Türkiye’nin dış açık sorunu – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.09.2018_______

Türkiye’nin dış açık sorunu

Faruk Bilge

Böylesi bir döviz açığı (aslında dış ticaret açığı) sorunu nasıl çözülür? Sorunun bir kısmı konjonktürel ve spekülatif olarak görülse de esası yapısaldır.

Sağlıklı çözüm ya da Türkiye’nin bazı tarafları yetersiz kalan (dengesiz) ekonomik büyümesine bir düzeltme diyelim; yapısal tedbirlerle, ülkede ihracata dönük sanayii ve döviz kazandırıcı hizmetleri ithalatı karşılar seviyeye çıkarmakla sağlanabilir. Ancak böyle bir düzeltme yatırımların finansmanını ve gerçekleştirilme süresini gerektireceğinden kısa vadede mümkün  değildir. Türkiye böyle bir düzeltmeyi 1980-1990 arasında 10 yılda başarmış idi. Günümüzde böylesi yapısal düzeltme hareketini, dünyanın etkin emperyalist ülke ve yapıları desteklememektedirler.

Dış açığın kısa vadede tamamen kur oynaması ile kendi kendini düzeltmesi; ilave spekülatif dalgalanmalar, iç piyasada doğuracağı büyük şok ve bunun doğurabileceği kurumlar ve sektörler arası zincirleme etkileşimin ekonomik ortamı bozması, bazı şirketlerin batması, finans kurumlarının riskinin artması ve diğer sosyal problemler nedeniyle göze alınamıyorsa dengelenmenin bir kısmı borçlanma ve sermaye akımlarıyla sağlanacaktır.

Borcun kendi paramız değil de borç olduğunu anlayabilmek, onun maliyetinden yüksek getiri doğuracak projelerde ve de döviz açığına fayda edecek yerlerde kullanacak bir öz disipline sahip olmayı gerektirir.

Sermaye akımını ise fiilen ne olduğuna bakarak değerlendirmek gerekir. Yeşil alan yatırımı denen, sıfırdan yeni tesis yatırımının gelmesi için bir neden yoktur. Hâlbuki kur değişikliği  nedeniyle Türk varlıkları kelepir hale gelecek ve yabancılar onları ucuza kapatacaklardır. Üstelik bu şekilde giren sermaye de sanki kendi üretimimizi satarak kazanabildiğimiz dövizmiş gibi yanlış harcama alışkanlıklarımızla eriyip gidecek, yapısal dış açık sorunu baki kalacaktır.

Türk varlıklarının satılması seçeneğinde ilk olarak Türkiye’nin kaynaklarının gereğinden fazlasını gömdüğü inşaat-emlak sektörüne baktığımızda,  maalesef hızlı bir şekilde imdada yetişebilmek için batılı ekonomilerdeki kadar hazır durumda olunmadığını görmekteyiz. Türkiye’nin hali hazırdaki en büyük varlığını oluşturan emlak alanı “mortgage” vb. çağdaş düzenlemelere kavuşturulmadığından, yeterince likit olamadığı gibi finansal sektöre sağlayacağı teminat fonksiyonunu yerine getirme kabiliyeti bakımından da yetersizdir. Zaten bu nedenle Türkiye’de kredi hacmi çağdaş kapitalist ülkeler seviyesine çıkamamaktadır. Ancak inşaat-emlak sektörü, kriz anlarında başvurulan imar afları ile kentleşmeyi bozma pahasına bir kamu maliyesi aracı olarak vazife görebilmektedir. 2018 Ağustos ve sonrası şartları içinde gerek imar affı gerek organize edilen destekli konut satış kampanyaları ile (bu istikametteki bedelli askerlik vb. kaynak toplayıcı uygulamaların etkileriyle beraber) dövize olabilecek talepler kısmen azaltılacak ve enflasyonist etkiler frenlenmeye çalışılacaktır. İnşaat sektöründe de çarklar bir süre daha dönmeye devam edecek ama maalesef bilinçli bir istikamet düzeltmesi yapılamamış olarak kalacaktır.

Döviz fiyatlarının ölçüsüz sıçramasının, önce şirketlere, sonra finansal kurumlara sonra da bütün ekonomiye yayılabilecek tesirleri,  kontrolden çıkıp tam bir kriz haline ulaşmadan önlenebilse bile, sonuç ekonomik büyüme kayıpları olacaktır. Türkiye’nin AB ile tesis ettiği Gümrük Birliği’nin ilk yıllarında çok rahat bir şekilde görülebileceği gibi içeride sağlanan büyüme, büyük ithalat doğurmakta ve ardından gelen yıl, dış açıktan kurtulabilmek için büyümeden kayıplara uğranmaktadır. Daha sonraları da birkaç yılda bir  (5 Nisan, 2002, 2008) hep aynı kırılganlığın birikmiş faturasının bir şekilde ortaya çıktığı şartlarla karşılaşılmaktadır.

Türkiye, dünyada paranın bol ve ucuz olduğu dönemlerde, öncelikle ihracat yapabilir imalat sanayiini geliştirmek yoluna gitmedi. Bunun yerine; kötü beslenen bir çocuk gibi kendi yanlış alışkanlıkları doğrultusunda büyümeyi seçti. Borçluluğu ve dış açığı artıp, taşınabilir limitleri zorladıkça (sürdürülebilirlik) ve dünyada konjonktür değişip ucuz para dönemi kaybolunca ya da son günlerdeki  (kısmen doğru olan)  dış açığımızı hedef alıcı ekonomik hücumlara maruz kalınca,  büyüme kayıplarına uğramakla yüz yüze kaldı.

Türkiye gibi kendine has harcı âlem büyümelerle ve ardından tıkanarak geri düşüşlerle sürdürülen kalkınma süreçleri, bir ülkenin kalkınmasının en doğru yolu mudur? 

Bunun için bizim gibi kronik dış açık sorunuyla beraber büyümek yerine dış fazla vererek büyümeyi seçen Asyalı Çin, Kore gibi ülkelere bakarak değerlendirme yapabiliriz. Şüphe yok ki bu ülkeler büyüme performansı bakımından bize büyük farklar atmışlardır. Çünkü geri düşüşlerde, oyuncular arası ilişkilerin bozulmasıyla, ekonomide büyük verimsizlikler ve atalet oluşmakta hem de dışarıya kaynak aktarımı olmaktadır.

Türkiye’de dış açık sorununu doğuran büyümeyi ıslah edip, reel sektörü canlandırıcı tedbirleri almak için, AK Parti 2002’de devraldığı iktidarda makro dengeleri düzeltir düzeltmez işe başlamalı idi. Hadi bunu yapmadı; ardından gelen 2008-2009 kriz ortamından çıkar çıkmaz dış dengeyi düzeltici kapsamlı bir yapısal tedbirler programına girişmeli idi. Çünkü dünyada krizden çıkabilmek için parasal genişleme furyası en güzel fırsattı. Bizim dış açık sorunumuzun kalkınmayı tıkayıcı etkisi nüksetmeden, öngörü ile çözüme girişilecekti. En kârlı çözüm, kaza başa gelmeden yapılandır. Kazada gereksiz yere daha neleri kaybedeceğinizi bilemezsiniz. Ancak siyasi takımda bu sorumluluk mevkiinde oynayan uysal, sıcak tavırlı ve kendini sevdiren elemanların kimisinin amaç uyuşmazlığı vardı; kimisinin de ana stratejiyi kurduracak feraseti ve amacı yoktu. Bu kişisel siyasi teşebbüslerinde oldukça başarılı elemanlar, aslında ülke ekonomisinin yönlendirilmesini doğru yapacak kişilerin fırsat maliyetiydiler. Ne bu ayrıtının ne de bu günlere gelişin vaktiyle onların kendi mevkilerinde oynarken yapmaları gerekip de yapmadıkları işlerden yani, başarısızlıklarından kaynaklandığının kimse farkına varmadı.  Belki de kimsenin “Karizmatik Lidere” laf anlatabilme kabiliyeti yoktu. Onlar da kendi rahatları için denemediler bile. Her hatanın tekrar tekrar Türkiye’nin başına bir sorun olarak geri gelmesine ve her yeni yönetici takımının kendi öğrenmesinin tamamlanmasına tahammül etmek zorundayız. 1980’lerin tecrübesi 2018’i önlemekte işe yaramadı; hem de o günleri yaşayanların bir kısmı daha emekli bile olmamışken…

Dış açığı kapatıcı düzeltmeyi kimse yapmadığı için bugün büyüme kayıpları ve ucuzlayan Türk varlıklarını almaya gelecek yabancılara, varlık transferleriyle karşılaşacağız. Neticede varlıkları elden çıktığı için Türkiye’nin gittikçe daha azı Türk vatandaşlarına ait olacak, Türkler refah kaybına uğramış olacaklardır.

Hâlbuki Türkiye’nin kalkınmasının yönetimi, ülke kaynaklarının görece bugünkünden daha azı inşaat ve altyapıya aktarılıp daha çoğu döviz kazandırıcı girişimlere (ki biz bunun yolunu sanayide yaygın bir şekilde teknoloji yükseltme; olmayan teknolojileri transfer, olanları sektör tabanlarına yayma ve yenikleri sermayelendirme olarak düşünüyoruz) yöneltilmek suretiyle yani, dış dengeyi gözeterek yapılmış olsaydı; döviz kaynaklı krizlerin yol açacağı şirket iflasları, ucuz fiyattan varlıkların el değiştirmesi ve ekonomik ortamın bozulmasından doğacak sair kayıplara uğramadan daha gerçekçi ilerlemeler sağlanır; Türkiye dünya sıralamasında bir türlü geçemediği on yedincilikten daha yukarılara gidebilir; bugünkü gibi daha gerilere düşmez; bu kabil stratejisiz büyüme ve ardından gelen düzeltici küçülmelerle vatandaşlarını birden bire enflasyona ve fakirleşmelere maruz bırakmazdı.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları