Ben kimim? Ben Türk’üm! – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______09.12.2018_______

Ben kimim? Ben Türk’üm!

Hakan Paksoy

“Ben bir Türk’üm Din’im cinsim uludur.”

21’inci yüzyılın başında, tıpkı geçen yüzyıla girerken olduğu gibi kimlik tartışmalarıyla meşgulüz. Osmanlı Türk Cihan Devleti, dağılma sürecindeyken, siyasi şartların çok ama çok ağırlaştığı dönemde en önemli soru, “ben kimim?”dir. 19. ve 20. yüzyılda, aslında bilinen fakat dağılmayı önleyeceği düşünülen alternatifler üzerinde tartışmalar yaşanmış, sonunda hak ve hakikat hâkim olmuştur. Fakat geçmişte yaşananlarla bugün yaşananlar arasında çok önemli bir fark var; bugün, tarihin bize verdiği isim tartışılmaktadır.

Geçen yüzyılın aydınları, uzun zamandır devletin güç kaybetmesinin doğal bir sonucuna, toplumsal dağınıklıkta yaşanan kimlik problemine eğilmiştir. Mutluluk insanın, dolayısıyla toplumun, kendisiyle ilişkisinin sağlığı ile doğru orantılıdır. Mutsuzluk da aynı ilişkinin sağlıksızlığıyla. Kimlik arayışı onları tarihe yöneltmişti. O dönem için kaynak kıtlığından dolayı zorlanmış, çıkış yolu olarak da batının bilimsel metot ve kaynaklarına yönelinmiş, bilginin evrenselliğinden faydalanılmıştı. Aslında bilgiye ulaşmanın çok zor olduğu bir dönemde çok büyük işler başarmış bir aydın hareketi söz konusudur.

Uzun süren tartışmalarda, önce devletin adıyla sonra din ile ilişki kuran bir kimlik oluşturma çabaları sonuç vermemişti. İkisi de insani, siyasi ve sosyolojik gerçeklerle örtüşmemiştir. Dolayısıyla giydirilmek istenen elbise milletin üzerine oturmamıştı.

Osmanlı, Osman Bey tarafından kurulmuş ve onun adıyla anılmış bir hanedan devletidir yani, bir insanın adının devamı olan hanedanı anlatır. Bir insana başka bir insanın adı ile kimlik oluşturulması doğru değildir. Bir örneği de yoktur. Din ile anılmak da tutmaz çünkü o da bütün insanlığa aittir. Geriye tek bir yol kalır, o da Kaşgârlı Mahmut’un Divân-ı Lugâti’t Türk’ün girişinde bahsettiği, Yüce Tanrı’nın devlet güneşini burçlarından doğurduğu, adını kendisinin verdiği ve dünyanın hâkimiyetini bıraktığı millete verdiği isimdir. Bu isim Türk’tür ve onunla güçlü bir bağ kurulur.

Cumhuriyet döneminde de, alttan alta, devam eden bu tartışma bugün milletin birliğine ve bütünlüğüne kast eder boyuta ulaşmıştır. Bu sefer, devleti yönetenler ile milletin arasındaki fikir ayrılığı tehdit oluşturmaktadır. Yönetim gücü elinde olanlar, bu gücü kullanarak halkı yanında tutmaya çalışmaktadır. Tehdidin bir boyutu da millî devlet ile milletsiz devlet arasındaki mücadeledir. Aslında ulaşılmak istenen sonuç, adı olmayan bir millet haline gelmektir.

Tek Millet”e sadece Müslümanlık yeter mi?

Bugün dünden farklıdır. Milletin kimliği ve bu kimliğin özellikleri ile ilgili sorun yok iken, çok üst düzeyde tartışmalar başlatılmıştır. İdeolojilerin aklın önüne geçtiği dönemlerde, gerileme ya da kimlikten uzaklaşma hızlanmıştır. Mümtaz Turhan’ın “hakikatle iki buçuk asırdır bir ölüm kalım mücadelesi yapmakta olan Türk Milleti…” dediği mücadele daha da sertleşmiştir. Ancak buna rağmen millet, kafası bir nebze olsun karışmakla birlikte, adına sahip çıkmakta sağlam durmaktadır.

Milletin bu sağlam duruşuna rağmen, dini ile olan gönül bağı kullanılarak, tek millet denilerek unsurların eşitliği üzerine oluşturulacak bir millet yapısı kurgulanmak istenmektedir. Hepimiz Müslümanız sloganı üzerinden hareket edilmektedir. Etnik unsurların eşitliği tez zamanda ayrılığı getirir. Sovyet Rusya’sı ve Yugoslavya artık yoktur.

Müslümanlık da bu bağlayıcılığı sağlamamıştır. Osmanlı Türk Cihan Devleti, içindeki Müslüman ve Müslüman olmayan unsurların ayrılması ile parçalanmıştır. Güney komşularımız Irak ve Suriye de müslümandır ama Irak ikiye bölünmüştür; diğerinde iç savaş sekizinci yılındadır. Arap Baharı diye iç çatışma yaşayan Mısır ve Tunus, bölünen Libya örnekleri, henüz tazedir.

Devlet kavramı açısından bakıldığında da bu, doğru değildir. Hangi dinden olursa olsun eşitlik, aile, sülale, boy ya da unsurların değil; bireylerin eşitliği üzerine olmalıdır. Aksi takdirde eşitlik, yerini menfaatler korunması mücadelesine bırakır, ki menfaatin de dini yoktur.

Din, insandan imanı talep eder ve iman da yalnız yaşanır. Bu yalnızlık fiziki bir yalnızlık değildir. İnsan, isterse milyonlarla birlikte isterse sevdiği birkaç kişiyle ya da sadece sevgilisi ile baş başa kalsın, iman tek başına yaşanacaktır. Kalabalıklar içindeki yalnızlık böyle bir şeydir.

İman hukukî mükellefiyetlerin dışındadır (Hobbes, Leviathan) ve bunlarla sınırlanamaz veya düzenlenemez. Sınırını yalnız ve yalnız insan/birey belirleyebilir. Dolayısıyla hiçbir devlet otoritesi meşruiyetini böyle bir zemine oturtamaz. Vatandaşlık böyle bir zeminde kurulamaz. Devlet vatandaşından itaat etmesini ister, iman etmesini değil (Hobbes, Leviathan).

Tarih şuuru…

İngiliz tarihçi Toynbee “Her zaman bir ayağım şimdiki zamanda, öbür ayağım da geçmiş zamanda durmuşumdur. (…) yalnız burada gözlerimi geleceğe çevirmişimdir. (Tarih Bilinci, C I s 12)” der. Bu, tarih şuurudur.

Türk tarihi belirlenmiş bir zaman ile başlatılamaz. 1400 ya da 1000 yılık tarihimiz diye başlayan cümleler ideolojilerinin esiridirler. Başlangıcı belli olan bir tarih sınırlıdır, derinliği yoktur. Orhun Bengütaşları’ndaki edebi zenginlik ile Kutatgu Bilig’de ortaya konulan devlet felsefesi bunu teyit eder. Bir kağanın ya da bir vezirin düşündükleri değil, medeni bir milletin muhitinde asırlardan beri toplanmış ahlak, siyaset ve hukuka dair fikirlerin bir hülasasıdır (S. Maksudî Arsal, Türk Tarihi ve Hukuk, s. 95). Türk tarihinin başlangıcı insanlık tarihi ile beraberdir.

Tarihle ilişki kurulmazsa…

Zaman akıp giderken yaşanan her an tarihe katılmaktadır. Bir saat, bir gün bir ay ya da bir yıl… Fakat insan kendi yaşadığı zamanı tarih olarak algılamakta zorlanır. Çünkü “an” algılaması subjektiftir, bugün ancak daha sonraları tarih olarak değerlendirebilir ya da hemen tarih olarak algılanabilmesi için büyük ve birçok şeyi değiştirebilme gücüne sahip bir olayın gerçekleşmesi gerekir.

Elbette bir millet tarihe çakılıp kalmamalı, bugünü yaşarken de sadece “anı” düşünerek yaşamamalıdır. Hem bugünü düne köprü yaparak yarına taşımalı hem de dünü bugün için köprü olarak kullanmalıdır.

Bugünün düne köprü olması, geçmişin geleceğe taşınması, kültür unsurlarının yaşatılmasıdır. Geleneğin, adetlerin, harsın taşınmasıdır. Hars, düğünde yeni bir ailenin kurulması kutlanırken, devletin ve milletin en küçük şubesi olan, egemen ve bağımsız yeni birimini temsil eden bayrak çekilmesi ve bunu ilan etmek vurulan davuldur. Bir ezgi, bir halı ya da bir yemektir.

Dünü bugüne köprü yapmak ise yaşadıklarımızdan ders alarak hayatımızı veya milletin ya da başka milletlerin tarihinden ders alarak toplumun hayatını doğru şekilde yönlendirmek/yönetmektir. Bu şarttır. Bu köprüyü kurabilen ya da sağlam hale getirenler, güçlü ve mutlu bir toplum oluştururlar. Eğitimde, sağlıkta, iç ve dış güvenlikte meseleleri olmaz. Dayanışma, birlik ve beraberliği sağlarlar ve ancak böyle bir milletin çağa teklifi olabilir.

Aksi takdirde her kişi ya da millet kendisinin yaşadıkları ile hayatı yönlendirecektir. Bu da yaşananların tekrarlanması ile sonuçlanır. Herkes aynı yoldan yeniden geçecek, aynı hatayı yapacak ve aynı sonuca ulaşacaktır. Aynı zamanda büyük bir risk daha vardır. Köprü, zaman denilen acımasız nehrin üzerinde kurulmaktadır. Bu köprüleri sağlam bir şekilde kuramayanlar, sıradan yaşamak dışında bir statü elde edemezler. İddiaları olamadığı gibi bir zaman sonra, “tarih – köprü”  hükmünü icra ederek onları nehrin yatağı içine alıverir, akıp giderler.

Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam’ın bitişinde “Huzurun bir pahası var, bunu ödemek lazım” der. Doğru, ödemek lazım ama bu bedel her geçen gün biraz daha arttırılıyor, niçin?

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları