Türkçülüğün ihmal edilmiş yalvacı Ali Bey Hüseyinzade -Turan – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______05.12.2018_______

Türkçülüğün ihmal edilmiş yalvacı Ali Bey Hüseyinzade -Turan

MİSAK Editörü

Türkçülüğün Yalvacı

Prof. Dr. Nesib Nesibli’nin 19 Kasım 2018 tarihinde
Kabakçı Konağı’nda yaptığı konuşmanın esas tezleridir.

Öncelikle çok önemli bir kişini yâd etmeği gündeme aldığınız için teşekkür ederiz. Bu görevi de bana emrettiğiniz için özel teşekkür borçluyuz.

Türkiye’de, kendi memleketi Azerbaycan’da dahi, halen iyi tanınmamaktadır.  Hemen şunu da belirtelim; Eserlerinin çoğusu yeniden basılmıştır. Her şeyden önce Füyuzat dergisinin yeniden basılmasını vurgulamak gerektir. Rahmetli Ofeliya Bayramlı bu işe katlanmıştır. Siyaseti-Füruset, Kırmızı Karanlıklar İçinde Yeşil Işıklar gibi birkaç eseri basılmıştır. Dr. Azer Turan’ın Ali Bey Hüseyinzade (Moskova: SALAM press, 2008) yayınlanmıştır. Prof. Dr. Ali Haydar Bayat’ın Hüseyinzade Ali Bey (Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 1998) kitabı Türkiye’de basılmıştır. Hüseyinzade konusunda en güzel kaynaklardan biri Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’in geniş makalesidir. Biz onu Azerbaycan Türklerinin Önderleri (Ankara: Berikan, 2017) kitabında yeniden yayınladık.

Bu yayınlara rağmen, Ali Hüseyinzade-Turan’ın halen yayılmayan çok eseri vardır. Kendisi iyi idrak edilmemektedir ve buna hak etmiyor.

Dr. Ali Hüseyinzade 24 Şubat 1864’de Bakü yakınlığındaki Salyan şehrinde doğmuştur. O, Zerdabi’den 27 yaş, Gaspıralı’dan 13 yaş küçüktür, Ali Merdan Topçubaşı’yla aynı yaşdalar, Ahmet Ağaoğlu’dan 5 yaş, Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’tan 12 yaş büyüktür. Babası Tiflis Müslüman mektebi öğretmenlerinden Hüseyin Bey’dir. Daha küçük yaşta iken anasının vefatından sonra, çocukluğu büyük babası, Kafkas Şeyhülislamı Hüseyinzade Ahmet Salyani’nin yanında geçmiştir. Mirze Feteli Ahundzade dostu hakkında der: ‘Muhtelif ilimler ve fenler sahasında, astronomi, coğrafya, hesap, riyaziyat, tarih, hikmet ve özellikle fıkıh ilmi sahasında bütün Kafkas ülkesinde Şeyhülislam’ın eşi beraberi yoktur. O, feylesof tabiatlı, liberal meslekli, terakki seven, fitren fesahatli bir adam’ idi. Azer Turan’a göre, ‘Şeyh hazretleri ortodoksal veya ehkamcı olmadı. 19. Yüzyılda Arap alfabesi reformunu şariata aykırı saymayan bir şeyhülislam tasavvura getirmek Şeyh Ahmed Salyani fenomeni istisna olunursa, sadece mümkün olmayacak.’ Şeyhülislam Ahmet Salyani ilk edebiyat tarihinin yazarıdır. Tarih-i Edebiyat-ı Türki adlı küçük hacimli bu eser, Türk milletinin büyükleri, eski Türklerin yazısı, Çağatay edebiyatının altın dönemi, Uygur dili, Alişir Nevai hakkındadır. Kafkas Memleketinin Halkları, Kitab-i Keşfül-Ayyam ve el-Şohur, Terbiyetül Etfal, Dilguşe, Muellimül-etfal-fi-terige telimül etfal adlı diğer eserleri de vardır.

İlk tahsilini Tiflis Müslüman mektebinde yapmıştır. Kendisi sonralar yazacaktı:  “Evvela, men Tiflis’te şeyhülislamların tahtı-idaresinde bulundum, tahsili-iptidaimi orada geçirdim. Bu tahsili-iptidaim Kuran-ı Kerim’in kıraati ve Farsı ibare, Tarihi-Nadir ve Gülistan-ı Sadi’nin mütalaasına münhasır kaldı… Bir uşağın bu suretle öz ana dili ta iptidaiden ihmal olunup, ona zorla ecnebi dilleri tahsil ettilerse, ne netice hâsıl olur? İşte emeğim boşa gitti. Çünkü Türk olduğum halde, Türkçe bilmedim. Müslüman olduğum halde Kur’an’ı anlamadım.”

1875’te Tiflis klasik Birinci gimnazyumuna girmiş, büyükbabası Şeyh Ahmet Salyani ile dostu Feteli Ahundzade’nin sohbetlerinden, daha doğrusu tartışmalarından faydalanmıştır. Neden “tartışma”yı vurguladık? Çünkü Feteli Ahundzade, Azerbaycan’da yenilikçilik hareketinin başında duran, modernizm akımını başlatan fikir adamıdır. Ama kendisinin de ifade ettiği gibi ‘Türk görünmesine rağmen, Fars tayfasındandır, pan-İranizmin banisidir. Gimnazyum talebeliğinden itibaren Türkçeye, Türklüğe ve Türkiye’ye bağlılık duymasında, Türk dünyasının uyanması için her şeyden önce Türkiye’ye dayanmak gerektiği fikrinin doğmasında Şeyh Salyani’nin büyük etkisi olmuştu.

Ali Hüseyinzade 1885’te Petersburg Üniversitesi Fizik – Matematik Fakültesine girmiş; 1889’da oradan mezun olmuştur. Burada dikkat verilesi birkaç husus üzerinde duralım: 80’li yıllarda Rusya, pan-Slavizmin yükseldiği ve Türklere, Yahudilere, tüm gayri-Ruslara karşı düşmanlık hislerinin arttığı bir dönemi yaşıyor. İkinci husus: Biyografik Muhtasar Malumat yazısından: Petersburg Üniversitesi’nin Fizik-Matematik Fakültesinde (1885-1889) okudum. Bu, Rus üniversite gençliğinin en isyankâr zamanına tesadüf eder; bulunduğumuz fakültenin talebesinden olan Saşa Ulyanov o sıralarda edam olunmuştu (1886). Esil aile adı Ulyanov olan Lenin bu Saşa’nın küçük kardeşidir.” Üçüncü husus: Gayri-Ruslar arasında milli fikir hareketlerinin yarandığı dönemdir. Kendisi sonralar yazacaktı; arkadaşları Gürcü öğrencilerinden ilk milliyetçilik dersi almıştır.

Türklük ve Türkçülüğü daha yakından takip etmek arzusu ile İstanbul’a gelerek 1890’da İstanbul Üniversite’sinin Askeri Tıbbiye bölümüne yazıldı. İşte ilk Turancı manifesto olarak bilinen Turan şiiri 1892’de İstanbul’da yazıldı. Sistemli bir Turan düşüncesini ilk defa talebe Hüseyinzade Ali söz konusu şiiri ile meydana çıkarmıştı.

Bir haşiye: Ali Bey Hüseyinzade Turan şiirini 1904’de yazdığı Mektub-i Mahsus’a ilave ederek Mısır’da yayınlanan Türk gazetesine gönderse de şiir o zaman yayınlanmadı. Hüseyinzade hatırında olan bu hisseni 1915’de Yusuf Akçura’ya söylemiş, o da hemen parçanı 1928’de yayınladığı Türkçülüğün Tarihi eserine dâhil etmişti. Turan şiirini ve ‘Mektub-i Mahsus’u göz önünde tutarak, Yusuf Akçura itiraf eder ki; “Hüseyinzade Ali Bey, Müslüman Türkler arasında ilk Turanidir”. Şiir şudur:

Sizlersiniz, ey gövm-i Macar, bizlere ihvan,

Ecdadımızın müştereken menşeyi Turan.

Bir dindeyiz biz, hepimiz hakperestan,

Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kuran?

Çingizleri titretti şu afakı sera ser,

Timurları hükm etti şehinşahlara yekser.

Fatihlerine geçti bütün kişveri geyser…

Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken yazıyor; “Tıbbiye hayatında yüksek ve mütevazı ahlak, bir yandan tabiat ilimlerine, bir yandan felsefeye, Şark ve Garp edebiyatlarına ait derin bilgisi ile arkadaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Aynı zamanda Çarlık idaresine karşı kuzey Türkleri arasında uyanan isyan ve hürriyet duyguları ile dolu olduğu için bu da ayrıca Tıbbiye gençlerinde Abdülhamit idaresine karşı uyanmaya başlayan isyan duygularını beslemiş ve onlarla hemen anlaşmıştı. Bu genç hürriyet idealistleri Ubeydullah Efendi ile temasta bulunuyorlardı. Bir gün ilk defa Sirkeci’de bir kahvede (çok muhtemel ki Meserret kıraathanesinde) Hüseyinzade Ali, Ubeydullah Efendi’yle tanıştılar. Bu sırada Ali, Rusya’da Çarlık idaresine karşı nihilistlerin gizli cemiyetlerinin altışar kişilik gruplar halinde nasıl faaliyete geçtiklerini anlattı. Ubeydullah Efendi ile İshak Sükûti teşkilat yapılmasına karar vermişler ve ilk defa İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kuranlar arasında bulunmuşlardır.”

Kendisinin yazdığı biyografik kayıtlarında Hüseyinzade Ali, İttihat ve Terakki ile alakası hakkında böyle bir kısa bilgi veriyor: “…Bir aralık Eyüp Sabri, Mithat Şükrü, merhum Ziya Gökalp, merhum Hatip Naci ve saire ile İttihat ve Terakki’nin merkezi umumisi (ve İstanbul merkezi) azalığında bulundum — İstanbul’da, Selanik’te, sonra yine İstanbul’da. Zaten İttihat ve Terakki’nin ilk teşekkülü zamanından beri, yani daha Tıbbiye talebesi iken, İbrahim Temo, merhum İshak Sükûti, merhum Osman Cevdet, merhum Abdullah Cevdet ve saire ile beraber bu mezkûr cemiyetin azasından biri idim.”

“Hüseyinzade mütevazı, sakin, mütefekkir” (Abdullah Cevdet),

“Halim-selim, yumuşak tabiyetli” (Ahmed Ağaoğlu),

“Göze çarpmadan sakin hayat yaşayan” (Şevket Süreyya Aydemir),

bir insandı ve öz tarihi hizmetleri hakkında konuşmak onun üslubuna yad idi.

“Aslında ‘bu sessiz-semirsiz inkılapçının telkinleri, irşatları sayesinde ‘İttihadı-Osmani’ cemiyeti tam yeni mefkûreli cemiyete dönüşmüştü.” (Ziya Gökalp).

Hilmi Ziya’nın yazdıkları da Gökalp’ın dediklerinin bu bakımdan tutarlı bir teyididir: “Sessiz ve gösterişsiz tavrına rağmen siyasi ve felsefi fikirleri ile arkadaşlarına tesir etmeye başlamış, onlarla birlikte İttihat ve Terakki’nin başına geçmiş, fakat gösterişsiz ve gürültüsüz mizacı onun hiç bir zaman elebaşı, bir lider olmasına imkân vermemiştir.”

Hüseyinzade 1895’te Tıbbiye’yi bitirip Haydarpaşa askeri hastanesine memur edildi. Burada iken Teselya Yunan harbine katıldı, harpten dönüşünde (1900) müsabaka imtihanını kazanarak Tıbbiye mektebine cilt ve frengi hastalıkları muallim muavini tayin edildi. İttihat ve Terakki’ye mensup olması ve Hamit idaresinin siyasi tatbikatına uğraması yüzünden bu vazifesinde uzun zaman kalamadı. Kendisi yazıyor: 1903’de önce bir müddet merhum Ahmet Celalettin Paşa’nın Çamlıca’daki köşklerinde ve Nişantaşı’ndaki sarayında misafir kaldıktan sonra Abdülhamid ve istibdat rejiminin türlü bahanelerle takibatı yüzünden Kafkasya’ya firara mecbur oldum.”

Azerbaycan’daki Türkçülüğü ve Üç Tarz-ı Siyaset’e destek

Azerbaycan’da ilk önce Kaspi gazetesinde makaleler yazmaya başlıyor. Kaspi, Rusça çıkmasına rağmen milli bir gazeteydi. Editörü Ali Merdan Topçubaşı, sahibi Hacı Zeynalabidin Tağıyev’di. Azerbaycan’da durum nasıldı? Milli hareketin başını çeken Hasan Bey Zerdabi artık tek değildi, Ali Merdan Topçubaşı, Ahmet Ağaoğlu gibi aydınların liderliğinde yeni aydın tabakası oluşmaktaydı. Yeni milli burjuvazi milli fikirleri desteklemekteydi. Kuzey Azerbaycan ümmetçilikten milletçiliğe geçit dönemine girmişti.

Bu arada Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı-Siyaset makalesindeki Türkçülük fikrini destekleyen mektup yazıyor. Mektub-i Mahsus başlığında yayınlanıyor. Biraz bu küçük hacimli fakat ağır çekili/önemli yazı üzerinde duralım.

Yedi önemli meseleden bahsediyor.

1) Milli tarihi değerlerimize sahip çıkmak gerekliği: “…Türklüğün medar-ı iftiharı bulunan Cingizler, Teymurlar (Timurlular) gibi harp dâhilerine hakaretamiz bazı sözler derç edilmiştir. Bu da Osmanlı Türklerini müdafaa niyetinden ileri gelerek ‘kaş yapayım derken göz çıkarmak’ kabilinden olmuş oluyordu.”

2) Çarlık Rusya’sındaki Türklerin yanlış olarak “Tatar” adlandırılması: “…Türk var, Moğol var, fakat tatar yoktur. Kırımlılar, Kazanlılar, Orenburglular ve saire hep Türk oğlu Türk’türler. Kendilerine ne kavimden oldukları Türkçe sual olunsa Türk’üz diye cevap verirler. Bunlara akvam-i saire tarafından bir yanlışlık olarak Tatar denmiştir.”

3) Mezhep ayrılığının önem arz etmediğinin vurgulanması: “Türkler, her nerede olursa-olsun, ister Osmanlı’da, ister Türkistan’da, ister Baykal gölünün etrafında, ya Karakum civarında olsun, yekdigerlerini tanıyacak, sevecek, Sünnilik, Şiilik, ve daha bilmem nelik anlamlarıyla taasüb-i mezhebiyi azaltıp Kuran-ı Kerimi anlatmağa gayret edecek, esas-ı din[in] Kuran olduğunu bilecek olurlarsa, el vermez mi?”

4) Milli gücün bileşenlerinin belirlenmesi: “…Bir millet için hey şeyden akdem arzu edilecek şey kuvvettir. Zamanemizde milletlerin selametine, saadetine yegâne vasıta budur. Bir milletin kesb-i kuvvet etmesi nüfusun kesretine, afradın sıhhet ve afiyetine ve anasir-i mütecanisesi [aynı cinslileri] arasında irtibat-i manavinin tezayüdüne [artmasına] vabestedir. Tekessür-i nüfus [türdeş] sıhhet-i cismaniye ve ruhaniye, irtibat-i manevi servetsiz, muhabbetsiz, hüsn-i ahlaksız olamaz. Binaenaleyh evvel emirde cahil olmamağa çare aramalıdır. Servet kazanmanın yollarını öğrenmelidir. Fesad-i ahlakın önü alınmalıdır. Ve alelhusus muhabbet-i mütakabilenin [karşılıklı sevginin] tezayüdüne çalışılmalıdır.”

5) Türk dünyasının bütünlüğü fikrinin idraki: “…bu milletin, ya ümmetin terakki-ye maddi ve manevisi mütakabildir; yani teavün [yardımlaşma] esasına müstemneddir. Etrakın bir kısmında vukua gelen terakki o biri kısmına ekseder [yansıyar], tesir eder. Mesela, lisan-i Osmani’nin tekamülü Kırımlıların, Kazanlıların ya Şirvanlıların dahi dilini islaha hizmet eder; Türkistan-i Çin bir Fransa kadar laagel bir Flamang, bir Belçika kadar mütarakki bir memleket olsa idi, bunun Osmanlı Türklerine de bir faidesi olmayacak mıydı?… Alem-i İslam, memalik-i Atrak gayri-mümbit bir çöl, bir beyaban halini aldığı taktirde emin olunuz ki, Osmanlı medeniyeti dahi ne kadar çalışsa yine bu beyabanın ortasında bir vahadan başka bir şey olamaz! Bir memleketin bağlarına filoksera ariz olmuş iken orta yerde bir-iki bağın şu illetten tamamıyla masun kala bilmesi çok müşküldür [zordur]. İslam, Türk her tarafta terakki etse, kuvvet bulsa memalik-i Osmaniye de o âlemin içinde bir vaha değil, bir behişti-enden behişt olur. Binaenaleyh mesele ittihat yahut tevhit meselesi değil, mesele yekdiğerini tanımak, sevmek terik-i temeddünde [gelişme yolunda] yekdiğerimize muavenet etmek meselesidir.”

6) kendimizi tanımak ve tanıtmak meselesine dikkat: “Muallim Feyzi gibi fazıl ve kâmil bir Türkü, bu Azerbaycan Türkünü İran’da tevellüt etmiş olduğu için ya İranileri sevdiği için ecemi takip etmek… Diğer taraftan da İran’ın gaanilerine [okuyucularına] varıncaya kadar mektep şagirdanına şiirlerini ezberletmek; fakat Mirza Alişir  Nevai’den iki setir olsun düz okuya bilmemek.”

7) Turancılığın beyanı: “Sizlersiniz ey kavm-i Macar bizlere ihvan, Ecdadımızın müştereken menşei Turan.”

Birinci Rus İnkılabı (1905-07) başlıyor. Moskova’ya giden milli heyet hakkında kendi kayıtlarından: “11 kişiden… ibaret bu heyeti-mürahhasada Ağaoğlu Ahmed, Adil Han Ziyadhan, merhum Ali Merdan Bey Topçubaşi, merhum Ferruh Vezirov ve saire ile birlikte men de vardım… General Trepov’un intrikalarına rağmen, fikir ve dileklerimizi, cüzi bir tadil ile Başvekil Vitte’ye kabul ettire bildik (1905). Bir de o sıralarda bütün Rusya İslamlarının ilk yövmi [günlük] gazetesi olmak üzere Hayat namile bir gazetenin imtiyazını elde ettik.”

Dönemin tüm milli aydınları Hayat gazetesinin yazarları oldu. Kendini “Türkçe İslami Gazete” ilan eden Hayat’ın ilk sayısı 7 Haziran 1905’de çıktı. Kaçınılmaz Biz kimiz? sorusuna yanıt aranmasında, Hayat gazetesi bir dönüm noktası oldu. İlk baş makale büyük ihtimalle editör (diğer editör Ahmed Ağaoğlu) Ali Bey’e aittir. Gazetemizin Mesleki [amacı] başlıklı başyazıda şunlar belirtilmekteydi: “… milletimiz güçlü, zinde, bilumum hafi [gizli] hayat ile muttasıf [nitelikli] bir millettir. Hem taze, genç bir millettir, yaşamın olgunlaşma dönemine giden yolun henüz başındadır.” Dünya ve yaşamı “cenk meydanı” olarak gören editör, bu gazetenin milli hayatın bir aynası olacağını ilan etmekle birlikte, okuyucularına gazetenin başka bir işlevini de iletmekteydi: “İşte gazetemizin asıl görevi… milletimizi kalemle savunma ve bu yolda savaşmaktır.

İlk sayısında gazete, daha bir önemli, milli bilincin önemine ilişkin fikri ortaya atarak şunları yazmaktaydı: “Ancak kendini idrak eden kabile ve millet, saadet yolcusu ve özgür olabilir. Yani her kavim ve milletin, ait olduğu kavme, lisanına, dinine, tarihine, gelenek ve ahlakına, velhasıl tüm geçmişine ve bugününe, hatta geleceğine vakıf olması gerekir.” Ali Hüseyinzade, editörler adından beyan ettikleri amaca sadık kaldı ve Hayat milli görüşün gelişimine ve milli çıkarların savunulmasına önemli katkılarda bulundu.

Bu bağlamda Ali Bey Hüseyinzade’nin “Türkler kimdir ve kimlerden ibarettir?” başlıklı sekiz bölümden oluşan makale dizisi dikkat çekmektedir. Yazar, Türklerin geçmişine dair düşüncelerin yanlış olduğunu, bu yanlışlığın yabancı yazılardan kaynaklandığını belirtmektedir. Türkçe basında bile “Türk ve Tatarların medar-i iftiharı olan Cengizlere ve Timurlara dair yakışıksız sözlere rast gelinen” fikirlerin farkında olma çağrısı yapar. Ali Bey’e göre, tarihle ilgili meselelerle şimdi değil, “birkaç asır önceden” ilgilenmek gerekiyordu ve bu meseleleri geleceğe bırakmak doğru değildir. Şurası bir gerçek ki, milli tarih meselesi “bir ya da iki kişinin işi değildir”, bu sorunun çözümü için “darülfünunlar, meclisler, cemiyetler var olmalı[dır].”

Yazar, Avrupa Türkolojisinin çok ilerlediğini, bir dizi akademik konuların çözülmesinde başarılı olduğunu ve bazı Türkolog ve oryantalistlerin isimlerini zikrederek belirtmiştir. Daha sonra, Osmanlı Türklerinden Şemseddin Sami, Necip Asım gibi araştırmacıların girişimlerini bir örnek olarak göstermiştir. Yerli Türkologların yetişmemesi bir yana, yabancı yazarların eserlerini okuyabilen birinin dahi bulunmadığına dikkat çeken Hüseyinzade, bu durumdan esef duyduğunu belirtmektedir.

Ali Bey Hüseyinzade, makalesinin sonraki bölümlerinde Azerbaycan’daki Türklere verilen Tatar isminin yanlış kullanıldığını belirtmekte, Tatarların kökenine açıklama getirmektedir. Tatarların, Moğolların bir kolu olduğunu, ancak Batı’ya toplu halde göç etmediklerini belirtmektedir. Daha sonra, eski Türklerin “sahneyi-tarihiyeye miladi-İsa’dan 2000 yıl önce çıktığını”, “Baykal civarında Orhon ve Yenisey nehirleri sevahilinde ve Altay eteklerinde yaşamış” olduklarını kaydederek, antropoloji açıdan Türklerin çeşitli etkilere maruz kaldığını ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır.

Bu bölümde başka bir önemli konu da ele alınıyor. Batı ve Rus bilim adamlarının Türkleri iki terimle iki gruba bölmelerine itiraz ediyor. Osmanlı’daki Turok/Turk/Turkish ile Osmanlı haricindeki Tyurok/Turc/Turkic arasında etnik/ırksal bölgünün olmadığını savunur.

Makalenin bir sonraki bölümünde, Hüseyinzade, Ural-Altay (Turan) dil ailesinin özelliklerine geçerek, onun Sami ve Hint-Avrupa dil grubu arasındaki farklarına işaret etmekte. İslam’ı kabul etmesine ve yüzyıllar boyunca Araplarla birlikte yaşamasına rağmen, Türklerin Araplaşmamasının öncelikli nedeni olarak Türkçenin farklı özelliğini belirtmektedir.

Sonraki bölümlerinde, eski Türklerin inançlarını, eski kültürünü ele alan Ali Bey Hüseyinzade, Orta Çağ’da Türklerin büyük bir coğrafyada yazmış olduğu muhteşem tarihten bahseder. Bizce, dönemin Türkoloji ilminin esaslarına dayanan bu eser ciddi siyasi anlam taşımaktadır.

Ali Bey Hüseyinzade’nin kimlik kavramında dinin de özel bir yeri vardır. Eserlerinin hiçbirinde İslam (ümmet) Türklüğe (millete) karşıt olarak ele alınmamakta, aksine birbirlerini tamamlayan unsurlar olarak görülmektedir. Yukarıda belirtilen Gazetemizin Amacı makalesinde açıkça şöyle yazılmıştır: “İslam dışında bizim için kurtuluş yoktur.” Bu iki ilkeden sonra üçüncüsü gelir: “Avrupa ilmine, eğitimine, edebiyatına, sanat ve sanayisine vakıf olmaya ve milletimizin beyninde yayınlamaya başlamalıyız.”

Türk’e ne gerekir?

Ali Bey Hüseyinzade’nin Hayat’ta yayınladığı “Bize hangi ilimler gerektir?” makalesi, milli ideolojinin oluşumu açısından büyük önem taşımıştır. Bu makalesinde Hüseyinzade ünlü üçlü düsturunu – “Türk kanlı, İslam imanlı, Frenk kıyafetli olalım!” formüle etti. Olağanüstü bir başarıyla ifade edilen bu düstur, milliyetçi kesim tarafından milli bir slogan olarak kabul edildi, daha sonra da bağımsız milli devletin bayrağındaki renkler, bu sloganın ideolojik-siyasi yönlerinin simgesi haline geldi (1918). Osmanlı Devleti’nde siyasi Türkçülük kısa bir süre sonra bu düsturu kendine temel alarak, küçük bir değişiklikle “Türkleşmeli, İslamlaşmalı, Avrupalılaşmalı” sloganına dönüştürdü.

Üçlü düstur üzerinde biraz duralım. Zira her zaman olduğu gibi bugün de günceldir. Burada üç ayrı akım var. İlk bakışta birbirini reddeden anlayış ve değerlerdir. Onları bir yerde tutmak onlara kısıtlama getirmek demektir veya onlara mutlak/absolyut hale getirirsek denge bozulur. Türk kanlı ifadesi Hüseyinzade’ye göre Türklük bilincine sahip olma, milletleşme demektir. İslam imanlı ise maneviyat alanıyla kısıtlanır. Aslında bu, laiklik ilkesidir. Zaten Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti (1918-20), Müslüman dünyasında birinci laik devlet oldu.

Burada en önemli meselerden birisi de üçüncü ilkedir. Öncelikle, onu mutlak/obsolut hale getirirsin – kozmopolitizm olur, batıcılık olur. Batı karşısında teslimiyyet olur. İkincisi, Ali Bey Hüseyinzade’nin birinci versiyonunda sadece Firenk kıyafetli olalım deniyor. Az sonra Hüseyinzade bunu Firenk düşünceli ve kiyafetli şekline getiriyor. Burada dikkat çeken “Firenk düşünceli”dir. Bugün bile düşünce sisteminde sakatlık halinin yaşanmasıdır. “Firenk düşüncesi”yle ne kastediliyor? Serbest düşünce, dini ahkâmlardan arınmış serbest, hür düşünce. Avrupa’nın Rönesans’la başlattığı ve Reforma döneminde esasen çözdüğü problem. Buradan da sonuca varıyoruz: Günümüz Müslüman dünyasının  başbelası – inançlı insanların sorgulama kültürünü yakın bırakmamaları.

Yazar, dünyanın farklı yerlerine dağınık olarak yerleşmiş olan Türkleri “uygar dünyaya çıkarabilecek dilin” Arapça, Farsça, Rusça ve Fransızca olamayacağını bildiriyor: “bu aracın ancak ve ancak Türkçe olacaktır” diyor. Ali Bey Hüseyinzade, Türk Dilinin Vazifeyi-Medeniyesi başlıklı makalesinde şunları yazmıştır: “Biz muhtelif şive ve lehçelerimizi ıslah ve tevhit ile kendimize mahsus medeni ve edebi bir umumi Türk dili vücuda getirebiliriz.”

Bu meselenin de üzerinde durmalıyız. Ali Bey ve ondan sonra gelenlere göre, “edebi bir umumi Türk dilinin yaratılmasında” Türkçenin İstanbul şivesi esas alınmalıdır. Abdulla Sur, bu konuyla ilgili şunları belirtmektedir: “…eğer ‘tevhit-i lisan’ [dil birliği] arzusunda isek âmâlımız namına ‘İstanbul şivesi’ni kabulde tereddüt etmemeliyiz. Zan edersek, bunu bizi gibi her Türk oğlu Müslüman kimse de ister değil mi? Artık biçimlenmiş İstanbul şivesine dayanan ortak edebi dil fikrini sırasıyla Hayat gazetesi, daha sonra Füyuzat dergisi (editörü Hüseyinzade) savunmaktadır. Füyuzat, dünyanın çeşitli yerlerinden bu konuda yazılan mektuplara büyük bir hevesle yer ayırmıştır. Yerel şiveleri temel olarak kabul edip, ayrı ayrı edebi diller yaratmak isteyenlere yanıt olarak, Füyuzat dergisinin çalışanı Hasan Sabri Ayvazov, geniş bir makale hazırlayarak dergide yayınladı.

Bu arada milli şair Mirza Alekber Sabir de birkaç eserinde bu meselelere ilişkin görüş bildirmiş, milliyetçi (Türkçü) kesimin umum-Türk edebi dil kavramını savunmuştur. Sabir, Osmanlı’da kullanılan dilden (Osmanlıcadan) Azerbaycan’daki dile (‘Türk Dili’ne) “tercüme ihtiyacını” gayri-ciddi bir öneri olarak görmüş, ünlü Taziyane şiirinde bu teklifi öne süren kişiyle (Genceli’yle) alay etmiştir:

“Osmanlıcadan tercüme Türke” – bunu bilmem,

Gerçek yazıyor “Genceli”, yainki henekdir;

Mümkün iki dil birbirine tercüme, amma

“Osmanlıcadan tercüme Türk’e” ne demekdir?!

Hayat, Füyuzat [‘feyz’ çokluk, zenginlik, başarı], İrşad, Taze Hayat, Şelale gibi basın organlarında Ali Bey Hüseyinzade ve diğer Türkçülerin İstanbul şivesi temelinde tüm Türkler için ortak edebi dil kavramını milli aydınların büyük çoğunluğunun kabul etmiş olmasına rağmen, bazıları tarafından kuşkuyla karşılanmıştır.

İmla konusundaki tartışmalar alevlenerek farklı bir boyut kazandı. İmla meselesi, kimlik aramaları için ek bir teşvik olmuştur. İmla meselesinin arkasında, aslında tüm Türkleri bir millet ya da ayrı ayrı milletler olarak saymak gibi kavramsal farklılıklar durmaktadır. Osmanlı ve Rusya Türklerine karşı farklı tutumlar da bu yaklaşım farklılığından kaynaklanmaktaydı.

Aydınlar arasında, Mirza Feteli Ahundzade’nin izinden giden, Rus kültürünün etkisinde kalanlar, Şii-Sünnü meselesine mezhep ayrılığından daha fazla önem verenler, Osmanlı’ya karşı soğuk tutum içindeydi. Onlar, Füyuzat’çıların dil, edebiyat ve kültür birliği fikrine çeşitli delillerle olumsuz bir tutum sergiliyordu. Esas delil de “Osmanlı diline” aşırı derecede Arapça ve Farsça kelimelerin doldurulması, Osmanlı’da istibdat rejiminin olmasıydı. Onlar, bu delillerle Ali Bey Hüseyinzade ve meslektaşlarının, dil, edebiyat ve kültür birliği fikrini çürütmeye çalıştılar. (Oysa Osmanlı’da yazı dilinin sadeleştirilmesi ve onu konuşma diline yaklaştırma eğilimi, daha Tanzimat döneminde başlamış, 20. yüzyılın başlarında, özellikle Jön Türk Devrimi’nden sonra daha da güçlü hale gelmiş, Yeni Lisan Hareketi bu alanda ciddi başarılar elde etmişti. N.N)

Osmanlı’da yazı dilinin yabancı kelimelerden temizlenmesi alanındaki bu gelişmelere rağmen, şartlı/farazi olarak “Azerici-halkçı” olarak adlandırdığımız bu eğilim, Türkçü-milliyetçi kesimin tek bir edebi dil, dolayısıyla tek millet kavramına karşı olumsuz tutumunu değiştiremedi.

Ali Bey’den sonra Azerbaycan…

Ali Bey Hüseyinzade’nin Osmanlı’ya göç etmesinden sonra, “halkçıların” bu meselelere karşı takındığı tutum daha da sertleşti. Gori Muallimler Seminaryası’nın eski öğrencisi Firudin Bey Köçerli, 1913’de yazmış olduğu Ana dili başlıklı makalesinde eleştiri sınırlarını aşan ithamlar öne sürdü: “Bizim Azerbaycan Türklerinin kendine mahsus dili var… Allah Ali Bey Hüseyinzade’ye insaf versin. Keşke o âlicenap İstanbul’da rahat oturarak bizim bahtsız Kafkas’a gelmeseydi. O âlicenabın ilim ve kamalına sözümüz yoktur. Sözümüz ondadır ki, ilim ve kamalından bize bir behre vermedi, ancak dilimizi bozdu, taze dil getirdi. Etrafını bir grup maymunlar sardı ve onu taklit etmekte birbirine fırsat vermeyip, ‘büyük hünerler’ gösterdiler.”

Daha sonra Firudin Bey, “işbu, işte, şimdi, efendim” gibi kelimelerin gazete ve dergilerin dilini tamamen anlaşılmaz hale getirdiğini belirterek, iddiasına şöyle devam etmiştir: “Bize göre, bu taklit ve davranış millete ihanet demektir. Biz bir taraftan İlminskilere, Mirovyevlere, Levinskilere lanet okuyarak yakışıksız sözler diyoruz ki, dilimizi atıp, bizi Ruslaştırmak istiyorlar. Bir taraftan da kendimiz anadilin bozulmasına, unutulmasına çalışıyoruz.”

Firudin Bey Köçerli ve diğer “halkçıların”, umum Türk birliği fikrini savunanları bu tür ithamlarla suçlamaları asılsızdı. Çünkü Köçerli’nin bahsettiği Nikolay İlminski (1822-91) ve diğer memurlar, Rus İmparatorluğu sınırları içindeki ve dışındaki Türklerin dilde, fikirde, işte birleşmesini istemiyor, bu birlik çağrılarını ve bu çağrıların sahiplerini sürekli baskı altında tutuyorlardı. İlminskilerin her bir Türk halkına kendi alfabesini, edebi dilini, edebiyatını yaratmak ve onları birbirinden ayırmak gibi fikirleri, daha sonra Sovyetler döneminde gerçekleştirilecekti.

Hüseyinzade, bu dönemdeki gazetecilik faaliyetleri hakkında şunları anlatıyor: “Bakü’de intişara başlayan mezkûr gazetede evvela Ağaoğlu ile birlikte, sonra da tek başıma başmuharrirlik (1905-1906), kapanan Hayat’ın yerine çıkan haftalık Füyuzat mecmuasında müdür ve başmuharrirlik (1906-1907), Rusça yövmi Kaspi gazetesinin başmüharirliğini icra ettim (1907)”. Hayat ve Füyuzat’a başmüharrirlik ettiği 1905-1907’lerde “o semtte çalışan bir terzi kıza âşık olan Stalin de ikide bir matbaaya gelip Hüseyinzade’ni ziyaret edermiş” (Selim Turan).

Bakü’deki hayatının bu zaman diliminde Ali Hüseyinzade, Rusya Müslümanları Kurultayı’nın işine katılır, Kafkasya Muallimleri Kurultayı’na başkanlık ediyor, Saadet Mektebi’nde müdürlük yapıyor ve Siyaset-i Füruset’ (Atçılık Siyaseti) eserini yazıyor. Bu çok enteresan eserdir. Yumoristik, allegorik, satirik bir eserdir. Hilmi Ziya Ülken’e göre Siyaset-i Füruset: Rönesans döneminin hümanistlerinden başlayarak, Fransız ve İngiliz edebiyatlarında sürüp geden bu tarzın Türk fikir edebiyatında ilk örneğini Hüseyinzade bu eserle vermektedir.

Ali Bey Hüseyinzade’nin (ve Ahmet Ağaoğlu’nun) 1909/1910’da Azerbaycan’ı terk etmesi bu ülke için büyük kayıptı. Düşmanları onun muhaceret etmesine seviniyorlarsa da milli kesimler onun yerinin boş kaldığını kısa sürede fark ettiler. Aliabbas Müznib, Ali Bey Hüseyinzade’nin (ve Ahmet Bey Ağaoğlu’nun) ülkeyi terk etmeleriyle ilgili olarak kısa süre sonra şunu yazacaktı: “Onların gidişi, Kafkas nüfusunu başsız, büyüksüz bırakmış gibidir. Çünkü o efendiler dilsizlerin dili, sağırların kulağı, körlerin gözüydüler. Kısacası, [onlar] …Kafkas Müslümanlarının babalarıydılar”. Hüseyinzade, 4 Aralık 1910’da Bakü’nü terk etti ve 5 Ocak 1911’de İstanbul’a çattı.

Hüseyinzade İstanbul’da

1911’de Ali Hüseyinzade, Dr. Nazım, Ayyub Sabri, Mithat Şükrü, Hacı Adil, Ziya Gökalp, Hayri Bey, Ömer Naci, Talat Paşa, Ali Fethi, Halil Bey ve Ahmet Neşimi ile birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin merkezi-umumisinin üyesi seçildiler…

9 Mayıs 1911’de geceden geçmişe kadar Ali Hüseyinzade, Talat Paşa, Ziya Gökalp, Ömer Naci İttihat ve Terakki Partisi’nde temsil olunan gençler için idare binası, ilim dergisi yayınlamak meselelerini müzakere ediyorlar. 1 Eylül 1911’de Türk Yurdu Cemiyeti kuruldu. Ali Hüseyinzade cemiyetin kurucuları sırasında milli şair Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Akil Muhtar, Akçoraoğlu Yusuf’le bir yerdeydi. (söz konusu teşkilatta Ahmet Hikmet Beyi sonralar Ziya Gökalp evez edecekti).

Mehmet Ali Tevfik, Hüseyinzade’nin ikinci defa İstanbul’a geldiği dönem ve onun Türk Yurdu’ndaki hizmetleri hakkında orijinal fikirler ileri sürür: “… İkinci defa olarak İstanbul’a geldiği zaman bir az kendi evladı olan mefkûre yavaş-yavaş imeklemeğe başlamıştı. Bu gürbüz yavrunun bir an evvel inkişafını temin etmek lazımdı. Çünkü bir kaç ay sonraki hadisenin feci bir vuzuh ile hepimize gösterdiği gibi, düşmanlar onu boğmağa azim etmişlerdi. Türk Yurdu ve Türk Ocağı’nın tesisinde faal bir amil olan Hüseyinzade nevzatın çocukluk ve gençlik devirlerini hayrat verici bir suretle atlayarak kühulet çağına gelmesine bütün mevcudiyetiyle çalışanların ilk safindedir. Milli mefkûrenin atası, ayni zamanda, Türklüğün mükemmel bir örneğidir”.

Yusuf Vezir Çemenzeminli ise hatırlatırdı ki, Ali bey Türk Yurdu mecmuasının müessislerindendir; Türk Ocağı’nın aksakalları sırasına seçilmiştir.

9 Temmuz 1912’de Ali Hüseyinzade Ethiye Hanım’la aile kurur. Ali Beyin Ethiye Hanım’la harada görüşüp tanıştıklarının tarihçesi hakkında elimizde hiç bir malumat yoktur. Oğlu Selim Turan’ın ve kızı Saida’nın bildirdiğine göre Edhiye Hanım eslen Çerkez olan süvari zabiti Şemseddin Bey’in kızıydı.

Ali Bey Hüseyinzade bu yıllardaki görevlerini hatırlatırken Türkçülük alanındaki hizmetlerinin üstünden sükûtla geçmiştir: “Balkan harbinde (1912-1913) daima ‘Hilal-Ehmer’in hizmetinde bulunarak, muhtelif hastanelerde yaralı ve hastaların tedavisiyle, elimden geldiği kadar uğraşmışdım”.

1915’de Ali Hüseyinzade İstanbul’da kurulan Rusya Müslüman Türk-Tatar Halklarının Haklarını Koruma Komitesi’nde Yusuf Akçura ile bir yerdedir. Prof. Ahmet Temir yazıyor ki; “… Evvelce cemiyet adından yaratılmış bir komisyonun, önce müttefik ve dost devletler olan Almanya, Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan’a gitmesi ve sonra da Haziran 1916’da İsviçre’de toplanacak olan ‘Milletler Konferansı’na katılmaları uygun görülmüştür. Komisyonun Avrupa’ya hareketinden önce, ilgililere taktim edilmek üçün 1915-ci ilin yazında, Rusya’daki Müslüman Türk-Tatarların bugünkü durumu ve faaliyetleri ile Rusya’daki Müslüman Türk-tatar Halklarının haklarını koruma Komitesi’nin Memorandumu başlıklı iki metin hazırlanmıştı. İkinci metin, Budapeşte’de basılmış, ayrıca 1916’da Die Melt des İslams dergisinde de çıkmıştır. (VI, 1-2, s.33-35). Bu muhtıra… Almanca ve Fransızca olarak İsviçre’de de yayınlanmıştır. Memorandumu hazırlayan ve taktim eden kimseler olarak bu adları görürüz: Yusuf Akçura, Ali Hüseyinzade,   Muhammed Esad Çelebizade, Mukimeddin Beycan.”

Ali Hüseyinzade Avrupa’ya giden bu grubu Turan Heyeti adı ile takdim eder. Hem de Ali Bey’in hatıratından görülüyor ki, bu heyet resmi statü taşımıştır. Hüseyinzade yazıyor: “Harbi-umumi esnasında Orta Avrupa’da, Yusuf Akçura, ayan kâtibi merhum Kırımlı Esad ve Buharalı Mukimeddin ile birlikte ‘Turan heyeti murahhası’ namıyla bir cevelan: Bu münasebetle umum-Türklük lehine propaganda yaparak, onun siyasi haklarını müdafaaya çalıştık, ötede beride konferanslar verdik, yazılar yazdık”.

1916-1917’lerde Hüseyinzade, Maarif Vekaleti Asari-İlmiyye ve Milliyye Tatkik Cemiyeti’nin, hem de Meclisi Ali Sıhhiye Cemiyetlerinin uzvu olarak eğitim ve sıhhiye sahalarının gelişmesinde hizmetler vermiştir. 1916’de yaratılmış Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti’nin kurucuları sırasında Hüseyinzade’nin de imzası var. 1916’da o, “Türk-Macar Dostluk Cemiyeti” umumi merkezinin üyesi olmuştu.

Samet Ağaoğlu Babamın Arkadaşları eserinde Ali Hüseyinzade’ni “perde arkasındaki adam” adlandırır. Ali Hüseyinzade hakkında bundan da net ve mükemmel bir takdimat tasavvura getirmek mümkün değildir.

“Diğer mühim bir sefer de, ‘Kafkas Cumhuriyetleri Federasyonu’ ile bir sulh muahedesi akd etmek [imzalamak] üzere, hariciye nazırı Halil Bey’in Batum’da bulunduğu sıralarda Ağaoğlu Ahmed’le beraber, hususi bir vazife ile evvela Batum’a (Halil Beyin nezdine), sonra oradan da, Federasyondan ayrılıp ayrı bir hükümet halında teşekkül etmekte olan Azerbaycan Cumhuriyeti’nin ilk payitahtı olan Gence’ye (Nuri Paşa’nın yanına) kadar gitmemizden ibarettir… Burada Türk ordusu sayesinde yeniden istiklalini kazanmakta olan Azerbaycan’ın münevverleriyle birlikte, bu ülkenin bir Cumhuriyet halında teessüs ve teşekkül etmesi işlerinde çalıştık…”

Bu tarihi seferinden döndüğü zaman Dr. Hüseyinzade Hilal-i Ehmer gazetesi için bir yazı yazmıştır. Azerbaycan’da Düşündüklerim’i kaleme alan Hüseyinzade Azerbaycan’la Türkiye’nin manevi birliğini sağlamaya çalışan mütefekkir bir ideologdur. O, Azerbaycan’a devlet kuruculuğu işinde tavsiyelerde bulunmak için gönderilmişti. Hilmi Ziya da bunu onaylıyor: “Birinci Dünya savaşının sonunda hükümet tarafından Kafkasya’ya memur edildi ve bu sırada Azerbaycan’ın milli bir devlet halında kurulmasına çalıştı”.

Ali bey Hüseyinzade Gence’yi Temmuz’da terk etmiş. Kafkasya meselesini müzakere etmek için M. Emin Resulzade ile birlikte İstanbul’a dönmüş.

Hüseyinzade 1918 Ekim sonu ve Kasım başlarında Fuad Köprülü, Nureddin Bey Xudayarhanov, Türkistanlı Sadreddin Han, Sibiryalı Abdurreşid İbrahim, Osman Tokumbet, Kazanlı Bahaeddin ve Halim Sabit’le birlikte Rusya’daki esir Türklerin problemlerini müzakere etmek için yeniden İsviçre’ye gitti. Yol üstü Kiev’de Almanya sefiri Baron Mum’la görüşmüştüler.

Kendi hatıralarından: “Damat Ferit Paşa hükümetinin meşum dönemine gelince, o sıralarda iki defa tevkif olunarak, aylarca Bekirağa bölüğünde kaldım. Malta adasına gönderilmekten ancak tesadüf olarak kurtulmuştum.” 1922’ye kadar Ali Hüseyinzade Türkiye’de takip olunan ittihatçılardan biri olup ve yazdığından da göründüğü gibi bu dönemde iki defe hapis edilip. Genellikle, Hüseyinzade Damat Ferit Paşa dönemini bir kaç yazısında “meşum devir” gibi nitelendirir.

1926’da Türkoloji Kurultayı için Bakü’ye gidiyor. Hüseyinzade kurultayın başlandığı gün sadece reyaset heyetine [divana] değil, Danimarka Kral İlim Cemiyeti’nin başkanı, çivi yazılarının sırını açan meşhur Türkolog Vilhelm Ludwig Tomsen, Petersburq Akademisi’nin üyesi Marr ve Sovyet Eğitim Komiseri Lunacharski ile bir sırada fahri riyaset heyetine seçilmişti. Kurultaydaki kayıtları Hilmi Ziya Ülken’in makalesinde vardır.

Bakü’den döndüğünde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucularından biri gibi İstiklâl Mahkemesi’ne çağırılıyor.

1926’nın 26 Ağustosu. Ali Bey İstiklal mahkemesi karşısındadır. Hâkimin sorularını yanıtlıyor. Ülkede Atatürk’e sui-kast cehdi olup. Onu da diğer eski ittihatçılar gibi Kara Kemal’le ilişkilerinde şüpheli bilirler. Ali Bey İstiklal Mahkemesi’nde ifade veriyor: “Ben Gazi Paşa Hazretlerine hürmet ve kıymeti daima izhar ettim… Ben Bakü’de Gazi’nin menkıbesini neşr ederken bunlar burada sui-kast ile meşgul imişler. Men nasıl aralarında ola bilirim. Men milliyetperver bir insanım, Türküm.

1928’den sonra Ali Hüseyinzade’nin faaliyeti başka, farklı bir tarafı ile tezahür eder. İskoçyalı âlim ve feylesof Adam Smith’in Serveti Milel “Tebietin Tatkiki ve Milletlerin Zenginliğinin Sebepleri” eserini Fransızcadan tercüme eder. Hüseyinzade, yine 1928’de Kemal Cenab’la birlikte ilmi mündericesi itibariyle bu gün de çok nadir ve ehemmiyeti olan Ansiklopedik Tıp Lügati’ni yazar. Ansiklopedinin tekçe “A” harfi ile başlayan kısmı 600-e yakın tıp terimini ihtiva ediyor.

Türkiye’de soyadı hakkında kanun kabul edilirken Ali Hüseyinzade 1934’de Turan soyadını götürdü. “Turani adından nispet ‘i’sini kaldırıp bunu kendime soyadı olarak seçtim. ‘Turani’ lakabını 1904-cü yılında Türk gazetesindeki Türklük, Türkçülük üzerine yazdığım bitülerde (makalelerde), düzgülerde kullanmıştım.”

1930-cu illerde yazdıklarının büyük ekseriyeti — özellikle şiirleri – Mustafa Kemal’e hasrolunup. Bu illerde ressam Hüseyinzade Ali Turan hem de Atatürk’ün portresini çekip. Ali Turan’ın küçük kızı Feyzaver Alpsar, Atatürk’le ilişkisi hakkında hatırlıyor: Çok yakın dost idiler. Konuşurdular, görüşürlerdi. Hatta Atatürk onu defalarla çağırdı, ancak babam yakın gitmedi. Babam derdi ki, demokratik bir ülke için orda birkaç parti olmalıdır. Eğer böyle olmazsa ben mebus (milletvekili) olmam. Atatürk ise bunu kabul etmedi ve babam onun teklifinden imtina etti. Ancak onlar birlikte Türk Dil Kurumu’nda uzun müddet çalıştılar.”

1940’da, Atatürk’ten 2 yıl, Ahmet Ağaoğlu’ndan 1 yıl sonra gözlerini bu dünyaya kapatıyor. Ebedi istirahetgahi İstanbul’daki Karaca Ahmet mezarlığındadır.

Ömrünün sonuna kadar Ali Hüseyinzade-Turan’ın mefkûre dostu olarak kalan geçmiş talebe yoldaşı Abdullah Cevdet, Akçura’nın dediklerini teyit ediyor: “Ali Bey sakin, mütefekkir haliyle, esrarengiz vazi-uzletperverisiyle (guşenişinliye, tenhalığa meyli ile) üzerimizde bir peygamber tesiri icra ederdi. Evet, o bir resulü hakk idi”.

İhmal edilmiş bir Yalvaç

Yine Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken’e dönelim:

“Bu gazete Hayat adında çıkacaktı. Hüseyinzade iki sene kadar bu gazetenin müdürlük ve başyazarlığını yaptı. Hüseyinzade’nin Hayat’ta çıkan yazılarının en mühimleri şunlardır: Türkler Kimdir ve Kimlerden ibarettir?, Bize Hangi İlimler Lazımdır?, Yazımız, Dilimiz ve Birinci Yılımız. Ali Turan ikinci makalesinde İslam-Türk kavimlerinin kalkınması ve modernleşmesinde şu üç düstura göre hareket etmesi gerektiğini iddia eder ve ispata çalışır. Bu düsturlar ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Avrupalılaşmak’ ilkeleridir. Bu üçlü görüş daha önce biraz müphem olarak Ali Suavi tarafından ileri sürülmüş ve savunulmuştu. Fakat Ali Suavi henüz Türkçülüğün kuvvetle uyanmadığı ve Namık Kemal’in Osmanlı-İslam zihniyetinin hâkim olduğu bir devirde yaşadığı için fikirleri unutuldu. Hâlbuki Hüseyinzade’nin teklifi tam zamanında idi. 1905’te Tiflis’te (aslında Bakü’de) ileri sürülen bu fikir 7 sene sonra 1912’de hararetli taraftarlar buldu. Ziya Gökalp Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak adlı yazısını önce makale, sonra küçük bir risale halinde yayınladı. Fakat Hüseyinzade’nin yazısında Ali Suavi’nin, bu son eserde de Hüseyinzade’nin adları görülmüyor. Bununla beraber, değerbilir Gökalp, Hüseyinzade Ali’nin ilmi üstünlüğü ve değerini her vesile ile ilandan çekinmez ve kendisine büyük bir saygı gösterirdi. Hüseyinzade’ye ‘Yalvaç’ lakabını veren de odur… Mütevazı, hakiki, ciddi ilim adamı her türlü reklamdan ve gösterişten uzak olan bu Türk büyüğünün ölümünden beri 29 yıl geçti [şimdi 78 yıl oldu]. Yakın yıllara ait fikir tarihimizi inceleyecek olanlar bu önder üzerinde durmalı, ona layık olduğu yeri vermelidirler.”

İyi denilmiş ama ve lakin, ne Azerbaycan’da ne Türkiye’de, layık olduğu bir araştırma kitabı bile yazılmadı. Eserleri tam olarak basılmadı. Adına halen ne Ankara’da, ne İstanbul’da bir meydan, bir sokak bile yok.

Ve en önemlisi – Ali bey Hüseyinzade-Turan’ın, Türk dünyasının bu ender fikir adamının mirası halen tam olarak anlatılmadı, dolayısıyla anlaşılamadı.

Son cümle: Ziya Gökalp büyüklüğünü savunursak, hocalarının, dostlarının da büyüklüğünü ihmal etmemeliyiz.

 

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları