarbekir’den tıbbiye hocası olan Doktor Yorgi Efendi onun bütünüyle sosyal bilimlere bilhassa sosyoloji ve sosyal psikolojiye yönelmesini sağladı. Böylece Gökalp, yüzlerce yıldır atalet içerisinde kalan Türk toplumunu geri kalmışlıktan kurtaracak yenileşme programını dayandıracağı bilimsel temelleri ortaya koyabilecektir.[9] Daha lisede iken okuduğu Ahmed Vefik Paşa’nın “Lehçe-i Osmanî” ve Süleyman Paşa’nın “Tarih-i âlem” (Dünya Tarihi) adlı kitapları onda kuşağının diğer aydınları gibi Türkçü düşüncelerin tohumunu atmıştı. İstanbul’a geldiğinde ilk olarak alıp okuduğu Léon Cahun’un “Introduction l’historie de l’Asie” (Asya Tarihine Giriş) adlı kitap onun milliyetçi düşüncelerini pekiştirmiş Türkçü muhitte yer edinmesine etki yapmıştır. Bu Türkçü muhitten tanıdığı Azerbaycanlı Hüseyinzade Ali onun fikrî gelişiminde etki yapan kişilerin başında gelir. Gökalp’in İstanbul’da büyük bir heyecanla giriştiği bu faaliyetleri kısa sürede başını belâya sokacak Abdülhamid’in gizli polis teşkilâtı tarafından hapse konularak üniversiteden de atılmasına neden olacaktır. Hapishane’de tanıdığı ihtiyar bir devrimci olan Naim Efendi, Gökalp’in fikrî gelişiminde etki bırakan son hocası olmuştur. “Pîrim” dediği Naim Efendi’nin kaçınılmaz olarak gördüğü devrime hazırlıklı bulunması, millî uyanış için elinde donanımlı bir programa sahip olması yönündeki tavsiyesini Gökalp, bundan sonraki çalışmaları için kendine esas almıştır. Gökalp, bir yıl mahkûmiyetten sonra memleketine sürgüne gönderildi. Diyarbakır’a döndükten sonra, henüz ölmüş olan amcasının vasiyetini yerine getirerek amcakızı ile evlenmiş yaklaşık dokuz yıl burada 1908 devrimi için kendini hazırlamıştır. Hatta burada İbrahim Paşa komutasındaki halkı haraca kesen Hamidiye alaylarına karşı, halkı örgütleyerek küçük çaplı bir devrime de ön ayak olmuştur. Artık Gökalp’in kafasındaki bölünmüşlük sona ermiş gelenekle modernite arasında bir uzlaşma kurabilmiştir. Gökalp, millî uyanış için gerekli donanım için gerekli bilimsel çalışmaları burada yürütecektir. Emile Durkheim’den etkilendiği bu dönemde Batı ve özellikle Fransız felsefesi, sosyolojisi ve sosyal psikolojisi alanında çalışmaya yeterli zaman ayırabilmiştir. 1904-1908 yılları arasını devrim sonrasında oynayacakları etkin rolün hazırlık evresi olarak geçiren Gökalp, Diyarbekir Gazetesi’nde yazarlık hayatının ilk ürünlerini verdi.

1903 yılında Fransa’daki yüksek öğrenimini tamamlamasının ardından Akçura, devrim öncesinde 1908 yılına kadar beş yılını, İstanbul kendine kapalı olduğu için Gökalp gibi ata yurdunda, geçirmek zorunda kalacaktır. Bu beş yıllık süre onun hayatının olduğu kadar Türk millî uyanışının da en renkli beş yılı olacaktır. Akçura, buradaki faaliyetleri ile Türk tefekküründe Gökalp’ten önce sahneye çıkmış oluyordu. Fransa dönüşünde Züyebaşı köyüne amcasının yanında bir süre aile mesleğini yürütmeyi denemiş, ancak iş hayatının onun çapında bir düşünce adamına uygun olmayan şartları, iş adamlığını ebediyen terk etmesine yol açmıştır. Akçura, Kazan’a gelip Alimcan Barudî’nin idaresindeki Muhammediye Medresesi’nde tarih ve coğrafya öğretmenliği yaparak mizacına daha uygun gelen entelektüel faaliyetlerine geri dönecektir. O, ata yurdundayken Türkiye’deki düşünce ortamı ile ve aydınlarla ilişkisini hiç kesmez. Buradan Türk düşünce hayatında köklü ve sürekli bir etki yaratacak olan ünlü Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesini Kahire’de çıkan Türk Gazetesi’ne göndererek yayınlar. Akçura’nın bu eseri, dünya edebiyatında da benzer örnekleri olan Türk düşünce hayatında kalıcı etkiler bırakan en önemli metinlerden bir olarak kabul edilebilir. Onu Amerikan Devrimi’nin öncesinde Amerikan toplumu önünde beliren kaçınılmaz çizgiyi ortaya koyan Thomas Paine ve eseri Sağduyu (Common Sense) ile karşılaştırmak mümkün olabilecektir.[10] İki eserin de hacmiyle etkisi ters orantılıdır. İngiliz Monarşisi mi Bağımsız Cumhuriyet mi seçenekleri arasında herkesten daha önce ve kuvvetli bir şekilde ikincisini ortaya koyması gibi, Yusuf Akçura da Osmanlı Türk toplumuna milletleşmeyi en kuvvetli seçenek olarak koymuş ve Türk Devrimi’nin öncüsü olmuştur.

Yusuf Akçura, 1904-1905 Japon yenilgisinden sonra Rusya’da başlayan devrim sancılarına yakından tanıklık etmiş ve Rusya Müslümanları tarafından başlatılan siyasî mücadelenin de ön saflarında yer almıştır. Onu, 1905 Devrimi’nin özgürlük ortamında Abdürreşit İbrahim, Gaspıralı, Ali Merdan Topçubaşı gibi Türkçü aydınlarla Rusya Müslümanları İttifakı adlı bir siyasi hareket içinde görevli görüyoruz. Ağustos 1905’te Nijni Novgorod’da Büyük İslam Kongresi’nin toplanmasında faal rol oynayacaktır. Akçura, bu dönemde bir yandan da İdil boyunda Tatar Türkçesi’yle yayınlanan ilk gazete olan Kazan Muhbiri Gazetesi’nde etkin bir şekilde görev almış, başyazarlığını üstlenmiştir. Yine 1906’da Orenburg’da çıkmaya başlayan Vakit Gazetesi’nde başyazarlık yapmıştır. Bu dönemde Rus liberal demokratları ile işbirliğini Rusya Müslümanları için gerekli görür. Kadet Partisi (Demokrat parti) ile Müslüman İttifakı’nın ittifak yapmasının başlıca mimarı odur. Bu ittifak sonucunda Müslüman ittifakı, Duma’ya otuz kadar milletvekili sokmayı başarır. Ama Yusuf Akçura çar rejimince sakıncalı görülerek tutuklandığı için seçilemez. Şubat 1907’de İkinci Duma’da bu sayı otuz dokuza çıkacaktır. Ancak bu özgürlük ortamı uzun sürmez, Çar, Duma’yı dağıtır. Yazdıkları sebebiyle yeniden tutuklanacağını anlayınca uzun süren Mısır ve Avrupa seyahatinden sonra Kırım’a eniştesi Gaspıralı’nın yanına giderek bir süre Tercüman’ın çıkmasına yardım eder. Buradayken 1908 devrimi patlak verir ve bu Jön Türk Devrimi ile Türkiye’ye döner.

İkinci Meşrutiyet Sonrası Kesişen Yollar

Gökalp ise 1908 Devrimi’ni Diyarbekir’de karşılamış, orada İttihad ve Terakki’nin şubesini kurup Peyman Gazetesi’ni çıkararak siyasi hayata hızlı bir giriş yapmıştır. Diyarbekir temsilcisi olarak gittiği Selanik’te cemiyetin merkez yönetim kuruluna seçilmiştir. Burada felsefe, edebiyat, sosyoloji ağrılıklı eğitim ve yazı faaliyetleri ile daha çok cemiyetin genç kanadıyla kurduğu organik bağ sayesinde, İttihad Terakki’nin ideolojik geleceğini belirleyecek bir muhit oluşturmuştur. Genç Kalemler dergisinin başlattığı Yeni Hayat, Yeni Lisan, Türk çağdaşlaşmasının temel çizgisi olacaktır. 1912’de Selanik’in kaybından sonra İstanbul’a gelen Gökalp, bir süre Diyarbekir mebusu olarak Meclis-i Mebusan’a girmiş ardından Darülfünun’da hocalığa başlamıştır. Burada, Türkiye’deki ilk içtimaiyat (sosyoloji) kürsüsünü kurarak bilimsel, kültürel ve siyasi faaliyetlerine kesintisiz devam ettirecektir. Bu dönem onun Türkçülük hareketinin en parlak siması hâline geldiği en verimli dönemini oluşturur. Akçura ile yollarının kesiştiği, ülkenin bu felaketli yıllarında, her ikisi de Türkçülük konusunda fikri mesaisini birleştirmiştir. Bu dönemde Gökalp, Türk Ocaklarının bütün yayın faaliyetlerinde faal olarak yer aldı. Ocağın yayın organı, Türk Yurdu’ndan başka Halka Doğru, İslâm, Millî Tetebbular, İktisadiyat, İçtimaiyat mecmualarında yazarlık yaptı. Cihan harbi yıllarında yeni bir yol ayrımına giren ülkenin idari heyetine kararlı bir şekilde millî bir çağdaşlaşma programı sundu. 1917’de Yahya Kemal ile birlikte çıkardığı Yeni Mecmua, onun Akçura ile olan mesai birlikteliğinin sonu gibidir. Gökalp, Mütareke İstanbul’unda 1919’da görevlerinden alınarak tutuklandı. Dört ay Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu kalmış bu sürede diğer ittihatçılarla birlikte savaş suçları ile yargılanmıştır. Bu yargılamalardan sonra iki yıl kalacağı Malta sürgününe gönderilmiştir. Sürgün sonrasında yine zor zamanlarda sığınağı olan baba ocağına dönen Gökalp, büyük güçlükler içerisinde Küçük Mecmua’yı çıkarmış, Millî Mücadele’yi destekleyen buradaki yazılarıyla Türkiye’nin siyasi ve kültür hayatına tesir etmeyi başarmıştır. Rıza Nur’un isteği ile kaleme aldığı Kürt Aşiretleri üzerine Sosyolojik Tetkikler adlı raporunu burada tamamlamıştır. Maddi ve sağlık sorunlarıyla uğraşmasına rağmen bu dönemde 1908 sonrası gibi yoğun bir yayın faaliyetine girişecektir. İstiklalin kazanılmasından sonra Akçura tarafından Atatürk’e takdim edilen Gökalp, 1923’te Maarif Vekaleti’nde Telif ve Tercüme Heyeti Başkanlığı’na atanmış, bir yandan dünya klasiklerinin tercüme ve yayınlanması faaliyetleri ile uğraşırken diğer yandan da Hâkimiyet-i Milliye, Yeni Gün, Cumhuriyet gibi gazetelerde makaleler kaleme almıştır. Altın Işık, Türk Töresi, Türkçülüğün Esasları adlı eserlerini yayınladığı bu dönemde Atatürk’ün dokuz umdesinin yer aldığı Cumhuriyet Halk Fırkası programını değerlendiren Doğru Yol adlı çalışması, Atatürk dönemi hızlı değişim sürecine de tesir etmesini sağlamıştır. O sıralar yazdığı Türk Medeniyet Tarihi ise ölümünden sonra yayımlanacaktır. Aynı yıl Cumhuriyeti ilan edecek olan İkinci dönem TBMM’ne yine Diyarbekir milletvekili olarak seçilmiştir. Hastalığının ağrılaşması karşısında dinlenmek için gittiği İstanbul’da 25 Ekim 1924 yılında hayatını kaybetmiş, bugün Türk Ocağı şubesi olarak da hizmet veren Fatih’te II. Mahmut Türbesi hazîresine defnedilmiştir.

1908 sonrasında Rusya’dayken gösterdiği siyasi faaliyetlerdeki canlılığı göremediğimiz Akçura, daha çok kültürel faaliyetlere yoğunlaşan bir tutumla karşımıza çıkar. Siyasi faaliyetlerde Gökalp’e nispetle daha ihtiyatlı davransa da Türkçülük ile ilgili dernek ve yayın organlarının hemen hepsinde görev yapmaktan çekinmez. Dönüşünde çıkarıldığı Harp Okulu’nda siyasi tarih hocalığına getirilir. Aynı yıl Türk Derneği’nin kurucuları arasında yer alır. 1911’de Darülfünun’da siyasi tarih okutur. 1911’de çıkmaya başlayan ve Tercüman’ın küçük kardeşi olarak zikrettiği ve tam anlamıyla Yusuf Akçura’nın eseri olan Türk Yurdu’ndaki idareciliği 1917 yılına kadar sürecektir. 1912’de Türk Ocaklarının kurucularından olur. Düşünce hayatındaki bu kararlı çizgisi ve yüksek sesle yürüttüğü faaliyetleri, Trablusgarb Savaşı ve ardından gelen Balkan Savaşlarının (1912 – 1913) getirdiği karanlık günlerde bir umut arayışı olarak anlam kazanmıştır. Bu umut arayışı, Millî Mücadele’yi yürütecek kadroların yegâne dayanağı olacaktır. Cihan Harbi’nde olağanüstü büyükelçi gibi yurt dışında görev yapar. Türkiye’yi çeşitli konferanslarda temsil eder. Hemşerisi olan Bolşevizm’in önderi Lenin’le İsviçre’de görüşür. Türk Kızılay’ı adına Türk esirleri için Rusya’ya gider. Bu dönemde Sultan Galiyev’le de görüşmesi olur. Cihan harbine girerken Almanya ile yapılan ittifakta olduğu gibi, gerek Rusya Müslümanlarının ve gerekse Anadolu’daki Millî Mücadele hareketinin Bolşeviklerle ittifak içerisinde olması yine onun stratejik öngörülerine uygun gelişmiştir. Bu bakımdan tam bir strateji uzmanıdır. Atatürk’ün Millî Mücadele ateşini yakmasından üç ay sonra İstanbul’a döner. Dönüşte İstanbul’da kısa bir süre millî direnişi destekleyen siyasi faaliyetlerde bulunur. Türk Ocaklarındaki çalışmalarına devam eder. Millî Türk Fırkası’nın kuruluşuna katılır. 1920 Martı’nda İstanbul’un işgalinde Şehzadebaşı Karakolu’yla birlikte Türk Ocakları ilk hedef noktası olur. Akçura da İngilizler tarafından tutuklananlar arasındadır. Bir süre sonra serbest bırakılır. Bu sırada evlenecek kadar zaman bulur. 1921 Nisan’ında Anadolu’ya geçerek Millî Mücadele’ye aktif olarak katılır. Bu dönemde hocalık, subaylık, danışmanlık, tercümanlık da dâhil, pek çok önemli görevi ifa etmiştir. 1923’ten başlayarak, TBMM’de ölünceye kadar mebusluk görevi yapar. Bu sürenin büyük kısmında İstanbul’u, ölümünden bir yıl önce de Kars’ı temsil etmiştir. Mebusluk yanında 1925-1933 yılları arasında Ankara Hukuk Mektebi’nde profesörlük yapar. Derin tarih bilgisi ile Atatürk’ün büyük önem verdiği millî tarih görüşünün oluşturulması çalışmalarında en etkin rolü o oynamıştır. 1931 yılında Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşunda görev almış, ardından bu cemiyetin başkanlığına getirilmiştir. 1932’de Atatürk’ün uygun görmesiyle Türk Tarih Kongresi’ne başkanlık yapar. Türk Tarih Tezi’nin ortaya konmasında büyük mesai harcar. Bu mesai onun hayatını adadığı Türklük davasına hizmetinin son merhalesidir. 1933-1935 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde Yakınçağ Kürsü’sünde profesör olarak derslere devam ederken 11 Mart 1935 yılında vefat eder. Edirne Kapı Şehitliği’nde defnedilir.

Türk Düşünce Hayatındaki Yerleri

Akçura’nın hiç ara vermeden sürdürdüğü yazı hayatının ürünlerini Enver Ziya Karal üç konu başlığında toplar. Bunlardan birincisi Genel Türk Tarihi ve Türklüğe ilişkin olanlar, ikincisi Osmanlı siyasî, sosyal ve iktisadî tarihi konusunda olanlar, üçüncüsü ise Avrupa tarihine ve özellikle Yakın çağ tarihine ait olanlardır.[11] Tarihçilik onun şahsında, pek çok gelişmeyi önceden haber veren uzak görüşlülüğünü, akılcı stratejiler geliştirmesini ve jeopolitik değerlendirmeler yapabilmesini temin eden yüksek bir entelektüel ilgi olarak öncelikli bir konuma sahiptir. Ona göre “tarih, Mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek ve kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir”[12]. Akçura ve Türk aydınlanması üzerine çalışmalarıyla bilinen François Georgeon, Türk toplumunda tarihe olan değeri artırmış olduğunu ifade etmekle beraber, Akçura’yı gerçek tarihçi olarak görmez.[13] Bu şüphesiz haksız bir yargıdır. Akçura, özellikle siyasi tarih konusunda Türkiye’de en önde gelen isimdir. Türk yakınçağı üzerine çalışmaları güncelliğini korumaktadır. Gökalp ile ayrıştıkları bir diğer konu da tarih bilimine bakış konusunda kendini gösterir. Gökalp, tarihi sosyolojinin laboratuarı olarak gördüğü için onun bağımsız bir bilim olarak gelişmesine taraftar değildir. Sosyolojinin bir alt dalı olarak tarihe bakışı daha çok tarihselci bir gözledir. Entelektüel ilgisinin üst basamağı olarak tarihi gören Akçura ise doğrudan tarihçidir. Georgen’un onu tarihçi saymaması bu bakımdan anlamsızdır. Onun Akçura’yı Pantürkist olarak takdimi de yanlıştır. Akçura, Cihan harbinin sonlarına doğru, Bolşevik Devrimi şartlarında yakından gördüğü Rusya ve Türk dünyası, onun Türkçülüğünü Gökalp’inkinden biraz daha da ayrıştıracaktır. 16 Eylül 1919’da İstanbul Türk Ocağı’nda verdiği bir konferansta, Türkçülüğü demokratik ve emperyalist olmak üzere iki kola ayırmış ve tercihini birinciden yana yapmıştır. Gökalp, Millî Mücadele sonrasında ancak bu görüşe daha yakın bir konuma gelmiştir. Akçura, uluslaşmanın lokomotifi olarak gördüğü Türkçülüğün kültürel ve siyasi alanlarıyla organik bir bağ kurmak zorundaydı. O, Türklerin millî uyanışı ve uluslaşması ile ilgiliydi, Türklerin birliğinin nasıl olacağı konusu ondan çok Gökalp’in kafasını meşgul etmiştir.

Gökalp ile Akçura’nın meselelere bakışlarında ve kullandıkları çözümleme yöntemlerinde de ayrıştıklarını görebiliriz. Akçura daha çok meselenin “nesi” ve “niçini” ile ilgili iken Gökalp daha çok meselenin “nasılı” ile ilgili olmuştur. Akçura, sorunu anlamaya yönelik çözümlemelere yoğunlaşırken, Gökalp ideal çözümü ayrıntılarına kadar tasarlamaktaydı. Bu karşılaştırmayı Akçura’nın bizzat kendisi de yapmıştır. Gökalp’in erken ölümü ardından Türk Yurdu’nun Gökalp özel sayısı için kaleme aldığı yazısında mürşit olarak tanımladığı Gökalp’i 19. yüzyıl başındaki mistik ve şair olan Alman filozofları Schelling ve Fichte’ye benzetir. Onun zekâsını terkipçi ve akidevî, kendisininkini ise tahlilci ve intikada (eleştiri) meyyal olarak izah eder.[14] Bu anlatıya uygun olarak Gökalp’in eserlerinde esaslar, ilkeler, doktrinler, sentezler, terkipler, programlar dikkati çekerken Akçura’nın eserlerinde, çözümleme, inceleme, eleştiri ve anlamaya yönelik bir yaklaşım hemen kendini ele verir. Türkçülüğün Esasları ve Üç Tarz-ı Siyaset bu karşılaştırmaya en uygun iki örnektir.

Yukarıda özetlemeye çalıştığımız iki fikir adamının hayat hikâyesi dışında, bunların Türkçülük anlayışları üzerinde en çarpıcı şekilde duranların başında Niyazi Berkes gelir. Berkes, Gökalp’in doğumunun yüzüncü yıl kutlamalarındaki yoğunluğa bakarak Akçura için “Unutulan Adam” tanımlamasını uygun görür. Gökalp’i Akçura’ya göre daha sığ bulan Berkes, karşılaştırmasında Türk uluslaşmasının gelişim çizgisinde Akçura’nın iktisadi ve sınıf esasına dayanan analizine dikkat çeker. 19. yüzyılın ilk yarısında Türkler arasında olduğu gibi Rusya Türkleri arasında da yenileşme arzusu kendini gösterir. Şüphesiz Batı’nın tesiri ile izah olunacak bu canlanma, bir müddet sonra millî uyanışı da beraberinde getirecektir. Bu uyanış, Osmanlı Türklerinde fikrî amiller neticesinde daha çok sivil asker bürokrat marifetiyle yürütülürken Rusya Türklerinde iktisadi amillere bağlı olarak ortaya çıkan Türk orta sınıfı (burjuvazisi) marifetiyle olmuştur. Akçura’nın belirttiği gibi orta sınıfların maddi çıkarları, milliyetlerin ayrışıp yükselmesini icap ettirir. Milliyetçilik asrı olarak kabul edilen 19. yüzyılda Avrupa kavimleri, kendi millî sınırlarını geniş ve sağlam bir şekilde tayin ettikten başka aynı milliyetin iktisadi çıkarlarını gümrük duvarları ile koruma altına alarak, kara, su ve demir yolları ile bağlayıp muhkemleştirdiler. Türk dünyası da bu gücün iktisadi ve siyasi egemenliği altına düştü. Siyasi hâkimiyetini yitiren Rusya Türklerinde eski feodal unsurlar bu süreçte tasfiye olurlarken, Avrupalılardan gördükleri yeni usul sanayi ve ticareti icraya kalkışan yeni bir içtimaî kuvvet, zengin bir orta sınıf ortaya çıktı. Kuzey ve Azerbaycan Türklüğü’nün en mühim merkezleri olan Kazan, Orenburg ve Bakü şehirlerinin büyük tüccar, fabrikatör ve madenci gibi iş adamlarından oluşan bu yeni Türk burjuvazisi, Rus ve diğer gayr-i Müslim unsurlarla çetin bir iktisadi rekabete giriştiler. Tabiatı gereği milliyetperver olan bu orta sınıf, etrafında milliyetçi bir aydın zümrenin oluşmasını temin etti.[15] İşte bu ortam, Türkçülüğün Rusya Müslümanları arasında bir orta sınıf ideolojisi olarak doğal gelişimini temin etmiştir. Bu gelişim Akçura tarafından temsil edilir. Oysa Türkiye’de Gökalp’in temsil ettiği Türkçülük, asker, bürokrat ve aydın sınıfının devleti önceleyen, Osmanlı yenileşme akımının bir aşaması olarak karşımıza çıkar. Berkes bu ayrışmayı şöyle ifade eder:

 “Konunun Rusya’daki yanı üzerine olan parçalarda isimleriyle, resimleriyle ora Müslümanları arasındaki ticaret, endüstri, petrol kapitalistlerinin bundaki rolü eni konu belirtildiği halde, Osmanlı Türkiyesi ile ilgili sahifelerde yalnız paşalar, paşazadeler, bir iki Osmanlı subayı, bir mevlevî çelebisi, Abdülhamid’in Ahmet Mithat Efendisi ve bu arada da (Yakup Kadri Karaosmanoğlunun ilk gördüğü zaman Anadolu’da bir âşar memuru sandığını söylediği) Ziya Bey Gökalp da gözükür.”[16]

Ancak, Berkes’in sırf bu değerlendirmelerine göre Gökalp’i doğulu, Akçura’yı batılı bir aydın görünümü altında değerlendirmek elbette yetersiz kalacaktır. Aydınlanma temelinde bakıldığında Gökalp ve Akçura arasındaki farklılık giderek azalmakta ve büyük oranda her ikisi de birbirine yaklaşmaktadırlar. Altı Ok’un en renksiz ilkesi olan ve Türkiye’de sağdan sola siyasi yelpazedeki her kesim tarafından kabul gören halkçı düşüncelerin bu denli kabul görmesinin en büyük hissedarı şüphesiz Gökalp’tir. Berkes, Türk düşünce hayatında Gökalp’i en nitelendiren fikrin “halkçılık” olduğunu belirtir. Balkan Savaşından bu yana millî bir orta sınıf yaratma hayali içerisindeki Türkiye’nin fikir hayatında Akçura’nın gölgede kalmasını anlamak mümkündür. Ancak son dönemlerde Gökalp’in de gözden düşürülmesi Türk uluslaşması ve aydınlanmasının tabii gelişim çizgisinin kesintiye uğradığını gösterir. Son olarak Türkiye ve Türk dünyasının Gökalp ve Akçura’nın tam arzu ettiği gibi şekillendiğini söylemek mümkün olmasa da bugünkü mevcut durumda onların öngörüleri ve izleri rahatlıkla görülebilmektedir.

 

Kaynakça

Ahmet Temir, Yusuf Akçura, Ankara, 1987.

Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp (1876- 1924) Hayatı- Sanatı- Eserleri, Varlık Yayınları, İstanbul, 1955.

Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, İstanbul 1964.

Enver Ziya Karal, “Önsöz”, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s. 1-18.

François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876- 1935), Çeviren Alev Er, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999.

Hasan Tuncay. Ziya Gökalp, İstanbul 1976.

Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, Yay. Haz. A. Kazancıgil, C. Alpar, Nobel Yayınları, Ankara, 2007.

Muharrem Feyzi Togay, Yusuf Akçura Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1944

Nail Tairov, Akçurini, Kazan, 2002.

Niyazi Berkes, “Unutulan Adam”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı 14 (1976), s. 194- 203.

Thomas Paine, Sağduyu, Çeviren M. Macit Kenanoğlu, Lotus Yayınları, Ankara, 2005.

Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Kökleri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2001; Hilmi Ziya Ülgen, Ziya Gökalp, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007.

Yusuf Akçura, Türk Yılı 1928, Hazırlayan Arslan Tekin, A. Zeki İzgöer, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2009.

Yusuf Akçura, Hatıralarım, Hazırlayan Erdoğan Mura, Hece Yayınları, Ankara, 2005.

Yusuf Akçura, “Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak Usullerine Dair”, I. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, Ankara 1932, s. 605.

Yusuf Akçura, “Türklük”, Salname-i Servet-i Fünûn, 1328, s. 189-192; “Türk Milliyetçiliğinin iktisadi Menşelerine Dair”, Siyaset ve İktisad, s. 155-159.

Yusuf Akçura, “Gökalp Bey Hakkında Hatıra ve Mülahazalar”, Türk Yurdu, 2. Seri 1/ 4, Kanun-ı evvel 1340 (Aralık 1924), s. 156- 162.

Yusuf Akçura, “Akçura Oğlu Yusuf”, Türk Yılı 1928, Türk Ocakları Merkez Heyeti neşriyatı, İstanbul, 1928, s. 287-455.

Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Ankara, Alter Yayıncılık, Ankara, 2012.

Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Alter Yayıncılık, Ankara, 2010.

Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Hz. Ş. Beysanoğlu, İstanbul 1992.

* Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi, Tarih Bölümü, abdullahgundogdu@yahoo.com

[1] Akçura ailesi hakkında en kapsamlı çalışma Kazan’da Rusça yayınlanmıştır. Bk. Nail Tairov, Akçurini, Kazan, 2002.

[2] Akçura’nın hayat hikâyesi için başlıca müracaat eserleri için bkz: Muharrem Feyzi Togay, Yusuf Akçura Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1944; Ahmet Temir, Yusuf Akçura, Ankara, 1987; Yusuf Akçura, Türk Yılı 1928, Hazırlayan Arslan Tekin, A. Zeki İzgöer, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2009; Yusuf Akçura, Hatıralarım, Hazırlayan Erdoğan Mura, Hece Yayınları, Ankara, 2005; François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1876- 1935), Çeviren Alev Er, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1999.

[3] Ziya Gökalp’in hayat hikâyesi hakkında müracaat eserleri için bkz: Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Kökleri, Pınar Yayınları, İstanbul, 2001; Hilmi Ziya Ülgen, Ziya Gökalp, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2007; Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, Yay. Haz. A. Kazancıgil, C. Alpar, Nobel Yayınları, Ankara, 2007; Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp (1876- 1924) Hayatı- Sanatı- Eserleri, Varlık Yayınları, İstanbul, 1955; Cavit Orhan Tütengil, Ziya Gökalp Üstüne Notlar, İstanbul 1964; Hasan Tuncay, Ziya Gökalp, İstanbul 1976.

[4] Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp…, s. 7-15

[5] Ziya Gökalp, “Felsefi Vasiyetler I: Babamın Vasiyeti”, Küçük Mecmua, Sayı 17, Diyarbekir, 1338, s. 1- 4

[6] Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı Ziya Gökalp, Yay. Haz. A. Kazancıgil, C. Alpar, Nobel Yayınları, Ankara, 2007, s. 18.

[7] Yusuf Akçura, “Kazan Ülemasından Mercânî Efendi”, Malûmât, c. I ve 3, 69, Kanun-ı sâni 1312, s. 421-422. Bu onun ilk matbu makalesidir.

[8] Yusuf Akçura, “Akçura Oğlu Yusuf”, Türk Yılı 1928, Türk Ocakları Merkez Heyeti neşriyatı, İstanbul, 1928, s. 287-455.

[9] Özellikle Bkz. Uriel Heyd, Türk Milliyetçiliğinin Kökleri, 2001; Hilmi Ziya Ülgen, Ziya Gökalp; Mehmet Emin Erişirgil, a.g.e.

[10] Bkz. Thomas Paine, Sağduyu, Çeviren M. Macit Kenanoğlu, Lotus Yayınları, Ankara, 2005.

[11] Enver Ziya Karal, “Önsöz”, Üç Tarz-ı Siyaset, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s. 1-18.

[12] Yusuf Akçura, “Tarih Yazmak ve Tarih Okutmak Usullerine Dair”, I. Türk Tarih Kongresi Zabıtları, Ankara 1932, s. 605.

[13] François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri, s. 135-136.

[14] Yusuf Akçura, “Gökalp Bey Hakkında Hatıra ve Mülahazalar”, Türk Yurdu, 2. Seri 1/ 4, Kanun-ı evvel 1340 (Aralık 1924), s. 156- 162.

[15] Yusuf Akçura, “Türklük”, Salname-i Servet-i Fünûn, 1328, s. 189-192; “Türk Milliyetçiliğinin iktisadi Menşelerine Dair”, Siyaset ve İktisad, s. 155-159.

[16] Niyazi Berkes, “Unutulan Adam”, Sosyoloji Konferansları Dergisi, Sayı 14 (1976), s. 194- 203.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları