Türkiye’nin gıda güvenliği ve GDO: Mevcut durum ve gelecek stratejileri – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______13.12.2017_______

Türkiye’nin gıda güvenliği ve GDO: Mevcut durum ve gelecek stratejileri

Süleyman Karahan

  1. Gıda Güvencesi ve Gıda Güvenliği

Gıda güvencesi (food security) ve gıda güvenliği (food safety) tüm ülkelerde son dönemde öncelikli konular içinde yer almaktadır. Gıda güvencesi kavramına özellikle sağlıklı ve güvenilir gıdanın tüketiciye ulaştırılması ifadelerinin de eklenmesiyle, gıda güvenliği gıda güvencesinin bir koşulu olmaktadır. Gıda güvencesini sağlayacak altyapı için gerekli finansal kaynağı bulamayan gelişmekte olan ülkeler, gıda ile ilgili özellikle arz yönlü pek çok sorun yaşarken, gelişmiş ülkeler ise tüketici yönlü, artan obezite gibi sorunlarla karşı karşıyadır. Türkiye’de gıda güvenliği ve güvencesine yönelik geliştirilen mevzuatların uygulanması önemlidir. Özellikle sorun tespit edilen alanlarda gerekli önlemler alınmadığı takdirde nüfus artışı, küresel iklim değişikliği gibi faktörlerin de etkisiyle orta ve uzun vadede yeterli, sağlıklı ve besleyici gıdalara erişim konusunda önemli sorunlarla karşılaşılabileceği ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye’de gıda güvenliği açısından mevzuatta ve gündemde bazı gelişmeler yaşanırken, uygulamada sorunlar olduğu, gıda güvenliğini de içeren gıda güvencesinde ise genel olarak olumlu gelişmeler sağlanabilmesinin makro düzeyde sosyal ve ekonomi politikaları ile uyumlu olmak üzere sonuç odaklı belirlenecek, tarım politikası amaç ve araçlarıyla sağlanabilecektir (Koç ve Uzmay, 2015).

2009 tarihlerinde Roma’daki FAO Genel Merkezi’nde toplanan, “2050 yılında Dünyada Beslenme” konulu yüksek düzeyli uzmanlar, 9 milyarı geçmiş bir dünya nüfusunun ihtiyaçlarını karşılamak için 2050 yılında yeterli gıda üretiminin mümkün olacağı konusunda görüş birliğine varmışlar, ancak bunun belirli koşulların sağlanması ve bu yönde politik kararların alınması halinde mümkün olacağını belirtmişlerdir.

Karahan (2017a) “Tarihsel ve Küresel Açıdan Tarıma Bakışkonulu yayınlanan yazısında 2050 yılı itibariyle dünya nüfusunun 9 milyar olacağı ve bu nüfusu besleyebilmek için küresel gıda üretiminin %70-100 arasında bir artış göstermesi gerektiği tahmin edilmekte olduğunu aktarmıştır.

Beklenen gıda ihtiyaçlarının sürdürülebilir bir şekilde karşılanmasında başarılı olunması için gerekli olan iki temel koşul belirlenmiştir.

  • Sürekli verimlilik artışı için araştırma ve geliştirmeye yönelik yatırımların artması, kurumsal altyapı reformları, çevresel hizmetler ve sürdürülebilir kaynak yönetimi.
  • Politikalarda sadece arz büyümesine değil, aynı zamanda dünya üzerindeki yoksul kişilerin aktif ve sağlıklı bir hayat sürdürebilmesi için gereken gıda erişimi konusuna odaklanılması.

Günümüzde bir milyar insanın kronik olarak yetersiz beslendiği, kötü beslendiği ve çeşitli şekillerde muzdarip olduğu gerçeği, gıda ve tarım alanındaki küresel yönetimin başarısızlık sinyalleridir (Artık ve ark, 2014).

Kalkınma Bakanlığı’nın Tarımsal Yapıda Etkinlik ve Gıda Güvenliği Raporu’nda sürdürülebilir gıda güvenliği için öncelik alanı tarımsal yapıda etkinliğin sağlanması olarak belirlenmiştir. Rapora göre; tarımsal yapıda etkinliğin sağlanması halinde gıdaya erişim fiziksel ve ekonomik açıdan kolaylaşacak, Türkiye tarımsal ticarette rekabet üstünlüğü kazanacak ve kendi kendine yeterliliğini koruyarak sürdürülebilir gıda güvenliği güvence altına alınacaktır. Gıda güvenliği ve tarımsal etkinliğin sağlanamamasının nedenleri ise tarımın yapısal sorunları, üretim, pazarlama ve örgütlenme ana başlıklarında toplanmıştır (Kalkınma Bakanlığı (2014b).

AB Ortak Tarım Politikası ve DTÖ Tarım Ürünleri Ticareti Anlaşması’nın koşullarına hazır olmaması, küresel gıda krizlerinin olumsuz etkileri, tarım sektörü ilgilendiren konularda yetki dağınıklığı, tarım alanlarının amaç dışı kullanımı, küresel iklim değişikliğinin olası olumsuz etkileri, gıda olarak kullanılan ürünlerden biyoyakıt üretimi, kuraklık ve önemli tarım bölgelerinde tarımsal su yetersizliği, lojistik maliyetlerinin yüksekliği, toprak ve su kaynakları ile denizlerin, sektör içi ve dışı nedenlerle kirlenmesi, kırsal alanda değişen demografik yapı ve genç nüfusun tarıma azalan ilgisi, medya kaynaklı bilgi kirliliği, bilinçsiz tüketim ve israf, tohum, tarım ilaçları ve GDO’lu ürünler konusunda küresel tekelleşme gibi tehditleri de dikkate alarak değerlendirmesi gerekmektedir (Kalkınma Bakanlığı (2014b).

GTHB’nın 2013-2017 yılları için hazırladığı stratejik planda ise altı stratejik amaçtan biri; “Hammaddelerin elde edildiği ilk aşamadan itibaren her türlü gıda maddesinin ve gıda ile temasta bulunan madde ve malzemelerin üretimi, işlenmesi, muhafazası, depolanması ve pazarlanması aşamalarında uluslararası standartlara uygun olarak gıda güvenilirliğini temin etmek ve tüketici sağlığını en üst seviyede korumak amaçlanmaktadır.” şeklindedir. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (GTHB)’nın 2013-2017 yılları için hazırladığı stratejik planda; “Üretimden tüketime kadar, uluslararası standartlara uygun gıda güvenilirliğini sağlanması” stratejik amaç olarak belirlenmiştir. Gıda güvenliği için yapılan SWOT Analizi’nde Türkiye’de gıda güvenliğine yönelik tehditler; yerleşmiş tüketim ve satış alışkanlıklarının değiştirilmesindeki zorluklar, kayıt dışı üretim, tüketicinin bilgi eksikliği, işletmelerin küçük ölçekli olması, gıda güvenilirliği konusunda bilgi kirliliği ve bu yolla oluşan güvensizlik, birincil üretim aşamasında hijyen uygulamalarında eksiklik olarak tespit edilmiştir (Koç ve Uzmay, 2015).

Türkiye’nin tarıma dayalı önemli bir potansiyeli de gıda sanayii alanındadır. Gıda sanayiinde 1990’lardan sonra yeni yatırımlarla katma değer ve istihdam katkısı artmıştır.

Küresel Gıda Güvenliği Endeksi (GFSI) 2017’de Türkiye bu yıl 113 ülke arasında 49. sırada yer aldı. Dünya genelinde yaşanan siyasi istikrarsızlıklar, artan göçler ve azalan kamu sektörü yatırımları 2017 genelinde endekste düşüşe neden oldu. 2012 yılından bu yana küresel anlamda yapılan ve her yıl ‘satın alınabilirlik’, ‘ulaşılabilirlik’ ve ‘kalite’ faktörleri olmak üzere üç kategoride değerlendirilen endekse bu yıl ‘Doğal Kaynaklar ve Direnç’ faktörleri de eklendi. Endeks, 113 ülkenin tarım alanındaki yatırımlarını, işbirliklerini, politikalarını ve etkilerini 28 farklı gıda güvenliği göstergesine göre; ölçümlüyor. Küresel Gıda Güvenliği Endeksi 2017’ye göre; Türkiye’nin en yüksek skoru ‘kalite ve güvenlik’ alanında oldu.

Artan ihracata rağmen sektörün iç talebe dönük bir üretim ağırlığı bulunmaktadır. Üretimin değer olarak yaklaşık %10’u ihraç edilmektedir. Bu sanayide şeker ve çay dışında, tamamen özel sektörün hâkimiyetindedir. Bütün sektörlerde olduğu gibi bu sektörde modern bir yapılanma ve piyasa uyumu sorunu söz konusudur. Sektörde kayıtdışılık, haksız rekabet, standartların düşüklüğü ve yanlış ölçek gibi temel sorunlar yoğundur. Bu meyanda, gıda güvenliğini temin edecek denetim ve kontrol mekanizmalarının geliştirilmesi, halk sağlığı açısından stratejik öneme sahiptir.

Koç ve Umay (2015), Türkiye’de merdiven altı olarak tanımlanan kayıt dışı üretimin yaygın olması ve bu işletmelerin denetlenememesinin gıda güvenliğini tehdit eden önemli bir sorun olduğunu; tarım ve gıda sektörlerinde çalışan işgücünün gıda güvenliği hususunda yeterli bilgiye sahip olmamasının ülke açısından ciddi bir problem olduğunu rapor etmektedir.

Toplumun güvenli ve kaliteli gıda tüketmesi hedefinin gerçekleştirilmesi için var olan denetim ve kontrol mekanizmalarının sürdürülebilir ve daha etkin hale getirilmesi, mevcut mevzuatın dünyada gelişmiş ülkeler ve AB mevzuatı esas alınarak düzenlenmesi ve uygulamaya konması devletin öncelikli hedefleri arasında yer almalıdır.

AB müzakere başlıklarından birisi bilindiği üzere, bakanlığımızın sorumlu olduğu Gıda Güvenilirliği, Veterinerlik, Bitki Sağlığı Faslı 30 Haziran 2010 tarihinde müzakerelere açılmıştır. Şu anda bu konuda uyum çalışmaları yapılmaktadır.

Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu” 5996 Kanun numarası ile 2010 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kanunun yürürlüğe girmesiyle şu anda yürürlükte olan 5 kanun (3285-5179-6986-1734-4631) tamamen mülga olduğu gibi birçok kanunun (Belediye Kanunu-İl Özel İdaresi Kanunu, Su Ürünleri Kanunu, Hayvanları Koruma Kanunu, İspençiyari ve Tıbbi Müstahzarlar Kanunu ve 6343 Sayılı Kanunun ) bazı maddelerini de iptal etmiştir. Kanun bu haliyle hem bitkisel üretimin hem de hayvansal üretimin çiftlikten veya ahırdan başlayan sürecinin gıda olarak sofraya ulaşıncaya kadar olan tüm evrelerindeki yasal düzenlemeleri kapsamakta ve bu konudaki tüm yetki ve sorumlulukları da Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın yetkisinde toplamaktadır.

TMMOB tarafından “Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu “ kanunlaşmadan önce taslak hakkında aşağıdaki eleştiriler getirilmiştir;

  • Yeni yasa taslağı, ülkemiz kanun yapma tekniğine aykırı olarak birden fazla birbiri ile ilintili ama bağımsız çalışma alanını aynı metin içine zoraki olarak sokma girişimini taşımaktadır.
  • Kanun taslağı; hem içeriği hem hukuk tekniği hem de AB mevzuatına uyumu anlamında, birçok yetersizlik içermektedir. Gıda güvenliğini sağlamaya yönelik çözüm üretmek yerine, gıda alanı, hayvansal ürünlere indirgenmekte ve taslağın tek bir mesleğin öne çıkarılması kaygısıyla hazırlandığı izlenimini vermekte ve gıda güvenliği kavramı, bilimsel içeriğinin ötesinde bir meslek gurubunun bütün gıda alanına hâkim olma anlayışına kurban edilmek istenmektedir. Gıda alanındaki düzenlemeler veteriner hizmetlerinin altında kaybolmuştur. Oysa veteriner hizmetleri gıda güvenliğini temin eden unsurların sadece bir alt grubunu temsil etmektedir.

Bu kapsamda ilgili odalarca:

  • Gıda, Yem Hizmetleri ve Resmî Kontrol,
  • Veteriner Hizmetleri,
  • Bitki Sağlığı Hizmetleri,

olmak üzere üç ayrı kanun olarak düzenlenmesi önerilmiştir.

AB’ye katılım sürecinde Gıda Güvenliği, Veterinerlik ve Bitki Sağlığı Faslı, 2010 yılının Haziran ayı sonunda, müzakereye açılmıştır. Söz konusu faslın açılış kriterleri çerçevesinde gıda işletmelerinin teknik ve hijyenik koşullarının AB standartlarına uyumu konusunda sınıflandırma tamamlanmıştır.

Tarım Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü bünyesinde “Gıda Güvenliği Bilgi Sistemi (GGBS)”, internet ortamında çalışan bir veri kayıt sistemidir ve gıda/yem güvenilirliği ve kontrolünü sağlamaya ve vatandaşların güvenilir gıdaya ulaşmasını temine yardımcı olmak amacıyla tasarlanmıştır. Bakanlığımız merkez ve taşra teşkilatı ile yetki verilen özel laboratuvarlar tarafından 2011 yılından itibaren kullanılmaktadır.

Ülke genelindeki tüm gıda ve yem işletmeleri, bu işletmelere yapılan denetimler, alınan numuneler, numunelerin analiz sonuçları, işletmelere uygulanan idari yaptırımlar, ithalat ve ihracat kayıtları vb. birçok veri kontrol görevlilerince sisteme girilerek merkezi bir yapıda GGBS’de kayıt altına alınmakta, derlenmekte ve ihtiyaca göre raporlanmaktadır.

Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü’ne şikâyet ve ihbarlar, ihraç edilen ürünlere yönelik AB’den alınan bildirimler ve ortaya çıkan gelişmeler çerçevesinde 81 İl Müdürlüğünün kendi bünyesinde yürüttüğü resmî kontrollere ek olarak, Bakanlıkça, gıda maddesinin taşıdığı riskle orantılı, belirli ürün gruplarında, yıllık gıda kontrol planı hazırlanmakta ve uygulanmak üzere 81 İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ile Gıda Kontrol Laboratuvar Müdürlüklerine gönderilmektedir.

2009 Gıda Yılı’nın ilan edilmesi ile başlatılan “Güvenilir Gıda, Sağlıklı Yaşam” kampanyası kapsamında; ALO174 Gıda Hattı tüketicinin gıda güvenilirliğini ile ilgili her türlü ihbar ve şikâyette ilgili mercie kolay bir şekilde ulaşabilmesi, iletişimin tek merkezden yönlendirilmesi, tüketiciye en kısa zamanda dönüş yapılabilmesi ve sonucun takibi amacıyla 14 Şubat 2009′ da faaliyete geçmiştir. Gelen başvurular en geç 15 gün içerisinde cevaplandırılmaktadır (Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü, 2017).

Tüketicilerde zaman içinde ortaya çıkan mevcudu kanıksama ve şikâyet etsek te bir şey değişmez ki algı ve anlayışı nedeniyle, çok iyi niyetlerle ve gayretlerle yürütülmek istenen bu gibi şikâyet ve buna bağlı kontrol-denetim mekanizmaları etkinliğini ve işlevini kısmen kaybetmektedir. Yapılması gereken bu gibi mekanizmaları etkin kullanmak ve hatta daha iyi sonuç almaya yönelik BİMER ve CİMER gibi müracaat ve şikâyet birim ve sistemlerini de kullanmaktır.

Bakanlıkça yapılan gıda ve yem resmî kontroller sonucunda; 1) laboratuvar sonucuyla taklit veya tağşiş yapıldığı kesinleşen gıda ve yemi üreten/ithal eden firmanın adı, ürün adı, markası, parti ve/veya seri numarası, 2) kişilerin hayatını ve sağlığını tehlikeye düşürecek şekilde bozulmuş, değiştirilmiş gıdaları üreten ve/veya satan firmanın adı, ürün adı, markası, parti ve/veya seri numarası kamuoyuna açıklanmaktadır.

Bu hükümler doğrultusunda 2012 yılından itibaren dönem dönem bakanlığın resmî internet sitesi olan www.tarim.gov.tr adresinden söz konusu firma ve ürünler ile ilgili kamuoyuna duyurular yapılmaktadır. Bu duyurular medyada geniş yer almakta ve kamuoyunda oldukça büyük etki etmektedir. Firmaların büyük para cezaları ve işletmelerinin kapatmalarına gidecek cezaların uygulanması, gıda üretiminde kaliteli ve standart üretimin sağlanmasında katkıda bulunacaktır.

Gıda ve Tarım Ürünlerine Yönelik Coğrafi İşaretlerin Denetimi” konusunda Tarım Bakanlığı’nın görevi bulunmaktadır. Türk Patent Enstitüsü tarafından tescil edilen ürünlerle ilgili gıda güvenilirliği ve izlenebilirlik kapsamında denetimler bakanlık tarafından yapılmaktadır.

Şeker Kanunu ile üretimleri kotayla sınırlandırılan nişasta bazlı şeker sanayi kuruluşları, belirlenen kotalara her yıl Bakanlar Kurulu tarafından gerçekleştirilen %50 kota artış oranının, devlet aklının galip gelmesiyle ilk kez 2017 yılında gerçekleşmemesinden pek memnun olmadıkları yetkili kuruluşlarının açıklamalarından anlaşılmaktadır. Kota artışının olmaması nedeniyle üretimlerini yavaşlattıklarını, bu durum üretimlerinde bu ürünleri kullanan gıda ve içecek sanayicilerini de sıkıntıya soktuğunu iddia etmişlerdir. NBŞ sanayinin üretiminde yaşanacak olası bir daralmanın, önümüzdeki dönemde başta şekerli mamul sektörü olmak üzere gıda ve içecek sanayinin ham madde maliyetlerinin yükselmesine ve üretimde aksamalara yol açacağı uyarısında bulunmuşlardır (TGDF – Gıda Sanayi Üretimi Zorda, 2017).

2017 yılında NBŞ kota artışı ile Bakanlar Kurulu kararındaki gecikme üzerine sektörün beklentileri ve serzenişlerine karşı gazetesi-yazar ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Baş Danışmanı Yiğit Bulut, Star Gazetesi’ndeki “NBŞ, Nişasta Bazlı Şeker yani, ‘zehir’ lobisi atakta!” başlıklı köşe yazısında “NBŞ lobisi” hareketli ve bütün dünyada yasaklanırken, Türkiye’de kullanımın artması yönünde yoğun faaliyetteler… Ankara’ya Kamp Kurmuş “Abiler”!” gibi uyarlarda ve ithamlarda bulunmuştur… Mısır şurubu, şeker pancarından elde edilen şekerden daha tatlı ama daha ucuz ve taşınması daha kolay. Bu da gıda üreticileri için daha düşük maliyet ve daha yüksek kâr anlamına geliyor.

Yazar, yazısında NBŞ ürünlerinin potansiyel olası riskleriyle ilgili olarak aşağıdaki hususları dile getirmektedir:

“Konuya “Dünya ve Türkiye’deki bazı örnekler” ile devam etmek istiyorum…

“…Kanser hücrelerinin büyümesini hızlandırıyor… Bugüne kadar yapılan pek çok araştırma, doğalın dışına taşmış şeker metabolizmasının pankreas kanserine neden olduğunu gösterdi.”…

“…CERRAHPAŞA Tıp Fakültesi Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkan Prof. Dr. Mehmet Aydın, bilimsel çalışmaları şöyle anlattı: ‘Fazla fruktoz tüketen deney hayvanları üzerinde çalışmalar yapıldı. Früktozun, diyabet, koroner kalp hastalığı, karaciğer yağlanması ve hipertansiyona yol açtığı görüldü. Son 30-40 yıldır çay şekeri yerine mısır şurubunun kullanılması, şişmanlığın ve şişmanlıkla ilgili hastalıkların bir salgın haline dönüşmesini kolaylaştırdı… Deney hayvanlarına fruktoza eşdeğer miktarda glikoz ya da laktoz (süt şekeri = Glikoz + galaktoz) verildiğinde ise bu hastalıklar görülmüyor”…

“Prof. Dr. DİZDAR, NBŞ ile ilgili bilimsel araştırmaları da şöyle anlatıyor, Mısır şurubunda elde edilen yüksek fruktoz içerikli şeker, iç organlarda ve karın içinde yağlanmanın en önemli nedenlerinden birisidir.”

Önemli not: “NBŞ Lobileri” bütün dünya genelinde çok güçlü. Birçok kurumu baskı altına alabiliyorlar, bazı ülkelerde fazlasına kalkışabiliyorlar! Şimdi Türkiye’de yeni bir dalga peşindeler! Bu dosyanın altı çok dolu, Allah ömür verirse, hepsini birlikte açalım!”

Prof. Dr. Yavuz Dizdar, 2011 yılında Dünya Gazetesi’ndeki “Yöneticinin Keyfi” adlı köşesinde “Nişasta bazlı şeker (NBŞ) endüstrisinin tekzibi: Pancar şekeri ve NBŞ” konulu yazısında, nişasta bazlı şekerin (NBŞ) sağlık üzerine etkilerini anlattığımız yazıları üzerine NBŞ üreticileri sanayinden kendisine ve gazetesine tekzipler geldiğini ve tekzip yazısında “Nişasta bazlı şekerlerin, ithal edilen GDO’lu mısırdan üretildiği, NBŞ’lerin karaciğer kanserine ve siroza neden olduğu, nişasta bazlı şeker kullanımı ile pankreas kanseri arasında çok güçlü bir bağ olduğu” şeklinde gerçeğe ve hukuka aykırı, haksız ifadelere yer verilmiş olması nedeniyle söz konusu ifadelerin bilimsel gerçeklere dayanmamakla birlikte müvekkil şirketin ve sektörün itibarını zedeler nitelikte olduğu ifade edilmiştir.

Bu tekzip yazısına karşılık olarak Sayın Dizdar, “Ülkemiz akademilerinin bilim algısı bu düzeyde olduğu sürece endüstrinin sırtı yere gelmeyeceği gibi en çok çocuklarımızın, ama genelinde bütün vatandaşlarımızın sağlığı göz göre göre kaybedilmeye devam edilecektir.” şeklinde tepki göstermiştir.

Türkiye Gıda ve Şeker Sanayi İşçileri Sendikası (Şeker-İş) Genel Başkanı İsa Gök, ülke ihtiyacının üstünde belirlenen nişasta bazlı şeker (NBŞ) kotalarının makul düzeye indirilerek, pancar çiftçisinin ve şeker üreticilerinin zarar görmesinin engellenmesi gerektiğini dile getirmiştir.

Şeker sektöründe kurumsal düzenlemenin tamamlanması, kota yönetimi ve denetiminin etkinleştirilmesi, NBŞ üretiminin ihracat ağırlıklı olarak yönlendirilmesi ve iç tüketiminin sınırlandırılması stratejisi izlenmelidir (Karahan, 2017b).(Tıklayınız)

Bilindiği gibi NBŞ üretimi Fransa, Hollanda, Avusturya, İrlanda, İsveç, Yunanistan, Portekiz, Slovenya, Danimarka ve İngiltere’de yasaktır.

Ekmek yapılırken, ekmeğin görünümü değiştirmek ve raf ömrünü uzatmak gibi nedenlerle soya unu kullanılıyor olması nedeniyle, gazetelerde yer alan haberlerde Adana’da ekmeklerde GDO çıktı yönündeki haberler tüketiciyi endişeye sevk etmektedir. Nitekim kullanılan soyalı katkı maddesinin yapısında GDO olduğu laboratuvar analizinde ortaya çıkmıştır.

Gıda üretiminde doğrudan veya gıda katkı maddesi olarak kullanılan ürünlerde GDO’lu ürünlerin kullanıldığına yönelik kamuoyunda yaygın söylentiler ve endişeler bulunmaktadır. Bu durumun önüne geçmek ve kamuoyunu bilgilendirmek için üreticilerin gıda üretiminde kullandıkları maddelerin yapısını iyi takip etmeleri, kamu sorumlu kuruluşları ile gönüllü kuruluşların gıda üretimi üzerine GDO endişelerini giderecek kontrol ve denetimlerini sıkı bir şekilde yapmaları büyük önem taşımaktadır.

Gıda üretiminden tüketime kadar geçen sürecin çok önemli olduğu, bu süreçte fiziksel kimyasal ve biyolojik risk analizlerinin yapılması gerektiği, aksi durumda gıda kaynaklı hastalıkların insan sağlığını tehdit eder boyutlara ulaşabileceği uzmanlarca vurgulanmıştır. Ayrıca beslenme ile ilgili sorunlar içinde gıda güvencesi ve gıda güvenliği ile ilgili sorunların kaygı verici boyutta olduğu; gıdayla bulaşan hastalıkları önlemede çiftlikten çatala uzanan süreçte korunma ve kontrol açısından büyük oranda devletin yükümlülükleri  olduğunu, gıda üretim ve dağıtım tesislerinin HACCP (Kritik Kontrol Noktası Tehlike Analizi) kurallarına uyulması için Bakanlığın etkin denetim sağlamasının  ve caydırıcı cezalar uygulamasının şart olduğunu, tüketicilerin  de duyarlı davranarak  öncelikle bozuk/ küflenmiş/ ambalajı bozulmuş/ sertifikasız ürünlerin alımından  sakınmasının önemli olduğu ifade edilmiştir (İstanbul Tabip Odası, 2017).

GDO mısır gibi ürünlerin gıda zincirine girmeden ve işlenmeden önce kontrolü ve denetimi zorunludur. Hammadde kontrolü yapılmadığı takdirde; gıda zincirine giren ve çeşitli ürünlerde katkı maddesi olarak kullanılan GDO’lu ürünlerin tespiti için çok sayıda işlenmiş son ürünün analizi gerekir. Ayrıca, işlenmiş ürünlerdeki ısıl işlemden dolayı DNA bozulması olacağından analizlerde teknik zorluklar ortaya çıkar. Ancak yasal açıdan bakıldığında izin verilmeyen GDO türleri gıda zinciri girdiğinde yapılacak analizlerin işlenmiş son ürünlerde yoğunlaşması zorunlu hale gelir. Ürünlerinin “GDO’suz” olduğundan emin olmak isteyen gıda üreticilerinin tüm gıda zincirinde izlenebilirliği (Identity Preservation (IP), ürünün çiftlikten alınıp nihai ürün olarak tüketiciye sunulmasına kadar geçen her aşamada, kullanılan girdilerin tanımlanmasını gerektiren, üretici ve tüketiciler için gıda zincirindeki bütün ürünleri izleyebilme olanağı veren bir yöntem) sağlaması zorunludur (Şenyuva, 20117).

Son yıllarda dünyada olduğu gibi ülkemizde de özellikle aşırı kilolu şişman (obez) insanların sayısındaki artış, gerek bilim çevrelerinde gerekse halk nezdinde doğru gıda-doğru ve sağlıklı beslenme konularına olan ilgi ve çalışmaları artırmıştır. Fast food denen hızlı hazır gıdalarla sağlıksız beslenme ile ilişkilendirilen obezite adeta tüm dünyada “burger kafalı ve burger bedenli insan” tipi ortaya çıkmış bulunmaktadır ve bu tip insan oranı giderek artmaktadır.

Prof. Dr. Harun AKSU, ülkemizde çok zengin bir beslenme kültürü mirası olduğunu; Türk mutfağının dünyada sayılı kayda değer mutfaklar arasında yer aldığını; kullanılan besin kaynaklarının hem kara, hem de deniz mahsullerini içermekte, hem hayvan, hem de sebze çeşitlilerini kapsadığını;  ayrıca pişirilme ve işleniş bakımından ayrıntı ve yemek çeşitlerinin çok bol olduğunu aktarmaktadır. Türk mutfağında sosyal gelenekler bakımından sofralarda; 1) Günlük beslenmede nelerin yendiği kadar kimlerle ve nasıl yendiği de sosyal hayatı anlamak açısından çok önemlidir, 2) Günümüzde sosyal değişimi en iyi yansıtabilecek alanların başında beslenme kültürü gelmektedir.

Çok tartışılmakta olan küreselleşme gerçeğinin başlıca sembolleri, ülkemizde de yaygın olarak tüketilen kolalı içecekler ve hemen her yerde açılmış olan burger ve hazır yemek dükkânlarıdır.  Beslenme, bir toplumun tarımında ve endüstrisinde görülen değişimleri yansıtmaktadır. Osmanlı ordularının Avrupa kapılarını kılıçlarının gücüyle zorlamalarına karşı, bugün döner bıçaklarıyla Avrupa’ya girmiş olmaları mizahî bir şekilde ifade edilmektedir.

Beslenme ile ilgili bilimsel veriler bir ülkenin gelişmişlik düzeyini belirleyen ölçütler arasında kabul ediliyor. Hangi gıdaların daha sağlıklı olduğu, ne kadar tüketilmeleri gerektiği, büyük tartışma konusudur Gıda zehirlenmeleri de toplum sağlığı açısından önemli bir konu olmaya devam etmektedir (Aksu, 2017).

Fast food yani, hızlı hazır beslenme şekli insanın zamanla yarışması sonucunda ortaya çıkmıştır. Türkiye’de de özellikle son yıllarda 15–30 yas grubu başta olmak üzere, nüfusun büyük çoğunluğunun bu tür gıdalara yöneldiğini görüyoruz. Fast food gıdaların kısa veya uzun vadede sağlığımızda yarattığı etkiler ise oldukça fazladır. Fastfood alışkanlığı nedenleri olarak aşağıdaki hususlar sayılabilir;

  • Medya, internet sitelerinde yer alan ilgi çekici reklamlar,
  • Paketleme ve servislerdeki ilgi çekici sunum,
  • Artan hayat temposu,
  • Kadının iş hayatında aktif olması,
  • Fastfood markalarının  çoğalması ve yaygınlaşması.

Sürekli fast food yiyeceklerle beslenmenin yeterli ve dengeli beslenmeye etkisi çok büyüktür. Fast food zararları sadece kilo aldırıcı etkisi ile sınırlı olmayıp birçok fizyolojik bozukluğa sebep olmaktadır. Beslenme programımızda gerek çocuklarımız gerekse kendi sağlığımız için fast food gıdalara yer vermekten ve tek tip beslenmekten kaçınmalıyız (Eryiğit, 2017).

Beslenme uzmanı Banu Kazanç (2016), çağımızın en önemli sağlık sorunlarından biri olan şişmanlığın (obezite) teknolojinin getirdiği yaşam şekline paralel olarak gelişen ayaküstü beslenmenin toplumda yaygınlaşması ile artmakta olduğunu rapor etmekte ve karşılaşılan sağlık sorunlarının ise bizi bugünkü beslenme biçimimizi sorgulamaya, ister istemez eski alışkanlıklarımıza dönme arayışına itmekte olduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı şimdilerde “sağlıklı yaşam için doğru beslenme” kavramı ile toplumun bilinçlendirilmesinin önem kazanmakta olduğunu belirtmektedir.

Günümüzde Batılı/kapitalist toplumlar bireyi tüketici kimliğiyle ön plana çıkardığı için “tüketim toplumu” olarak adlandırılmakta ve bir başka açıdan piyasa koşullarına bağlı tüketimin kültürel boyutta anlam kazandığı bu toplumlarda “tüketim kültürü” başat kültür olarak ortaya çıkmaktadır. Buna rağmen tüketim bu toplumlarda bireyin ihtiyaçları doğrultusunda az çok anlam kazanırken, Batı dışı toplumlarda daha çok “modernlik” anlamında anlaşılmaktadır. Bu kültürün yayılmasında iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte söz konusu olan küreselleşme etkili olmuştur. Türkiye açısından 1980 sonrasında izlenen serbest piyasa ekonomisi ithalatın serbest bırakılmasıyla tüketim toplumu olma yolunda önemli bir adım olmuş ve aynı zamanda bu süreçte kültür piyasaya tabii tutulmuş ve Türkiye’nin küreselleşen tüketim kültürüyle bütünleşmesi sağlanmaya çalışılmıştır. Bu bütünleşmenin sağlanmasında en önemli etkiyi yapan ise medya ve özellikle reklamlar olmuştur. Gerek ithalatın serbest bırakılması, gerek Gümrük Birliği Anlaşması Türkiye’yi yabancı sermayeye ve markalara/ürünlere açmıştır. Türkiye’deki her bir yerli ürün de bunlar karşısında ayakta kalabilme mücadelesine girmiştir. Bu markalar içinde fast-food (hızlı yemek yeme) kültürünün öncülüğünü yapan ve dünyaya bir yaşam biçimi olarak sunulan hamburger ile tanışmış daha sonra Türkiye’nin damak kültüründe yer alan pek çok ürün bu kültüre malzeme olmaya başlamış ve 2001 ekonomik krizi gibi yerli girişimcilerin çıkış aradığı bir ortamda da geleneksel bir ürün olan simit, öteki fastfood ürünlerine (hamburger, döner gibi) göre daha ucuz olması nedeniyle önce sokaklardan mağazalara taşınmıştır. Böyle bir üretim her ne kadar yerel bir ürünün konu olması nedeniyle “yerelleşme” olarak sunulup ardında yatan kapitalist mantık gölgelenmeye çalışılsa da sonunda modern üretim simidi geleneksel bağlarından kopartmıştır. Geleneksel simidin ulusal bir firma tarafından keşfedilişi onun uluslararası bir firmaya açılma yolunu da açmıştır. Geleneksel olarak yoksulluğu ifade eden simit, yeni üretim modelinde bu anlamını da yitirmiş, modern yaşamın bir parçası olarak niceliksel olarak ifadesini bulmuştur. Simit ve simitçilik yoksulların yiyeceği ve işi olmaktan çıkarak sektörel bir yere oturmuş ve toplumda ekonomik olarak alt kesimde olanların yaptığı bir iş olarak varlığını sürdürmesi güçleşmiştir. Simit yine asgari ücret belirlemelerinde örnek olarak gösterilse de yoksulluğu ifade eden anlamını yitirdiği için çelişkili bir ölçüt olmaktadır (Asker, 2011).

Diyetisyen Huma Karabulut; “Simit toplumumuzda vazgeçilmez atıştırmalık besinlerde ilk sırada yer almaktadır. Hızlı hayat temposunda, pratik olması açısından özellikle sabah kahvaltılarında ve ikindi ara öğünlerinde başta olmak üzere sıklıkla tercih edilmektedir.  Simidi sağlıklı beslenmede yaşamınıza eklemek isterseniz de tek başına tüketmemeye özen gösterin. Yanında muhakkak peynir, ayran gibi bir protein kaynağı ve domates, salatalık, yeşillik gibi lif kaynağı ile beraber tüketin. Ayrıca simit tükettiğiniz öğünlerde susamdan alacağınız yağı hesaba katarak yağ kısıtlaması yapmayı unutmayın.” şeklinde öneriler getirmektedir (Karabulut, 2017).

Simidin yukarıda bahsedilen serüvenine paralel olarak yağın olarak kahvaltı ve ana öğün yemeklerde çoğunlukla sade olmak üzere zeytin, peynir ve bazı et ürünleri ile üretilmiş şekilleriyle de özellikle gençlik kesimi başta olmak üzere yaygın kullanımı, toplumumuzun önemli bir kesiminde da beslenme, özellikle sağlıklı beslenme alışkanlıklarını önemli ölçüde kökten değiştirmiş bulunmaktadır. Özellikle birçok çalışanın pratik olması açısından simit ve çayla kahvaltı yapmasıyla glikoz düzeyi düşük olduğunda beynin enerjisini yeterince sağlayamamaktadır. Bunun sonucunda dikkat dağılmakta ve verimli çalışılamamaktadır (Şenarslan, 2017).

Uzun yıllar meslek hayatını buğday araştırmalarında uzman ve yönetici olarak geçirmiş, “Bread is life, life is bread (Ekmek hayattır, hayat ekmektir)” özdeyişini meslek ve hayat felsefesi yapmış, “Buğday geçmişimizdir, geleneğimizdir, geleceğimizdir” deyişine inanan ben bile Türk simidinin uluslararası zaferini kutlarken, tek yönlü beslenme alışkanlığı getirdiği bu duruma karşı adeta isyan ederek, Türk toplumunun, en azından bir kısmının, “Simit Kafalı” hale gelmesine şimdiden önlem alınmasını ısrarla gündeme getirmek istiyorum.

Son yıllarda özellikle buğdayın evrimini ve genetiğini tam olarak bilmeyen besleme uzmanı özelliğindeki uzman ve akademisyenlerinin; buğdayın genetiği değiştirilmiştir ve şişmanlığın ana nedeni ekmektir, bundan dolayı ekmek yemeyin şeklindeki çağrıları ve televizyonlarda sorumsuzca sarf etmiş oldukları ifadeleri nedeniyle toplumun aklı iyice karıştırılmış durumdadır. Bu konuda asılsız söylentiler günlük sohbetlerin ve tartışmaların gündemi olabilmektedir. Gerçek uzmanların dediği gibi buğday ilk ve yabanı formlarından binlerce yıl içinde doğal yolla gelişip, ilk başta 14 olan kromozom sayısı zamanla 28 ve sonunda 42 kromozom sayısına ulaşıp, bugün dünyada her yere yayılan buğday türü ortaya çıkmıştır. Dünyada ve özellikle bazı Avrupa ülkelerinde uzun zamandır damak zevki ve kaliteli beslenme özellikleri bakımından üretilip yüksek fiyatla tüketilen buğdaylar içine giren farklı kromozom yapısındaki az miktarlarda üretimleri yapılan Siyez (14 kromozomlu Triticum monococcum (einkorn), Gernik (28 kromozomlu Triticum dicoccum (emmer) gibi isimler verilen buğday türleri; yabanı buğdaylar ile günümüz buğday türleri arasında bir ara ve geçiş formlarıdır. Kavuzlu buğdaylara genelde ülkemizin değişik bölgelerinde kavlıca, kaplıca, gacer adı da verilmektedir. Ülkemizde özellikle Kastamonu yöresinde yetiştirilen Siyez ile Kayseri ve Kars bölgelerinde artan talebe orantılı üretimi artmakta olan Gernik buğdayı, başta bulgur olmak üzere ekmek yapımında kullanılmaktadır. Son yıllarda medyada da işlenen sağlıklı ve kaliteli beslenme arzu ve endişesinden oldukça talep gören özellikle Siyez buğdayının kg fiyatı birkaç yıl içinde 3-4 TL’den 15 TL’ye kadar yükselmiş bulunmaktadır. İşin ilginç yanı, gerçek üretim rakamlarının üstünde bir ürün miktarı piyasada pazarlanmakta ve hatta olmamasına rağmen bazı firmalar sertifikalı tohumluklarını sattıklarının reklamını dahi yapmaktadır. Yani, tüketiciler bir şekilde bir nebze aldatılmaktadır. Önümüzdeki yıllarda bu buğdaylardan tescili yapılıp, tohumluk üretimlerinin de yapılması beklenmektedir. Alım gücü yüksek toplumun bir kesimi tarafından tercih edilebilen bu gibi ürünlerin, diğer buğdaylar gibi yaygın üretimi mümkün olmadığından dolayı, toplumun büyük kesimi alım güçlerine bağlı olarak normal buğday ürünlerini kullanmak durumunda olacaklardır. Ülkeyi yönetenlerin ve tüketiciye yönelik faaliyette bulunan STK’ların, ekmeğin ana besin maddesi olarak en ucuz şekilde tüketiciye aktarılması gerektiği şeklinde popülist yaklaşımlarla, toplumun neredeyse sadece ekmekle beslenen halde kalmalarına yol açmamaları ve kaliteli ekmeğe, özellikle tam buğday ekmeğine daha yüksek bedel ödeyerek beslenmelerinin daha doğru olduğunu söylemeleri zarureti vardır. Tam tahıl ürünleri tüketiminin diyabetli hastalarda ölüm ve kardiyovasküler hastalık riskini azaltma potansiyeli olduğu belirtilmektedir… Ye ekmeğin hasını, çekme göbek yasını!

Gıda ve beslenme manifestosu gibi ortaya konan aşağıdaki ilkelere özenle dikkat edilmesi gerekli olmuştur sanırım (Bal, 2017).

  • Tükettiğimiz gıdaların yemeden önce başına neler geldiğini bilmeliyiz!
  • Hangi yolculuktan geçti de soframıza teşrif etti irdelemeliyiz!
  • Mümkün olduğunca tarladan soframıza en kestirme yolu buldurmalıyız!
  • Canlılığını yitirmeden tüketmeliyiz ki yararını azami derecede alalım.
  • Yaşasın yemek yemek!
  • Yemek yemek keyiftir,
  • Yemek bir sanattır.
  • Yemek bilmektir!
  • Yemek görmek, koklamak daha sonra yemektir.
  • Yemek vücut dilini dinleyip onun isteği doğrultusunda davranmaktır.
  • Düşünmeden beslenmemek lazım.
  • Bilinçli yememiz gerekir her yediğimizi.
  • Yediğimiz besinler bizim hücrelerimize hitap etmiyorsa; onlar besin değil zehirdir ve toksindir.
  • Ağzımıza koyduğumuz her besinin ne olduğunu, nereden geldiğini, vücudumuza girdikten sonra neler yapacağını, bilmek zorundayız!

Hedefler, Stratejiler ve Politikalar:

  • Gıda güvenliğini ve gıda güvenilirliğini esas alan, bilimsel, güvenilir verilere ve ileri teknolojiye dayalı; örgütlülüğü ve verimliliği yüksek, etkinliği artırılmış bir yapıya sahip uluslararası rekabet gücü yüksek sürdürülebilir bir tarım sektörü hedeflemek.
  • Tarımsal ürün ihracatında hammadde ihracatından ziyade ülkeler ve bölgelere göre çeşitlendirilmiş yarı işlenmiş ürün ihracatına ağırlık vermek.
  • Gıda sektöründe modern yapılanma, standart ve kaliteli üretimi ve piyasa uyumunu sağlamak.
  • Rekabet gücünün artırılması stratejik amacı kapsamında da bitkisel ürünlerin katma değeri yüksek ürünlere işlenmesini ve bitkisel atıkların geri dönüşümünü teşvik etmek.
  • Gıda güvenliği açısından stratejik ürünler için asgari stok bulundurulmasını hedeflemek.
  • Gıda güvenliğini ve güvenilirliğini temin edecek, haksız rekabeti önleyecek denetim ve kontrol mekanizmalarının geliştirmek ve etkin uygulamak.
  • 5996 sayılı “Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu” uygulamalarında mesleki taassupların öne geçmesine fırsat vermemek, özellikle kontrol ve denetim yetkilerini sadece merkezi kamu birimlerinde toplamamak, ilgili kamu kuruluşları, dernek ve STK’larla paylaşmak.
  • Bu kanunun bitki ve hayvancılıkla ilgili tüm gıda üretimi ve hijyeni, bitki ve hayvan hastalık ve zararlılarıyla mücadele ve yemle ilgili tüm yetki ve sorumluluğu kapsamasının ortaya çıkardığı karmaşık yapıya dikkat etmek.
  • Gıdada kayıt ve denetim dışı ile merdiven altı gıda maddesi üretiminin önlenmesi, işyerlerinin özdenetimi ile kalite ve standardın yükselmesi bakımından formaliter olmayan etkin sorumluluk mekanizmalarını geliştirmek ve uygulamak.
  • Ulusal Gıda ve Yem Acil Uyarı Sistemi ile Alo Gıda (174) hattı uygulamalarını etkin uygulamak ve gündemde tutmak.
  • Ulusal Referans Laboratuvarının, diğer kontrol laboratuvarlarının etkinliğini artırmak; ağırlıklı ihraç ürünlerinin analiz edilmesi yanında, iç tüketimde de etkin gıda ve yem analizlerinin yapılmasını sağlamak ve tüketici güvenini artırmak.
  • Üniversite, Özel ve STK laboratuvarlarının resmî yetkili olarak kurulup, yetkilendirilmesini sağlamak.
  • Gıda ve yem standartları ve kodekslerinde sadece batılı ülke mevzuatlarını bire bir kopya etmemek, gerektiğinde ülke koşulları ve toplumsal taleplerin önceliğine göre düzenlemeler ve uygulamalar yapabilmek (Örneğin; Türk toplumunda aşırı şişmanlık yaygın hale gelmeden beslenmeyle ilgili sağlık tedbirlerine koşut olarak belli besin maddelerinin kullanımını kısıtlamak, yasaklamak, aynı işlev gören fakat farklı içerikleri olan maddeleri etikette gösterme mecburiyeti getirmek (şeker muhteviyatı vb. içeriğin yapay ve doğal oluşu, elde edilen kaynak).
  • Karışım yağlar için gerekli standartları geliştirmek.
  • Dondurma kurutma (Cryopreservation) teknolojilerinin yaygın kullanılmasını ve bu yöntemle elde edilen ürünlerin ihracatını teşvik etmek.
  • Daha fazla ve hijyenik kurutma sağlayan dondurma tekniklerinin kullanımının desteklenmesi ve yaygınlaştırılmasını sağlamak.
  • Kuru meyve üretimi ve tüketiminin yaygınlaştırmak ve meyve cipsi sanayinin geliştirmek.
  • Kuru meyveli çerezlik ve kahvaltılık gevrek üretimi ve tüketimini yaygınlaştırmak.
  • Sebze kurutma ve işleme teknik ve teknolojilerinde gelişme sağlamak, iç tüketimi ve ihracatı artırmak.
  • Belli bir dönem sonunda (2023) gıda ambalajlarında plastik ve toksik özellikte metal (Alüminyum vb.) madde kullanımını AB mevzuatına da örnek olacak şekilde yasaklamak, doğal ürünlerden ambalaj maddesi kullanımını desteklemek ve zorunlu hale getirmek.

2. Biyoyakıtlar ve Tarım

Biyoyakıt üretimi ile gıda ve yem üretimi rekabetinin kısa ve uzun dönemdeki olası rekabetini daha iyi anlayabilmek için biyoyakıtın hammaddelerinin evrimine bakmakta yarar vardır.

Birinci nesil biyoyakıt hammaddeleri: Mısır, soya, palm ve şeker kamışı gibi şekerde zengin gıda ürünleri, nişasta, bitkisel yağ ve hayvansal yağlar.

İkinci nesil: Hızlı büyüyen ot (dallı darı), tarımsal atıklar, buğday, mısır sapı, odun gibi gıda dışı tarım ürünlerinden biyokütle.

Üçüncü nesil: Su yosunu yağı, yüksek verimli genetik olarak geliştirilmiş ve kontrol edilmiş ürünler.

Gelecek Teknolojiler: Genetik olarak büyük miktarda karbon elde edilebilmek üzere optimize edilmiş hammaddeler ve yakıt etkinliğini artıracak genetik olarak sentezlenmiş mikro organizmalar. Görüldüğü gibi teknolojik gelişmeler bir taraftan daha verimli ve ucuza biyoyakıt üretmek yönünde diğer taraftan gıda ile rekabet eden tarım ürünlerinden gıda dışı tarım ürünlerine ve nihayet genetik olarak geliştirilmiş yeni ürünlere yönelmiştir.

Brezilya şekerkamışı, Çin’de buğdaydan biyoetanol üretilirken, AB’de kolza, Endonezya’da palm yağından biyodizel üretilmektedir. Ülkelerin büyük çoğunluğunda üretilen ve tüketilen biyoyakıt enerji kaynağının çok küçük bir bölümünü karşılamaktadır. Dünya biyoetanol üretimi ve tüketimi 105 milyar litre civarındadır. 2020’de bunun %50 artarak 150 milyar litreye çıkması beklenmektedir. En büyük biyoetanol üreticileri ABD, Brezilya, AB, Çin ve Hindistan’dır. Biyoetanol’ün %90’ı bu 5 ülkede üretilip tüketilmektedir. Dünya biyodizel üretimi ve tüketimi 300 milyar litre civarındadır. 2020’de bunun %28 artarak 385 milyar litreye çıkması beklenmektedir. En büyük biyodizel üreticileri AB, ABD, Brezilya, Arjantin ve Endonezya’dır. Biyodizelin %97’si bu 5 ülkede üretilip tüketilmektedir.

OECD-FAO verilerine göre; Türkiye’de 2015 yılında 113 milyon litre biyoetanol üretilmiş, 55 milyon litre ithal edilmiş, 30 milyon litre ihraç edilmiş ve 138 milyon litre tüketilmiştir. Aynı yılda Türkiye’nin biyodizel üretimi 15 milyon litre, ithalatı 15 bin litre, ihracatı 6 bin litre ve tüketimi 15 milyon litredir (OECD, 2014). Türkiye tarımsal potansiyelleri ve biyodizel ve biyoetanoldeki kurulu kapasiteleri itibariyle Avrupa Birliği’ne önemli bir tedarik merkezi olabilecek konumdadır. Enerji arz güvenliğinin gerekliliği ve petrol fiyatlarının istikrarsızlığı nedeniyle enerji kaynaklarını çeşitlendirilmesi daha bir önem kazanmıştır.  Bu nedenle biyoyakıtlar planlı yapılacak bir üretim ile değerli bir enerji kaynağı çeşidi olabilir. (TİM Tarım Raporu, 2016).

Avrupa Parlamentosu ve Konseyi’nin yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin teşvikine ilişkin 2009 tarihli Yenilenebilir Enerji Direktifi ile AB, 2020 yılına kadar AB’nin enerji ihtiyacının %20’si biyokütle, rüzgâr ve güneş enerjisi gibi yenilenebilir kaynaklardan karşılanması hedefini koymuştur. Ayrıca, her üye devlet ulaşım yakıt tüketiminin en az %10’unu biyoyakıt da dâhil olmak üzere yenilenebilir kaynaklardan sağlamak zorundadır. Yenilenebilir Enerji Direktifi ve Yakıt Kalitesi Direktifi biyoyakıt üretiminin sürdürülebilirlik kriterini ve bu kriterlerin sağlanma prosedürlerini detaylandırmıştır. Ayrıca, 2010 yılında üye devletlerin çoğunluğu Direktifte belirtilen 2011/12 ara dönem hedeflerine çoktan ulaşmışlardır.

EPDK’nın kararına göre; piyasaya akaryakıt olarak arz edilen benzin türlerine, 1 Ocak 2013 tarihinden itibaren % 2, 1 Ocak 2014 tarihi itibariyle de en az % 3 oranında yerli tarım ürünlerinden üretilmiş etanol ilave edilecek. Piyasaya akaryakıt olarak arz edilen motorin türlerine de yerli tarım ürünlerinden üretilmiş biyodizel, 1 Ocak 2014 tarihi itibariyle en az %1, 1 Ocak 2015 tarihi itibariyle en az %2, 1 Ocak 2016 tarihi itibariyle en az %3 olması gerekiyor Akaryakıt tüketiminde benzin ve motorinde yüzde 3’lük bir harmanlama yapılmasının zorunlu hale getirilmesi durumunda ise 493 bin metreküp biyodizel ve 80 bin metreküp biyoetanole ihtiyaç bulunuyor. Ürün verimlilikleri de dikkate alındığında 493 bin metreküp biyodizel için 1 milyon 233 bin 728 ton Kolza ve Aspir ile 80 bin metreküp biyoetanol için 945 bin 83 ton şekerpancarı veya 223 bin 145 ton mısır üretimi anlamına geliyor. Her ne kadar o dönemki EPDK Başkanı Köktaş “Yerli tarım ürünlerinden biyoyakıt üretiminin teşvik edilmesiyle belirli tarım ürünlerine olan talep artacak ve tarım sektörü için ek gelir ve istihdam imkânı oluşacak” şeklinde tarımsal ürün üretimi konusuna yaklaşım göstermiş olsa bile 2010 yılı yağlı tohumların gıda ve yem amaçlı kullanımında arz açığı olan ve bunu ithalat ile karşılayan Türkiye için oldukça dikkatli karşılanması gereken bir husustur. Benzin tüketimi daha az olduğu için de benzine etanol harmanlanmasında herhangi bir sorun olmayacağı değerlendiriliyor. Bu durumun özellikle arazi kullanımı ile gıda ve yem fiyatları üzerinde etkilerinin değerlendirilmesine ihtiyaç duyulmaktadır.

Biyoyakıtlar, özellikle biyodizel üretimi için kısa dönemde hızlı büyüyen ot (dallı darı), tarımsal atıklar, buğday, mısır sapı, odun gibi gıda dışı tarım ürünlerinden biyokütlenin kullanılması; orta dönemde üçüncü nesil biyoyakıtlarından su yosunu yağı, yüksek verimli genetik olarak geliştirilmiş ve kontrol edilmiş ürünler ve uzun dönemde de Gelecek Teknolojilerden olan genetik olarak büyük miktarda karbon elde edilebilmek üzere optimize edilmiş hammaddeler ve yakıt etkinliğini artıracak genetik olarak sentezlenmiş mikro organizmaların kullanılması önerilebilir.

Kullanılacak tarımsal ürünlere talebin artması ve bazı kesimler tarafından bu artış gıda fiyatlarında artışa ve kıtlığa neden olacağı endişesi olduğu belirtilmektedir (Dağdelen, 2015).

Türkiye’nin mevcut ürün deseni ve üretim kapasitesi 2013 yılından itibaren hedeflenen akaryakıt – biyoetanol karışım oranının talep ettiği miktarı karşılamakta kendine yeterli bir çerçeve çizmekteyken; Türkiye’de mevcut ürün deseni ve üretim kapasitesi 2014 yılından itibaren hedeflenen akaryakıt–biyodizel karışım oranının talep ettiği miktarı karşılamakta oldukça yetersizdir. Bu talebin gıda güvenliğini bozmadan karşılanması, ciddi bir ekonomik maliyet doğuracaktır. Bu analiz sonuçlarına göre; biyodizelde zorunlu harmanlama oranlarının güncellenme ihtiyacı olduğu anlaşılmış ve biyodizelde zorunluluk uygulanmamıştır. Sadece biyoetanolde karışım oranları uygulanmış olup benzine %3 biyoetanol harmanlama zorunluluğu devam etmektedir.

 3. Tarımsal Biyoteknoloji ve GDO

Genetik olarak değiştirilmiş organizmalar kısaca “GDO” bunun İngilizcesi olan “Genetically Modified Organism=GMO”’ olarak belirtilmektedir ve kelime anlamı olarak gen aktarımlı ürünler demektir. Bu şekilde transgen teknolojisi ile genetik olarak değiştirilmiş organizmalar kısaca “GDO” (GMO) olarak tanımlanmaktadır. Bu teknoloji ile elde edilen hayvanlara “transgenik hayvanlar”, bitkilere ise “transgenik bitkiler” denilmektedir. Yapısında GDO barındıran veya GDO’lardan elde edilen ürünlere ise genel olarak genetiği değiştirilmiş ürünler denilmektedir. Transgenik organizmalar ve GDO terimlerinin eş anlamlı olarak yaygınlaştığı görülmektedir.

Transgen teknolojisi ile istenen gene sahip bir mikroorganizma, bitki hatta hayvandan o geni alıp üzerinde çalışılan bitkiye aktararak daha dayanıklı yeni çeşitler elde edilebilmesi mümkündür. Zararlılarla mücadele dışında, ürünün tadını ve görünümünü değiştirmek, taşıma ve depolamaya uygunluğu arttırmak, besin değerini arttırmak amacıyla da gen transferi işlemi uygulanmaktadır.

Tarla denemesi yapılan ürünlerin çoğunda amaç, zararlı ot ilaçlarına, virüs veya böceklere karşı dayanıklı ürün elde edilmesi şeklinde olmuştur. 1985, Böcek, bakteri ve virüslere dirençli bitkilerin toprakta yetiştirilmesi çalışmaları 1985 yılında ABD’de başlanmıştır.

1996, Genetik olarak değiştirilmiş bitkiler ticari amaçla büyük ölçekte ekilmeye başlanmıştır.

2000 yılından sonra GDO’lu ürünlerin üretimi ve pazarlanması her geçen yıl artış göstermiştir. ABD, Almanya ve Belçika gibi ülkelerde yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda, hayvan ve bitkilerin genetik transformasyonuna izin veren gelişmiş gen teknolojisi tarım, sağlık ve gıda endüstrisi gibi pek çok alanda kullanılmaya başlanmıştır.

Dünyada üretilen ve ticareti yapılan GDO’lu ürünlerin tamamına yakını bitkisel kaynaklıdır. Hayvanlar üzerinde de çeşitli çalışmalar yürütülmekle birlikte transgenik hayvanların hayvansal üretimde kullanılması henüz pek yaygın değildir.

En çok bilinen ve tartışılan örneği tarımda kullanılan GDO’lu tohumlar olmakla birlikte genetiği değiştirilmiş mikroorganizmalar farklı büyüme faktörlerinin üretiminde kullanılarak sağlık sektöründe çevre kirliliğinin tespitine ve atıkların temizlenmesine yönelik olarak da kullanımları vardır.

Gıda endüstrisinde de GDO’ların yaygın bir kullanım alanı bulunmaktadır. Emülgatör, tatlandırıcı, enzim, gıda yapısını koruyucu, lezzet artırıcı veya renk değiştirici amaçlar için kullanılabilmektedir.

Herbisitlere dayanıklılık, böceklere direncin artırılması, virüs, bakteri ve fungusların neden olduğu hastalıkların önlenmesi, elde edilen ürünlerin raf ömrünün uzatılması, ürünlerin besin bileşiminin iyileştirilerek kalitesinin artırılması; ayrıca bitkilerin kuraklık, tuzluluk, don, yüksek asitlik gibi ekstrem koşullara dayanıklılığın artırılması gen aktanım uygulamalarındandır Bitkisel üretimde herbisitlere ve böceklere dayanıklılık, gen transferi yoluyla bitkilere aktarılan en yaygın özelliklerdir.

Biyoteknolojinin eseri GDO’lu ürünlerin yaratabileceği olası riskler:

Biyoteknolojinin ve ürünlerinin insanlığa sağladığı yararların yanında, bunları sağlarken ortaya çıkan insan ve hayvan sağlığına etkileri ile çevre sorunları gibi bazı riskler de bulunmaktadır. Bir canlıdan diğerine zehirli madde aktarımı, yeni zehirli maddelerin oluşumu ve beklenmedik allerjik tepkilere neden olabilecek bileşiklerin aktarımı risklerini azaltmak için çok büyük dikkat gösterilmelidir. Daha yayılmacı yabancı ot türlerinin ya da çevre baskısına ve hastalıklara yüksek dirençli yabanı türlerin gelişmesini sağlayarak ve ekosistemin dengesini bozarak çevrenin zarar görme riskini oluşturan bir durum ortaya çıkabilir. Biyolojik çeşitliliğin, geleneksel türlerin az sayıda genetiği değiştirilmiş türler tarafından yerlerinin alınması sonucu kaybolması da çevreye karşı oluşacak risklerdendir.

Daha özel olarak; insan ve hayvan sağlığına olabilecek etkiler (alerji, antibiyotiğe dayanıklılık), çevreye olabilecek etkiler (genetik kirlilik, diğer tür ve çeşitlere gen kayması, diğer canlılara zarar), mevcut tarım sistemine olabilecek etkileri (organik tarım, izolasyon mesafesi, tohum, fide fidan), ekstra işlemler (etiketleme, temizleme, kontrol vb.) şeklinde söylenebilir. Bir kısım endişeler de hukuki ve ahlaki konulardır.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerdeki genlerin geniş bir alana yayılarak kontrol edilemez bir durum alabileceği ihtimali ve sonrasında meydana gelebilecek sonuçlar ile ilgili kuşkular da giderek artmaktadır. Bitkilere aktarılan genlerin gen kaçış yoluyla diğer yabani türlere bulaşması ve yabaniliğin artması ve yeni yabanı türlerin ortaya çıkması ekosistemde önemli tahribatlar yaratabilme ihtimalini artırmaktadır. Ayrıca, GDO’lu bitki “yok edici gen-terminatör gene” olarak adlandırılan genler nedeniyle yeniden üremeden yoksun bırakılmış olması doğada bulunan diğer bitkilerin herhangi bir gen kaçışıyla döllenmesini olası hale getirir; bu da bitkilerde kısırlığa yol açabilmektedir. Genetiği değiştirilmiş tohum üretimi artıkça dünya tek tip tohumlara bağımlı hale geleceği bunun da ürün çeşitliliğin azalmasını beraberinde getirerek, gelecekte çıkabilecek olası yeni hastalıklarla mücadeleyi zorlaştırabileceği ileri sürülmektedir (Denli, 2012).

GDO’lu ürünler için de henüz yeterli zaman geçmediğinden dolayı insan sağlığı ve çevre üzerine etkileri hala tartışılmaktadır.

Ticari olarak pazarda bulunan genetiği değiştirilmiş mısır ve soya ürünlerinin çiftlik hayvanları yemlerinde kullanımının diğer konvansiyonel ürünler gibi hayvanların beslenme özellikleri üzerine benzer etkiler yarattığı bazı çalışmalarda sonucunda bildirilmiştir. Yine bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar incelendiğinde hayvan yemlerinde genetiği değiştirilmiş 1. kuşak ürünlerin hayvanların sağlığı, beslenme özellikleri üzerine konvansiyonel ürünlerden farklı bir etki yaratmadığı gibi hayvanlardan elde edilen ürünlere bu genetiği değiştirilmiş DNA fragmanlarının geçmediği bildirilmiştir. Aynı araştırmacılar 2. kuşak ürünler için aynı şeyleri söylemenin henüz erken olduğunu ve yapılacak yeni araştırmalarla bunun ortaya konulması gerekliliğini vurgulamışlardır (Denli, 2012).

Genetiği değiştirilen ürünlerin özellikle hayvan beslemesinde kullanımının güvenilir olduğu yönünde açıklamaların; çok sayıda ve uzun süreyi kapsayan araştırmalara dayanmadığı ve bunun ticari kaygılar ve kullanım kolaylığı nedeniyle geniş uygulama alanı bulduğu, kamu otoriteleri tarafından olası risklerin göz ardı edilebileceği gerçeği ile bir zamanlar DDT ilacının yaygın olarak kullanıldığı dönemde oldukça güvenli olduğu algısı ve inancı sonunda yaşanan felaketin transgenik ürünlerin beslenmede kullanılmasında da yaşanabileceği korku ve endişesi de dikkate alınmalıdır.

Dünya’daki mevcut durum ve gelişmeler:

2003 yılında dünya çapında 67,7 milyon hektar alanda GDO’lu ürün yetiştirilmiş iken 2010 yılında 148 milyon ha ve 2016 yılında ise 185,1 milyon ha alanda GDO’lu ürün üretimi yapılmıştır (Statista, 2017).  Özellikle bazı Afrika ülkeleri transgenik ürün üretimine yeni başlayan ülkeler olmuştur. Ülkeler kıyaslamasında ABD en büyük GDO ürün üretim alanına sahiptir. 2017 yılında ABD’de ekilen pamuğun %94’u herbisite dayanıklı GDO’lu pamuk olmuştur.

Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürün ekim alanının çok büyük kısmı ABD, Brezilya, Arjantin, Hindistan, Kanada ve Çin’de bulunmaktadır. Ekim alanlarının artmasındaki en önemli engel özellikle Avrupa Birliği kamuoyunda bu ürünlere karşı oluşan olumsuz tepkilerdir.

GDO’lu bitkiler açısından da büyük oranda bir toplanma söz konusudur. Dünyada GDO’ lu olarak üretilen bitkilerin % 99’unu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturmaktadır. Bunların yanında bazı ülkelerde patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretilmektedir. Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun” ve karpuzda ise çalışmalar devam etmektedir.

GDO’lar bakımından Dünya’da 2 kutupluluk vardır (Babaoğlu);

  • ABD: Biyoteknoloji alanı çok öncelikli desteklidir. GDO’lar tamamen serbest üretilip, satılıyor, isteyen firmalar GDO içermiyor şeklinde etiketleme yapabiliyor. Dünya’ya GDO ve GDO’lu ürünler ihraç etmektedir. Bu ürünlerin başında soya ve mısır gelmektedir. En öne çıkan GDO özelliği ot ilacına ve belirli böceklere dayanıklılıktır.
  • AB Ülkeleri: Biyoteknoloji alanı öncelikli desteklidir. GDO’lar bakımından her şey yasal olarak kontrol altındadır. Çeşit ve ürün tescili, tarlada izolasyon mesafesi gereklidir. GDO’lu gıdalarda belirli içerik limitleri (%0,9) üzeri etiketleme zorunludur. AB vatandaşları arasında yapılan anketler artan oranda GDO karşıtı düşüncelerin oluştuğu ve organik ve geleneksel tarım ürünlerine yönelişin olduğu gözükmektedir. AB’de vatandaşlar biyoteknoloji alanında araştırmaların yapılması gerektiğine inanmakta fakat özellikle genetiği değiştirilmiş ürünlerin gıda olarak kullanılmasına sıcak bakmamaktadır.

İki kutup arasında bir soğuk savaş vardır. Japonya, İsviçre ve Güney Kore, AB modelini esas alırken; Arjantin, Brezilya, Kanada ve Güney Afrika, ABD modelini esas almaktadır. Buna karşın AB ülkeleri ABD’den hayvancılık sektörünün ihtiyacı olan GDO’lu mısır ve soya ağırlıklı ürünler ithal etmektedir. Fakat ithal edilen GDO ürünler normal (konvansiyonel) ürünlere göre daha ucuz olmakta, bu da tüketiciye ucuz olarak yansıtılmaktadır. Çin ve Hindistan ise karma bir model uygulamaya çalışmaktadır.

Denli (2012) “Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)” adlı raporunda ifade ettiği gibi “GDO’lu ürünlere olumlu yaklaşım sergileyenler; verimlilikte artış, tarımsal ilaç kullanımında azalma, çevre koşullarına kolay adaptasyon, ürünlerin raf ömrü ve besin değerinin artışı ve ayrıca, dünyadaki nüfus artışının sebep olduğu açlıkta artışı azaltma gibi sorunların çözüleceğini iddia etmektedirler. GDO’ların tarımsal üretimde kullanılmasını sağlık açısından son derece tehlikeli ve riskli bulan kesimler ise böyle bir üretimin kısa vadede yararlı gibi görünse de aslında beraberinde büyük sorunlar getireceğini öne sürmektedirler. Ekolojik dengenin bozulacağı, insan sağlığı için büyük riskler yaratacağı, biyoçeşitliliğin kaybına neden olacağı, ürünlerde patent vb. uygulamaların ise tekelci bir piyasanın oluşacağı ve ekonomik açıdan gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler için sakıncalar doğurabileceği belirtilmektedir. Bu süreçte AB bu ürünlerin bir kısmını üretimine müsaade etmiş ancak risk oluşturma ihtimali yüksek olan ürünlerin üretimi veya tüketimine ciddi sınırlandırmalar getirmiştir.”

ABD, Arjantin, Brezilya, Çin, Kanada, Hindistan, Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika başta olmak üzere 28 ülkede üretilen GDO’lu tohum ve buna bağlı GDO’lu gıda ve yem ham maddeleri üretilmekte ve ticareti yapılmaktadır. Şu an tür olarak en fazla Pamuk, Mısır, Soya ve Kolza üretimi GDO’lu tohumlar kullanılarak gerçekleştirilmektedir.

Bugün için bazı ülkeler GDO’yu tehdit olarak görüp ithalatına ve üretimine izin vermezken, bazıları, sınırlı oranda izin vermiş, bazılarıysa üretim ve ticaretini serbest bırakmışlardır.

AB ülkeleri, genelde GDO’ya çok sıcak bakmamakta, az sayıdaki transgenik çeşidin üretimine izin vermiş bulunmaktadır. AB tarafından son yapılan düzenlemeyle, ülkelere GDO’lu ürün üretimine kendilerinin karar vermesi yetkisi getirilmiştir. 27 üyeli Avrupa Birliği’nin GDO çeşit ekimi yapılan 5 ülkesi: İspanya, Çek Cumhuriyeti, Romanya, Portekiz ve Slovakya’dır. Avusturya, Yunanistan, Macaristan, Polonya’dan sonra Fransa’da, 2008 yılında kendi ülkesinde GDO ekimini yasaklamıştır. Karar gerekçesinde Monsanto firmasının MON 810 çeşidinin çevre ve sağlığa aykırı olması gösterilmiştir.

AB’deki GDO’lu ekim alanlarının önemli bir kısmı İspanya’da yapılmaktadır.

Yapılan araştırmalar; Avrupa’da tüketicinin büyük çoğunluğu, etiketli bile olsalar GDO’lu ürünlere karşı tavır göstermektedir.

Babaoğlu’na göre; Dünya’da biyoteknolojik çalışmalar ve ürünler özellikle ABD’li büyük şirketlerin tekelinde gibidir. GDO ve GD ürünlerde de durum aynıdır. Biyoteknoloji sadece GMO veya GDO demek değildir. GDO’lar biyoteknoloji kullanılarak elde edilen ürünlerden sadece bir kısmını oluşturmaktadır.

GDO teknolojilerine mesafeli yaklaşımın görünür çekincesi çevresel ve insan sağlığı faktörleri gibi olsa da, gerçekte pek çok teknoloji sahibi olmayan batı ülkesinde esas çekincenin ticari tekelleşme ve rekabet edememe korkusu olduğunu gözlemlenmektedir.  Dünya’da belli başlı firmaların önderliğinde “çeşit koruma” üzerine ileri düzeyde “gen patentleme”  uygulamaları üzerinde çalışılmaktadır. Böylece bugün geçerli olan UPOV çeşit koruma uygulaması “ıslahçı hakkı” tanımasına rağmen yani, herhangi iki ticari çeşidi ıslahçısının iznine gerek olmadan kullanarak yeni genetik materyal türetme hakkı mevcut iken bu uygulamayı “patent”e dönüştürerek izinsiz kullanım kısıtlanmak istenmektedir.

Son yıllarda sıklıkla karşılaşılan sağlık sorunları tüketicilerin güvenilir ürünlere olan taleplerini artırmıştır. Bu da küreselleşen dünyada gıda güvenliği ve kalitesini dünya ticaretinin en önemli koşullan haline getirmiştir. Sağlık ve çevreye olan etkileri nedeniyle üzerinde hararetli tartışmaların yaşandığı GDO’lu ürünlerin ekim ve kullanım alanları birçok ülkede yeniden düzenlenmektedir (Denli, 2012).

GDO konusunda Türkiye’deki mevcut durum ve gelişmeler:

Şu ana kadar Türkiye’de GDO bitkisel ürünlerin ticari olarak yetiştirilmediği ve bunun için Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca izin verilmediği, bazı bölgelerde sadece alan denemelerine izin verildiği bilinmektedir.

Belli bir yasal mevzuat olmadığından, GDO ve GDO’lu ürünler uzun yıllar Türkiye’ye ithal edilmiş, bunların gümrüklerde kontrolü olmadığından ve gıdalarda herhangi bir etiketleme olmadığından yem ve gıda olarak GDO’lu ürünler bilinmeden tüketilmiştir. İlgili kanun çıkmadan önceki yıllarda ithal ürünlerde GDO’lu olmadığına dair belge istenmeye başlanmış olmakla birlikte, bazı ülke firmaları gerçek olmayan belgeler temin ettiği söylenmiş veya ithalatçı daha pahalı olan geleneksel ürün ithal etme durumunda kalmıştır.

Cartagena Biyogüvenlik Protokolü çerçevesinde 2010 yılında kabul edilen 5977 sayılı “Biyogüvenlik Kanunu”, bilimsel ve teknolojik gelişmeler çerçevesinde modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilen genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar (GDO) ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek, insan, hayvan ve bitki sağlığı ile çevrenin ve biyolojik çeşitliliğin korunması, sürdürülebilirliğinin sağlanması amacıyla biyogüvenlik sisteminin kurulması ve uygulanması, bu faaliyetlerin denetlenmesi, düzenlenmesi ve izlenmesi amacıyla çıkartılmıştır.

Biyogüvenlik Kanunu’na göre; – GDO veya ürünlerinin ithalatı, ihracatı, deneysel amaçlı serbest bırakılması, piyasaya sürülmesi ile genetiği değiştirilmiş mikroorganizmaların kapalı alanda kullanımına, bilimsel esaslara göre yapılacak risk değerlendirmesine göre karar verilir. Verilen kararın geçerlilik süresi on yıldır. – Genetiği değiştirilmiş bitki ve hayvanların üretimi yasaktır. – Belirlenen eşik değerin üzerinde GDO ve ürünlerini içermesi halinde; etikette, GDO içerdiğinin açıkça belirtilmesi zorunludur. – GDO ve ürünleri ile ilgili yapılan başvuruların değerlendirilmesi ve verilen diğer görevlerin yürütülmesi için “Biyogüvenlik Kurulu oluşturulmuştur.

GDO ve ürünleri ile ilgili; bilimsel, teknik ve uygulamaya ilişkin bilgi ve belgelerin ulusal ve uluslararası seviyede alışverişinin kolaylaştırılması, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve karar sürecine katılımının sağlanması amacıyla “Türkiye Biyogüvenlik Bilgi Değişim Mekanizması” 05 Ekim 2010 tarihinde hizmete sunulmuştur.

Bugüne kadar toplam 26 adet yabancı GDO’lu mısır çeşidinden 16 adedi böceklere ve yabancı ot ilacına dayanıklılık, 6 adedi böceklere dayanıklılık, 3 adedi yabancı otlara dayanıklılık ve 1 adedi kurağa dayanıklılık özelliği taşıyan transgenik mısır çeşitlerin ürünlerine;  toplam 10 adet yabancı GDO’lu soya fasulyesi çeşidinden 7 adedi yabancı ot ilaçlarına dayanıklılık, 1 adedi yabancı ot ilacı ve böceklere dayanıklılık, 1 adedi böceklere dayanıklılık ve 1 adedi linoleik asit ve yabancı ot ilacına dayanıklılık özelliği taşıyan transgenik soya fasulyesi çeşitlerin ürünlerine yem olarak ithal edilebilme izni verilmiştir.

Dünyada üretimlerinin büyük çoğunluğu GDO’lu çeşitlerden sağlanan soya ve mısır gibi ürünlerin ki bunlardan üretilerek ülkemizde gıda olarak kullanılacak ve/veya ihraç edilebilecek ürünlerin üretimi söz konusu olabilecektir, ülkemizde ve belirlenecek ülkelerde Türk Girişimciler tarafından GDO’lu olmayan çeşitlerden üretimlerinin gerçekleştirilmesi “Türkiye’de Bitkisel Üretimin Durumu ve Gelecek Stratejileri” adlı raporda önerilmektedir (Karahan, 2017c).

Türkiye’nin biyoteknolojik çalışmaların durumu, GDO stratejisi ve yol haritası:

Üniversiteler, TÜBİTAK ve Tarım Bakanlığı’na bağlı Araştırma Enstitülerinde alt yapı geliştirme ve eğitim çalışmaları tamamlanma aşamasına gelmiştir. Çalışmalar karakterizasyon ve gen transfer yöntemlerinin optimizasyonu ağırlıklıdır. Gen izolasyonu çalışmalarına henüz başlanamamıştır. Özel sektör Ar-Ge faaliyeti yürütmemektedir.

Türkiye’de GDO karşıtlığıyla biyoteknoloji karşıtlığı karıştırılmaktadır. Toplumda özellikle ürün çeşitleri ve gıdalara karşı önemli temel bilgiden yoksun bir GDO karşıtı anlayış ve yapılanma görülmektedir. Bu durum bazen klasik hibrit bitki çeşitlerinin de GDO gibi algılanmasına yol açmakta ve yaygın bilgi kirliliğine neden olmaktadır. Akılcı olmayan GDO karşıtı tavır ve kamplaşmalar, ülkemizde biyoteknolojik yöntem ve ürünlerin geliştirilmesi Ar-Ge sürecini de olumsuz etkilemektedir.

TÜBİTAK Vizyon 2023 Raporu’nda, endüstrinin ihtiyaç duyduğu özel nitelikli protein üretimi, transgenik hayvan rumende çalışabilecek, genetik olarak değiştirilmiş, mikroorganizmaların geliştirilmesi ile modern biyoteknoloji ve klasik ıslahın koordinasyonu ile farklı ekosistemler için genotip geliştirme ve bunlardan ekonomik fayda yaratma, GDO risk analizi ve yönetimi araştırma ve geliştirme konuları olarak yer almaktadır.

Raporda, moleküler ıslah teknikleri alanında eğitim almış araştırmacı sayısı kritik kitle oluşturmaya yetecek düzeyde olmadığı, üniversitelerdeki ve Tarım Bakanlığı Araştırma Enstitülerindeki laboratuvar altyapısı oldukça iyi düzeyde olmakla beraber, bunların arzu edilen verimlilikte çalışamadığı, ıslah konusunda çalışan az sayıda firmalardan henüz moleküler ıslah yapan firma bulunmadığı, bunlarla ilgili olarak 2013 yılına kadar temel araştırmalara, 2018 yılına kadar uygulamalı ve sınai araştırmalara, 2008-2017 döneminde ise sınai geliştirme çalışmalarına önem verilmesi gerektiği vurgulanmış ve karar altına alınmıştır.

Ülkemizde transgenik bitki çeşitlerinin üretimde kullanılması yasal olarak yasaklanmış olmakla birlikte; az sayıda çiftçilerin özellikle merak saikıyla yem olarak ithal edilen ürünlerden az miktarlarda tohumluk olarak ektikleri veya yurt dışından az miktarda kaçak olarak getirdikleri tohumlukları deneme amacıyla ektikleri yönünde duyumlar ve şikâyetler de bulunmaktadır. Ayrıca yem amacıyla ithal edilen soya ve mısır ürününün kaçak olarak gıda üretiminde de kullanılabildiği noktasında kamuoyunda yaygın endişeler ve söylentiler bulunmaktadır. Bu konulardaki endişeleri gidermenin en açık yolu olarak; gıda üreticilerin zaman zaman kendi ürünlerinin analiz raporlarını güven tazeleme amacıyla yayınlamaları, ayrıca kamunun da gıda kontrol ve denetimlerini sıklaştırmaları ve kamuoyunu bilgilendirmeleri görülmektedir.

Tarım Bakanlığı tarafından gıda güvenilirliğini sağlamak amacıyla GDO içermesi muhtemel gıdalara yönelik yurtiçi resmî kontrolleri yürütülmektedir. GDO aranması ile ilgili olarak bebek mamaları, mısır ve bileşiminde mısır bulunan ürünlerde GDO miktar tespiti, soya ve bileşiminde soya bulunan ürünlerde GDO miktar tespiti yapılmaktadır. Bu standart uygulamaların yanında şüphe, şikâyet üzerine de resmî kontroller yürütülmektedir.

Genetik Yapısı Değiştirilmiş Organizmalar ve Ürünlerine Dair Yönetmelik”  kapsamında yer alan gıdaların bakanlık tarafından belirlenen eşik değerin (%0,9) üzerinde onaylanmış GDO’lu olması durumunda Türk Gıda Kodeksi’nde yer alan gerekliliklere ilave olarak etiketlemenin nasıl yapılacağı ile ilgili hususlar yer almaktadır. Ancak Biyogüvenlik Kurulu tarafından bugüne kadar gıda amaçlı olarak onay verilmiş bir gen bulunmadığından ve bu sebeple piyasada bulunan tüm gıdalar GDO’suz olduğundan gıdaların etiketlerinde GDO bulunmadığına dair bir ifadenin yer alması şu an için uygun görülmemektedir.

Biyogüvenlik Kanunu’nun 15. maddesi kapsamında sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmakta ve ürünlerin piyasaya arzı engellenmektedir.

Bir ürünün GDO’lu olup olmadığı sadece laboratuvar analizleriyle anlaşılmaktadır. GDO’ların analizi; genetik modifikasyon sonucu oluşan yeni molekülün (DNA, RNA veya protein) tespit edilmesi esasına dayanır. GDO tarama ve miktar analizi yapabilen Bakanlıkça yetkilendirilmiş  Kamu ve Özel  Laboratuvarlar bulunmaktadır ve AB laboratuvarlarının analiz stratejisini uygulamaktadırlar.

Biyoteknolojinin kendisine karşı olmak mantıksızlıktır. Ancak özellikle gıda güvenilirliği ve çevre üzerinde risk oluşturabilecek biyoteknolojinin ürünlerine hakkında şüpheci olmak mantıklı olabilir.

Ülkemizin bu teknolojiyi hemen alıp ticarete konu etmese dahi önemli olan teknolojinin kendisinden sakınmak değil, teknolojinin bilimsel sınırlar çerçevesinde kanuni düzenlemelerini tamamlayarak dünyadaki gelişmelere paralel bilimsel ve teknolojik çalışmaların önünün açılmasıdır.

Hedefler, Stratejiler ve Politikalar:

  • Bilimin ürettiği sonuçları dikkate alarak ve ülkemiz tarımı, insan ve hayvan sağlığı ile çevreye zarar vermeyecek GDO ve biyoteknoloji politikaları ve stratejileri ve buna paralel yasal mevzuat ve uygulamalar geliştirmek.
  • Biyoteknolojik GDO’lu ürünlerin insan ve hayvan sağlığına ve çevreye olabilecek olumsuz etkilerini her zaman öncelikli tutmak.
  • AB üyesi ülkelerin çoğunda olduğu gibi GDO ile ilgili yoğun bilimsel Ar-Ge çalışmaların yapılması, belirlenen türlerde çeşit geliştirme alt yapısının güçlendirilmesini desteklemek.
  • GDO ve GDO’lu ürün bulunduran ürünlere etiketleme zorunluluğunu kontrol ve denetimini çok tizlikle sağlamak.
  • Ülkemizde üretilebilen veya uygun şartlarla ithal edilebilen geleneksel ürünlerin mevcut olduğu durumlarda, GDO ve GDO’lu ürün bulunduran ürünlerin ithalatını kısıtlamak.
  • Bilimsel ve faydacı yaklaşımlar göz önüne alındığında GDO ve biyoteknoloji ile ilgili aşağıdaki çalışmaların ve uygulamaların kanunda gerekli değişikliklerin yapılmasıyla ülkemizde yapılması uygun olabilir:

Kısa Dönemde:

  • Belirlenecek orman ağacı türlerinde ve belirlenecek özel bölgelerde transgenik ağaç yetiştiriciliği ve ormancılık,
  • İç ve dış piyasanın kabulüne göre belirlenecek kesme çiçek türlerinde çeşit geliştirme ve üretimi,
  • Belirlenecek kontrollü ve izole bölgelerde üretilmek üzere biyoyakıt üretimi için çeşit (Şeker pancarı vb.) ve üretimi.

Orta Dönemde:

  • Belirlenecek kontrollü bölgelerde üretilmek üzere sadece yem amaçlı kullanılacak soya çeşit geliştirme ve üretimi,
  • Belirlenecek kontrollü bölgelerde üretilmek üzere sadece yem amaçlı kullanılacak mısır çeşit geliştirme ve üretimi,
  • Belirlenecek kontrollü bölgelerde üretilmek üzere kullanılacak yem bitkisi çeşit geliştirme ve üretimi.

Uzun Dönemde:

  • Kurağa, tuza, kışa dayanıklı üzere kullanılacak çeşit geliştirme ve üretimi,
  • Transgenik hayvan rumende çalışabilecek, genetik olarak değiştirilmiş, mikroorganizmaların geliştirilmesi.
  • Çin, Hindistan gibi ülkelerde GDO’lu ürünler belirli bölgelerde yetiştirilebilmekte, ülkemizde belirlenecek bölgelerde sadece GDO’lu ürün yetiştirilmesinin sağlanmasının oldukça zor olacağını dikkate almak.

KAYNAKLAR:

AB Türkiye Raporu ”Tarım, Gıda Güvenliği, Veterinerlik, Balıkçılık” bölümü.

Aksu, H. (2017). Gıda ve Beslenme Kültürü. Türkiye’de Beslenme Kültürü-1. http://cdn.istanbul.edu.tr/FileHandler2.ashx?f=gida-ve-beslenme-kulturu-turkiyede_beslenme_kulturu1.pdf

Artık, N., Güneş, E., Şireli, U. T., Poyrazoğlu, E. S. ve Yetişemiyen, A. (2014). Gıda Güvenliği ve Güvencesi açısından 2050 Perspektifi. Gıdahattı (https://www.gidahatti.com/gida-guvenligi-ve-guvencesi-acisindan-2050-perspektifi-39424/)

Asker, A. Küresel – Yerel Etkileşimi: Yerelin Dönüşümü Olarak Simit Sarayı Örneğinde Simidin “Fast – Food”laşması. Erciyes İletişim Dergisi “akademia” 2011, Cilt (Volume): 2, Sayı (Number): 1, (88-104).

Bal, P. Ş. (2017) Çocukları Biz mi Obez Yapıyoruz? (http://haberkibris.com/cocuklari-bizmi-obez-yapiyoruz. 2017-09-25.html)

Bulut, Y. (2017). NBŞ, Nişasta Bazlı Şeker yani, ‘zehir’ lobisi atakta!

(http://www.star.com.tr/yazar/nbs-nisasta-bazli-seker-yani,-zehir-lobisi-atakta-yazi-1244968/)

Denli, M. (2012). Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), İstanbul Ticaret Odası Yayınları, Sektörel Etütler ve Araştırmalar. Yayın N0: 2010-90.

Dizdar, Y. (2011) . Nişasta bazlı şeker (NBŞ) endüstrisinin tekzibi: Pancar şekeri ve NBŞ.

(https://www.dunya.com/kose-yazisi/nisasta-bazli-seker-nbs-endustrisinin-tekzibi-pancar-sekeri-ve-nbs-bi/9338)

Dünya GDO Raporu. (2010). Tarımsal Biyoteknoloji Uygulamaları İçin Uluslararası Hizmetler Enstitüsü (ISAAA).

Eryiğit, H. (20167). Fast Food Yiyecekler ve Zararları (Kilo Alımına Etkileri) (https://www.beslenmerehberim.net/fast-food-yiyecekler-ve-zararlari/)

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı (2017). 2018-2022 Stratejik Plan.

(http://www.tarim.gov.tr/SGB/Belgeler/2013-2017/GTHB%202018-2022%20STRATEJI%CC% 87K%20PLAN.PDF).

FAO (2016a). The State of Food and Agriculture, http://www.fao.org/publications/ sofa/en

GTHB (2016). http://www.tarim.gov.tr

GTHB 2018-2022 Stratejik Plan.

(https://www.google.com.tr/search?q=tar%C4%B1m+bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1+2018-2022+stratejik+plan%C4%B1&oq=tar%C4%B1m+ba&aqs=chrome.0.69i59l3j0j69i61j69i60.6184j0j7&sourceid=chrome&ie=UTF-8)

Günaydın, G. (2009). Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar – GDO ve Gerçekler. GDO Panel, Samsun, 2009.

Halis A., Karaosmanoğlu F. ve Levent H. (2008). Türkiye’de Tarım ve Gıda: Gelişmeler, Politikalar ve Öneriler. Mayıs 2008. TÜSİAD Yayın No: T/2008-045/459.

Kalkınma Bakanlığı (2014). Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018, Bitkisel Üretim Özel İhtisas Komisyonu Raporu. Ankara, 2014.

Kalkınma Bakanlığı (2014). Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018, Hayvancılık Özel İhtisas Komisyonu Raporu. Ankara, 2014.

Kalkınma Bakanlığı (2014). Gıda Ürünleri ve Güvenilirliği, Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018, Yayın No: KB: 2867 – ÖİK: 717, Ankara.

Kalkınma Bakanlığı (2014b). Tarımsal Yapıda Etkinlik ve Gıda Güvenliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu, Onuncu Kalkınma Planı 2014-2018, Yayın No: KB: 2874 – ÖİK: 724.

Karabuluk, H. (2017) Simitin sağlıklı beslenmedeki yeri (https://www.doktorsitesi.com/article/simitin-saglikli-beslenmedeki-yeri=

Karahan, S. (2017a). Tarihsel ve Küresel Açıdan Tarıma Bakış. (http://misak.millidusunce.com/tarihsel-ve-kuresel-acidan-tarima-bakis/)

Karahan, S. (2017b). Türkiye’de Tarımın Yapısı ve Kaynakları: Tehditler ve Fırsatlar. (http://misak.millidusunce.com/turkiyede-tarimsal-yapi-ve-kaynaklar-tehditler-ve-firsatlar/)

Karahan, S. (2017c). Türkiye’de Bitkisel Üretimin Durumu ve Gelecek Stratejileri. (http://misak.millidusunce.com/turkiyede-bitkisel-uretimin-durumu-ve-gelecek-stratejileri/)

Kazanç, B. (2016). Geleneksel Beslenmeye Dönmek. (http://banukazanc.com/2016/03/geleneksel-beslenmeye-donmek/)

Koç, G. ve Uzmay, A. (2015). Gıda Güvencesi ve Gıda Güvenliği: Kavramsal Çerçeve, Gelişmeler ve Türkiye.  Tarım Ekonomisi Dergisi 2015; 21(1): 39-48. (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/253329)

Gıda Zincirindeki Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların (GDO) Analizi. http://www.foodlifeint.com/en/wp-content/uploads/2013/04/GDO-analizi.pdf

Tarımsal Araştırma Mastır Planı (2016-2020).

(https://www.tarim.gov.tr/TAGEM/Belgeler/yayin/MASTER%20PLAN_2016-2020.pdf)

TGDF (2017).  Gıda Sanayi Üretimi Zorda. (http://www.tgdf.org.tr/gida-sanayi-uretimi-zorda/)

Türkiye’nin Stratejik Vizyonu 2013 Projesi “Tarım, Gıda ve Hayvancılık” Stratejik Vizyon Belgesi, 2014.

https://www.tarim.gov.tr/sgb/Belgeler/SagMenuVeriler/BSGM.pdf

http://tarim.kalkinma.gov.tr/tarim/

http://www.tarimdunyasi.net/2016/08/14/turkiyenin-tarimsal-uretimi-91-milyar-dolar/

http://www.tarim.gov.tr/sgb/Belgeler/SagMenuVeriler/GKGM.pdf

http://www.biyoteknoloji.gen.tr/gmo.htm

http://www.genbilim.com/content/view/3243/32/

http://students.sabanciuniv.edu/cemmeydan/GDO/index.php?option=com_content&task=view&id=52&Itemid=68

http://agrobiyoteknoloji.blogcu.com/etiket/tarımsal%20biyoteknoloji

http://www.bloomberght.com/yorum/irfan-donat/2060403-tarimda-ithalata-yol-acan-8-kronik-sorun/

http://www.bloomberght.com/tarim/haber/2060739-gok-nbs-kotalari-makul-duzeye-indirilmeli

http://www.pancarkooperatifi.com/default.asp?act=show_content&cat=18&id=166

https://www.istabip.org.tr/4698-gdo-suz-yasam-icin-gida-senligi-ndeydik.html

http://www.sozcu.com.tr/2017/saglik/simit-ve-cayla-kahvalti-yapanlar-dikkat-1666812/

http://www.dupont.com.tr/corporate-functions/haberler-ve-etkinlikler/press-releases/kuresel-gida-guvenligi-endeksi-2017-sonuclari.html

http://www.turktob.org.tr/dergi/makaleler/dergi18/8-11.pdf

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları