Ülkücülük iflas ederse Türk milliyetçiliği ne yapar? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______05.04.2018_______

Ülkücülük iflas ederse Türk milliyetçiliği ne yapar?

Burçin Öner ve Semih Bodur

“Bir millet uyuyorsa uyandırmak kolaydır.

Uyumuyor da uyuyor gibi yapıyorsa

ne yaparsanız nafile, uyandıramazsınız.”

Indra Gandhi

Giriş:

Kimileri için sosyal bilimler, bilimin bir sahası olarak nitelenmese de toplumsal gerçeklikler, bunu tamamen yalanlayacak şekilde geçmişten bu güne ve bu günden geleceğe hızla akıp gitmektedir. Bilimin tüm dallarını topluca değerlendirdiğimizde, toplum ve onun olguları ve/veya olayları ile ilgilenen ilim, sosyolojidir. Sosyoloji de bilimin bir parçası olduğuna göre onu, geleneksel açıklamalarla sınırlandıramaz, temel bir takım düşüncelerin içine hapsederek basit tanımlamalarla geçiştiremeyiz. Bu anlamda sosyolojiden de toplumu ilgilendiren konularda aynı tavrı bekleriz yani, sahasında barındırdığı meselelere herkesten farklı yorum yapabilmesini, tüm gözlerin dışında bir gözle bakıp o gözün gördüğünü bize sunmasını ve dahi bizi sarsmasını isteriz. Çünkü biliriz ki bilim, keşfeder; bilim adamı kâşiflik yapar ve keşfedilen her yeni şey, insanlığı sarsar. Bu sarsıntıya ayak uydurabilenler, sırlar yolculuğunun gizemli kapılarından geçmeye devam ederken; direnmek veya reddetmek isteyenler ise kendi karanlık labirentlerinde dönüp dolaşıp aynı noktaya varmaya, birbirleriyle yarışıp sıfır noktasının birinciliğini kazanmakla sahte övünçler yaşamaya devam ederler; ta ki insanlık son bulana kadar… Bu ayrışmayı Durkheim şöyle açıklamaktadır: “Paradoksları aramak sofistlerin işidir; olgular tarafından, kaçınılmaz olarak dayatılan paradokslardan kaçmak ise cesareti ve bilime inancı olmayan insanlara özgüdür.”[1]

Bu yazı, yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi paradokslardan korkmayan, onlardan kaçmayan, cesaret sahibi, bilime dayanan ve bilimsel düşünceyi temel alan, Cemil Meriç’in betimlediği şekliyle her biri “hür tefekkürün birer kalesi” olma niteliği taşıyan kişiler arasında, siyasi düşünce dünyasını bir dönem ya da hâlen “ülkücülük” anlayışı ile tanımlayan kişiler için kaleme alınmıştır. Bütün bunlarla birlikte yazıda, ülkücülük kavramının tarihsel sürecindeki, tabir-i caizse evrimleşme aşamaları ile günümüzdeki konumu, varlık/yokluk düzleminde tartışılacak olup siyasal hayattaki ilk temsilcileri ve onun sonrasındaki dönem itibariyle yorumlamalar yapılacaktır.

Bir sosyal olay olarak “ülkücülük”

Sosyal olay, toplumla ilgili herhangi bir şeyin belli bir genelleme çerçevesinde açıklanması olarak basitçe tanımlanabilir olsa da bundan çok daha geniş bir muhtevaya sahip olduğu bilinmelidir. İnsanın sosyal bir varlık olması, bizi; onu ilgilendiren ve onun ilgilendiği her şeyin birer sosyal olay olma potansiyeline sahip olduğu gerçeğiyle karşı karşıya bırakır. Zaten sosyolojinin, biyolojiden psikolojiye kadar tüm sahalarla ilinti içinde olmasının sebebi de budur. Fakat bununla birlikte, toplum bilimini, bu bilim sahalarının ilgilendiği olgular bakımından ayıran bazı özellikler vardır.

İnsanın toplumda kendisine yer tutabilmesi için edindiği sorumluluklar ve hatta yer yer tercihler, edinilmiş “kazanımlardır”. İletişim için kullanılan dil, harcamalar için kullanılan para, meslekî teoriler ve pratikler, haricindeki evlilik kurumu, aile kurumu, vatandaş olma gerekleri, sosyal yaşantıdaki genel geçer kurallar gibi yükümlülüklerin tamamı, bireyin dışındaki kanun yapıcılar tarafından oluşturulmuştur ve kişiler, isteklerinin hiçbir önemi olmaksızın bu sisteme entegre şekilde yaşamlarını sürdürmektedirler. Eğer kişi, gönüllü olarak bu yapının içinde hayatına devam ediyorsa; dışarıdan konulan bu kurallar ve kuralların ihlâli durumunda, maddi yahut manevi yaptırımlarının olacak olması, kişideki bu mecburiyet hissini ya en aza indirir ya da tamamen ortadan kaldırır.

Devlet düzeninin “sorunsuz” işleyebilmesi için konulan bu kuralların haricindeki toplumsal olaylarda da durum benzerdir. Uzun zaman içinde genel kabul hâline gelmiş ve bir kısmı yazılı olsa da ekseriyeti töre olarak varlığını sürdüren kurallarda (örneğin; ahlâk kuralları, giyim kuşam alışkınlıkları vb.) da aykırılık oluşması durumunda, kişinin hem içsel olarak hem de toplumun kendisi tarafından ondan kopmasına sebep olacaktır. Bireyin bu durumlara olan direnci ya sonuçsuz kalacaktır ya da onu yalnızlaşmaya itecektir. 21. yüzyıldaki bir girişimcinin 19. yüzyıl teknolojisi ile çalışma isteğini engelleyecek bir ortam olmamasına rağmen, mevcut düzendeki karşı direnç noktaları, doğal yollardan kendini hissettirecek ve kişinin iflasına sebep olacaktır. Dolayısıyla girişimci ya böyle bir işe kalkışmadan mevcut teknolojik imkânlarına entegre olmak zorundadır ya da iflası göze almak durumundadır.

Eylem ve temsillere dayanan bu olgular bütünü, bireyin kendi bilincinde var olan olgulardan farklıdır. Çünkü dayanak noktası insanın kendisi değil; toplumdur. Bu olgulardan oluşan olayları birer sosyal olay olarak tanımlamak mümkündür.

Durkheim’e göre; bir sosyal olay, toplumun tamamını ya da içinden belli bir kesimini (örneğin; inanç sahipleri, siyasal ekoller, meslekî birlikler vs.) kapsayabilir. Burada dikkat edilmesi gereken şey, bir sosyal olayın, bireyden önceki otoriteler tarafından dizayn edilmesi, dolayısıyla belli bir örgütlenmeye ihtiyacı olduğudur. Bu örgütlenme, içinde; inançları, eğilimleri ve kolektif düşünceyi barındırmalıdır[2].

Esasında yukarıda Durkheim tarafından tanımlanan sosyal olay ile İkbâl Vurucu tarafından verilen “ülkü” kavramı, birbirini tamamlar cinstendir. Vurucu’ya göre ülkü; “tek tek bireylerin yanında aynı amacı, duyguyu paylaşan ortak bir bilişsel evrene sahip şahsiyetlerin bütün davranış ve düşüncelerini motive eden, yönlendiren, pek çok farklı yaklaşım ve düşünceyi aynı noktaya taşıyan fiziksel ve meta-fiziksel gerçekliğe sahip amaçtır”[3]. Dolayısıyla bunun, siyasal açıdan eylemleştiği bir ortamda artık ülkü, “ülkücülük” olarak tanımlanabilir. Bir anlamda ülkücülük, sosyal bir olay olarak nitelendirilebilir.

Önce milliyetçilik

Bu tanımlama temelinde ülkücülük için tarihsel bir hat çizmek yerinde olacaktır. Bu hattın başlangıç noktasına ise Türk milliyetçiliğini koyalım. Burada altını hususiyetle çizmemiz gereken bir yer vardır. O da milliyetçilik ve ülkücülüğü aynı kavram olarak kullanmadığımızdır. Belki ülkücülük için milliyetçiliğin daha özel bir formudur denilebilir. Dolayısıyla bu yazıda savunulacak olan tez, yalnızca ülkücülüğü bağlayacaktır.

Millet için sadece birlik içinde olan bireylerden meydana gelen büyük sosyal topluluktur tanımı yapmak yetersiz olacaktır. Onun için bazı ontolojik temellere ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Köktürk, bu temelleri 3 maddede sıralamaktadır. Bunlar;

  1. Soy veya biyolojik var oluş, bir coğrafyada yaşıyor olma yani, fiziksel temel,
  2. Kültürel var oluş yani, sosyal/tarihsel temel,
  3. Bilinç varlığı olarak (farkında olan olarak) varoluş yani, bireysel bilinç temeli[4].

Sonuç olarak millet olabilmek için önce bir varlığın, sonra ortak paydalar dâhilinde süregelen ortak bir yaşamın ve nihayetinde çatısı altında topladığı bireyler tarafından bütün bu durumların idraki ve bilinçli duygu ve eylem paydaşlığının var olması gerekir. Bu üç temel bir araya geldiğinde, bir millete ait olma duygusu da beraberinde gelir. Duygular ise bir takım eylemlerle, somut yahut soyut üretimlerle dışa vurulmak ihtiyacı duyurur. Bu noktada devreye “milliyetçilik” anlayışı girer. Dolayısıyla milliyetçilik için biçim almış bir duygu durumudur tanımlamasını yapabiliriz. Ancak milliyetçilik, sadece yaşanılan ana sıkıştırabilecek bir düşünce değildir.  O, varlığını milletin varlığından alır. Dolayısıyla millet için var olan ontolojik temeller, milliyetçilik için de geçerlidir yani, yalnızca birinin var olması kesinlikle yeterli değildir[5]. Tamamının bir arada olması ve kişinin bağlarını bu temeller üzerine kurup, eylemlerini ve düşüncelerini bu temeller üzerinde şekillendirmesi gerekmektedir. Yani, bir soya mensubiyeti bilmek ile o soya mensup olma bilincine erişmek aynı şey değildir. Bilincin şekillendiği zemin ise kültürel kodlardır. Bu, beraberinde o soyun zaman içinde ürettiği ortak değerler kümesi içinde bir felsefe, bir ideal oluşturma bilincini doğurur. İşte bu bilinç ise milliyetçilikten başka bir şey değildir.

Bütün bunlarla beraber milliyetçilik için kişinin bu bilinç seviyesinde hareket etmesi, daha da öncesinde bu değerler grubunu kabul etmesi gerekir. Dolayısıyla milliyetçilik, ispat edilmesi gereken bir teori değil; aksine bir kabuldür. Birileri onu ret ederken birilerinin kabul etmesi, milliyetçiliği varlık-yokluk tartışmasına kapatır. Çünkü kabul eden birilerinin var olması, onun da var olduğu anlamını taşımaktadır. Hatta Köktürk, milliyetçilik için “herkes ret etse bile, böyle bir şey potansiyel halde var demektir.[6] ifadesini kullanmaktadır.

Son tahlilde bir ortak duygu durumu olarak basitçe ifade edebildiğimiz milliyetçilik, sadece bireylerin tümünde ortak olarak bulunan şeyden çok daha fazlasıdır. Bunun için ortak bir yaşam, kök bağları, birey bilinçleri arasındaki etkileşim çok önemlidir. Hemen her bireyin kalbinde aynı duygular yeşeriyorsa bu kendiliğinden oluşmamış, sadece tarihten bu yana doğal yollardan oluşan bir ahenk değil; bütün bu durumların ortak bir güç oluşturmasından kaynaklanır. Böylece bu itici güç, bir bireyin yığındaki bütün diğer birimler tarafından aynı duyguya sürüklenmesiyle ortaya çıkar.

Tarihî süreçte Türk milliyetçiliğinin çeşitli yorumları

Genel manada çizilen bu milliyetçilik çerçevesinin Türkler için olan sahasına Türk milliyetçiliği denilmektedir. Türk milliyetçiliğinin hem kültürel hem de politik zeminde inşasının 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında filizlendiğini görürüz. Osmanlı Devleti yönetiminde, baskı politikalarının hâkim olduğu bir dönemde, İttihat ve Terakki Hareketi, özgürlük ve eşitlik sloganları ile varlığını ortaya koymuş ve milliyetçi politikaları ile devlet yönetiminde söz sahibi olmuştur. Batıcı ve Osmanlıcı aydın ve siyasetçilerin de yer aldığı bu harekette, ağırlıklı olarak söz sahibi olan kişiler Türkçülerdir. Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp gibi Türkçü aydınların bu hareket içinde yer alması, Enver Paşa ve Talat Paşa gibi Türkçü isimlerin parti politika ve kadrolarının belirlenmesinde başat rolde olması, İttihat ve Terakki’nin milliyetçi/Türkçü bir hareket olmasında temel etkenler olmuşlardır.

Genel olarak baktığımızda şunu diyebiliriz ki; Türkçü politikalar temelinde hareket eden İttihat ve Terakki, Türk milliyetçiliğini kendi çağının şartlarına göre yorumlamış ve bu yoruma da İttihatçılık demiştir. Yani ittihatçılık, Türk milliyetçiliğinin belirli yıllar arasındaki özel bir yorumu ve adı olmuştur.

Türk Milliyetçiliği/Türkçülük, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonrası işgale uğramasıyla birlikte başlayan Kuva-yı Milliye hareketinde de etkin güç olmuş ve hatta sonrasında Atatürk liderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesini oluşturmuştur. Bu noktada Ziya Gökalp, Yusuf Akçura gibi düşünürler, adına “Yeni Hayat” dedikleri bu kurucu felsefeyi göğüsleyen cumhuriyet aydınları olmuşlar; Türk Ocağı ise kültürel kalkınmanın beşiği niteliğini taşımıştır.

Atatürk dönemi politikalarında görülen bu milliyetçilik, Atatürk’ün ölümünden sonra gelen idarecilerce benimsenmemiş ve terk edilmiştir. 40’lı yıllar, Türk milliyetçisi aydınlar için zor dönemler olmuştur. Bu dönemde Türkçülüğün bayraktarlığını yapan Nihal Atsız ve çevresinde toplanan insanlar, bazı suçlamalara maruz kalmış, tutuklanmış ve hatta fikirleri uğruna işkence görmüşlerdir. Suçları; bütün Türklerin birlik olması ülküsü olan, Turancılıktır. Atatürksüz Cumhuriyet Halk Partisi döneminde bunları yaşayan milliyetçiler, sonrasında gelen Demokrat Parti iktidarında da zor dönemler geçirmeye devam etmişler, çeşitli baskılarla karşılaşmışlardır.

Dolayısıyla Atatürk döneminde kültür ve politika alanında hâkim görüş olan milliyetçilik anlayışı, Atatürk’ün ölümünden sonra politika ayağını tamamen yitirmiş ve kültür anlamında da büyük baskı ile karşılaşmıştır. Bu sebeple Atsız ve çevresinde bulunan Türkçü aydınlar da fikrî/entelektüel anlamdaki çalışmalarına/mücadelelerine devam etseler de politikadan uzak durmuşlardır.

Demokrat Parti iktidarından sonra kurulan siyasi düzende, yeni bir faktör belirmiştir; Alparslan Türkeş. Türkeş, Enver Paşa ve Atatürk’ten sonra Türk milliyetçiliğini devlet yönetiminde/siyasette etkili kılan kişi olacaktır. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP) ve sonrasında isim değişikliği ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), onun siyaset yolculuğunda, bu mücadelenin beşiği hâlini almıştır.

Türkeş ve arkadaşlarının verdiği mücadeleler ile Türk milliyetçiliği sadece kültürel bir hareket olmaktan çıkmış ve siyasi bir güç olarak toplumda kabul görmeye başlamıştır. Türkiye’nin bir “Türk Devleti” olduğu halka hatırlatılmış, millî devletin temellerinin sağlamlaşması için gayret gösterilmiş ve her şeyden önemlisi Türk milliyetçisi bir gençlik yetişmesi için eğitime büyük önem verilmiştir.[7] İşte Türk siyasi hayatında yaşanan bütün bu gelişmelerle birlikte Türkeş ve de çevresindeki milliyetçi aydın ve siyasetçilerin katkıları ile Türk milliyetçiliği, kendine yeniden özel bir isim almıştır; Ülkücülük!

Burada hemen belirtilmesi gereken şey, Türk milliyetçisi olarak ilgilenilecek konular, edinilecek öncelikler ile ülkücü olarak gösterilecek tavır ve düşüncelere yön verecek öncüllerin birbirinden farklı olduğudur ve öyle olmak durumundadır. Çünkü ülkücülük, Türk milliyetçiliği düşüncesinin siyasallaşmış bir formudur. Buna rağmen, ülkücülük için iki ayrı dönemde iki ayrı gayeyi güttüğü inancını taşımaktayız.

Ülkücülük, Türk milliyetçiliğinin, çağın gereklerinin dikkate alınarak yorumlanması ve böylece kendine özgü bir hâl almasıdır. Ülkücülük, kurucu lideri Alparslan Türkeş dönemi ve özellikle en hararetli tartışmaların yaşandığı 70’li, 80’li yıllar boyunca bu anlayışla hareket etmiş ve kendisini, bir anlamda savunma ve reaksiyon hareketi olarak konumlandırmıştır. Bahsi geçen dönem boyunca yapılan maddi, manevi ve hatta hayati fedakârlıklar göz önüne alındığında, siyaset sahasında elde ettiği başarıların çok daha üzerinde bir etki sahası oluştuğu görünmektedir. Fakat Türkeş’in vefatı ile başlayan ve MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemle devam eden süreçte ülkücülük, “sadece” siyasi bir kavram olmanın ötesine pek de geçememiştir.  Artık birincil gayesi, siyasal iktidarı ele geçirmek, siyasetin koşulları ve imkânları çerçevesinde kendi fikirleri için yer tutmak amacını barındırmaktadır. Onun için ideallerin gerçekleşmesi önemli olsa da birinci planda “araç” olarak nitelediği iktidara ulaşma gayreti vardır. Bunun bir takım sorunları da beraberinde getirdiği açıktır.

Siyasi İslâm iktidarında ülkücülük ve ülkücüler

Türkeş siyasi mücadelesi boyunca fikirlerini Türk siyasetinde tek başına iktidara getirememiştir fakat fikirlerini yaşatıp, bu bayrağı taşıyacak ve daha güçlü bir şekilde mücadeleye devam edecek bir gençlik yetiştirmiştir. Öyle ki; vefatından kısa bir süre sonra partisi Türk siyasetinin güçlü isimlerinden biri hâline gelmiştir. Fakat ne yazık ki bu güç ve etki çok uzun sürmemiştir. Ülkücülerin iktidarda olduğu zaman zarfında yapılan bazı hatalar, ülkücüleri devlet yönetiminden uzaklaştırırken Türk siyasi hayatı da yeniden şekillenmiş ve Türkiye’de artık, siyasi İslamcıların iktidarda olduğu bir dönem başlamıştır.

Dönemin önemli milliyetçi aydınlarından Durmuş Hocaoğlu, daha Siyasi İslam iktidarı başlamadan “Türk Milliyetçiliği’nin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri” demiş, “Türk Milliyetçileri! Uyuyor muyuz? Türkiye’de çok önemli şeyler oluyor, neredeyiz? Dünya’da çok önemli şeyler oluyor, neredeyiz?” diyerek ilk uyarıyı yapmıştır.[8] Bu uyarıya, bu çağrıya kulak vermemek ülkücülere de Türkiye’ye de çok ağır bedeller ödetmiştir.

Siyasi İslam bayrağı, iktidara yükselip cumhuriyetin kurucu ideolojisi olan Türkçülük ile hesaplaşmalarının başlayacağı yıllar gelirken Hocaoğlu, 2006 yılında bir kez daha uyarmıştır. “Burası Bizim İçin Ya İkinci Ergenekon’dur Ya İkinci Endülüs”[9] diyerek Türk’e, Türk milliyetçisine, ülkücüye seslenmiştir. Türk milliyetçisi aydın vazifesini yaparken aynı yıl içinde siyasi kanat, ülkücü harekette de ilk kıpırtılar görülmeye başlanmıştır. Prof. Dr. Ümit Özdağ, “Bir sabah tan atarken Yüce Tanrı Dağından, Kürşad’ın gür sesi duyulacak: atlar Vey ırmağında sulansın, güneş doğduğu yerde Karşılansın. Emri tekrar edecek, gök, toprak, deniz, bozkurtlar uluyacak bütün Anadolu’dan: biz de sizdeniz, biz de sizdeniz.” uranı ile yeni bir heyecan yaratmak, ülkücü hareketi Türkiye siyasetinde yeniden etkin hâle getirmek için ilk adımı atarken ülkücü hareketin başındaki kadrolar tarafından durdurulmuştur. Hocaoğlu bir kez daha uyarıp; “Türkler etraflarında olup-bitenleri idrak edemiyorlar, gözlerinin önünde oynanan pandomimi anlayamıyorlar; hükümranlıkları ellerinden alınıyor, ama onlar bunun farkında değiller. Bin yıldır efendi oldukları topraklarda düşüyorlar, “sukut” halindeler, ama bir şey hissetmiyorlar, bu topraklarda bir düşenin bir daha kalkamayacağından haberleri yok, anlatmak isteyeni dinlemiyorlar”[10] demiştir lakin ülkücü hareket yönetimi, olup bitenleri görmemekte ısrar etmiş ve “Yeniden Ergenekon” diyen her mensubunu saf dışı bırakmıştır.

Türkeş’in yetiştirdiği ülkücü nesil 21. yüzyılın başlarında kendi içinde bir mücadele vermeye başlamıştır. Bunun özü şu şekilde anlaşılmaktadır: ya yenileneceğiz, çağa ayak uyduran kadro ve politikalarla Türkiye Cumhuriyetiyle ve kuruluş ideolojisi ile hesaplaşan siyasi İslamcılarla mücadele edecek ve bu tehlikeyi bertaraf edeceğiz ya da olduğumuz gibi devam edecek ve bu dinbazlardan gelene kader diyeceğiz. 2010’ları bu mücadeleler ile geçiren Ülkücü Türk milliyetçiliği, aydını ve politikacısı ile kendi içinde yeniden diriliş mücadelesi vermiş, saf dışı bırakılanlar arttıkça “ülkücülük MHP’de olur MHP dışında olmaz” tartışmaları yoğunlaşmış ve son gelinen noktada “diriliş” diyenler ülkücülüğün doğduğu ev olan MHP’den tamamen uzaklaştırılmıştır.

Ülkücü Hareket Kendi İpini Nasıl Çekti?

Bu sorunun cevabının önceki paragrafta verildiğini düşünen okuyucular olabilir. Yani, ‘yenilikçi kanat hareket içinden tamamen tasfiye edilerek ülkücü hareket kendi ipini çekmiştir’ diyenler… Bir oluşumun kendini yenileyemeyip yerinde sayması, dünya gerçeklerine gözünü kapatması ve yenilikçilikten bahseden kadrolarını gövdeden ayırması, o oluşumu kısa zamanda yok etmez; zaman içinde eriyip kaybolmasına yol açar. Burada anlatılmak istenen sadece bu değildir. Ülkücü hareket, yenilikçi kadrolarını tasfiye ederek sadece zaman içinde eriyip yok olacağı adımlar atmamış, çok daha ötesine giderek intihar etmiş ve kendini Türk siyaset hayatından silmiş, geride bu intiharı göremeyen ve hâlâ ülkücülüğün yaşayabileceği zannı içinde olan parçalar bırakmıştır.

Nasıl?

Türkiye Cumhuriyeti son 16 yıldır siyasi İslamcılar tarafından yönetilmektedir. Bu oluşum güç kazandıkça hırçınlaşmış ve cumhuriyet düşmanı İslamcı dinbazlar yüzünü daha net göstermeye başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna ve kurucu ideolojisi Türkçülüğe karşı her daim saldırıda olan bu güç, Türkçülüğü/Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldığını ilan etmiş, millî devlete karşı etnikçiliği desteklemiş, devleti bölmek isteyen terörist güçler ile pazarlık yaparak millî politikalardan büyük tavizler vermiştir. Her daim ülkücü hareket ve mensuplarına karşı da hakaretlerini sürdürmeye devam eden siyasi İslamcı otorite, Türk Ordusu’na kumpaslar kurmuş ve cumhuriyetçi vatansever askerleri hapse atarak yerine devlet kurumlarında kadrolaşmasına izin verdiği, yargıyı ele geçirmesine göz yumduğu ve bugün terör örgütü adını verdiği yapılanmanın mensuplarının devletin çeşitli kadrolarına yerleşmesini de sağlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti ve kurucu ideolojisi Türk milliyetçiliğinin düşmanı olan siyasi İslamcılık gerçekliği apaçık ortada dururken ülkücü hareket, yenilikçi kadrolarının tasfiyesinin hemen ardından bu Siyasi İslamcı otorite ile ittifak içinde olduğunu ilan etmiştir. Sonuç olarak ülkücü hareket, iki parçaya ayrılmıştır. MHP gövdesinde siyasi İslamcılara biat edenler ve bu gövdeden tasfiye edildikten sonra tehlikeyi bertaraf etmek için her ideolojiden insanın toplandığı millî, merkezî bir oluşum içinde yer alan yenilikçiler, Türk milliyetçileri…

Yaşanan gelişmeler açıkça göstermektedir ki “ülkücülük” politika hayatında geçerliliğini yitirmiş ve bitmiştir. Kurumsal temsili siyasi İslamcılığa monte olarak intihar eden ülkücü hareketin, bunu kabul etmeyip bu kurumsal temsil dışında kalan bireyleri ise ülkücülük kültürünün son temsilcileridir. 21 yy’da Türk milliyetçiliğinin çağın gerçekliklerine göre yeniden yorumlanmasıyla da bu son temsilcilerle birlikte son demlerini yaşayan ülkücülük kültürü aynı ittihatçılık gibi tarih sahnesinde yerini alacaktır.

Son Söz Olarak; Yeniden Türk Milliyetçiliği!..

Bir sosyal olayın kolektif örgütlenmesi içinde barınan bireyler arasında yöntemsel ayrışmaların mevcut olması doğaldır. Çünkü bazı düşünce ve davranış biçimleri zaman içindeki tekrarları itibariyle kişilerde farklı yansımalara sebep olur ve bireyde süreç sonunda mevcut durumun kendini tükettiği algısı çerçevesinde yeni bir bilinç gelişir. Bu da yeni çıkış yolları üretmeye yöneltir. Dolayısıyla aynı kaynaktan beslenen yeni formlar meydana getirir.

Bütün bunlarla birlikte Demirsoy’a göre; “Evrim, evrende hiçbir şeyin sabit kalmadığını, her an mimarisini değiştirdiğini, bu nedenle bugünün geçmişe benzemediğini, benzemeyeceğini öngörür. Yani, geçmiş tıpatıp örnek alınamaz, ancak gelecek için bilgi sağlamasına hizmet eder. Amacı ise sosyalleşmiş insanı merak sahibi yapmak ve en önemlisi ‘A’ olarak girdiği bir ortamdan, eğitim sisteminden ya da çevreden ‘B’ olarak çıkabilmesini sağlamaktır; çünkü değişmeyen ya da değişemeyen canlıların bu dünyada varlıklarını sürdüremeyeceğini bilir.”[11]

Bu bilgiden yola çıkarak Türk milliyetçiliğinin yorumlarındaki evrimsel geçişleri incelediğimizde şu sonuca varabiliriz. İttihatçılık 20. yüzyılın başlarında Türk milliyetçiliğinin özel bir yorumu ve adıydı. Gerçekler onu kendi döneminde bırakmış, Türk milliyetçiliği/Türkçülük yeni bir devlet kurarak yoluna devam etmişti. Bu devlet içinde Türk milliyetçiliği 20. yüzyılın ikinci yarısında günün gereklerine uygun olarak yeniden yorumlanmış ve kendine özel bir ad alarak “Ülkücülük” ile yoluna devam etmiştir.

Şimdi, 21. yüzyılın ilk yarısında olduğumuz bu günlerde Ülkücülük de bittiğini ve tarihte yerini aldığını ilan etmiştir. Türk milliyetçiliği yoluna devam etmektedir. Milliyetçilere düşen görev ise 21. yüzyılın gerçekliklerine göre onu yorumlamak, yaşatmak, zihinlerde ve devlette zirvede tutmaktır.

Enver Paşa, Gökalp, Atatürk, Atsız ve Türkeş vazifelerini yapmıştır. Minnetle anıyoruz… Şimdi sıra Türk milliyetçisi aydınlarda, yeni yol başçılardadır. Türkçülük yeni bozkurtlarını, yeniden Türk milliyetçiliği için göreve çağırmakta ve 21. yüzyılın Türkiye’sini inşa için beklemektedir.

Bütün bunlarla birlikte, bugün verilen İttihatçı selamı ve Enver Paşa’ya duyulan saygı sadece tek bir grubun inisiyatifinde olamayacağı gibi günümüz şartlarında İttihatçılık anlayışı ile de siyaset yapılamaz. Dolayısıyla geçmişte Türk milliyetçiliğinin ‘A’ formu olan İttihatçılık özellikle 70’li yıllar Türkiye’sinde ‘B’ formu olan ülkücülüğe dönüşmüş ve liderliğini Alparslan Türkeş üstlenmiştir.

Günümüzde şartlar değişmiş, iki kutup gerginliğine dayanan dünya sistemi çökmüş, Türklüğe yönelik tehditler ve bunların kaynakları farklılaşmıştır. En az bunlar kadar önemli olan başka bir gelişme de teknoloji ve iletişimdeki değişme olup, tehdit sahipleri hem yeni teknolojik yöntemleri hem de farklı propaganda usullerini kullanmaktadır. Bütün bu şartlar altında Türk milliyetçiliğinin yeniden yorumlanması gerektiği yani, bir ‘C’ formuna ihtiyaç olduğu açıktır. İttihatçıların mücadelesi nasıl Türkiye Cumhuriyetinin harcı olduysa Alparslan Türkeş’in mücadelesi de Türk milliyetçiliğinin günün şartlarında yeniden şekillenmesinin temel bilgisi olacaktır. Dolayısıyla Türkeş, sadece bu nedenle bile olsa Türk milliyetçilerinin Başbuğ’u olmaya devam edecektir ve buna hiçbir güç ve kuvvet engel olamayacaktır; her ne sebeple olursa olsun…

Bu vesileyle kendisini vefatının 21. yılında saygı ve rahmetle anıyor ve onun “Dava adamı olmak için önce adam olmak lazım. Çünkü dava öğretilir ama adamlık öğretilmez!” sözünden edindiğimiz şiarımızı tekrarlıyoruz: önce adam olacağız!

 Kaynakça:

  1. Durkheim, E., (Ç: Doğan, Ö.), 2016. Sosyolojik Yöntemin Kuralları, DoğuBatı, İstanbul.
  2. Vurucu, İ., 2012., Ukdeler, Gençlik Kitabevi Yayınları, Konya.
  3. Millet ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul
  4. Öner, B., Pozitif Bilimlerin Felsefeye Yansımasında İki İsim Bir Kitap Millet ve Milliyetçilik: İskender Öksüz & Milay Köktürk, Gencay Dergisi, Sayı 57, Ekim 2016.
  5. Hocaoğlu, D., Alparslan Türkeş ve Ülkücülük, Türk Yurdu, Devre: 7, Cilt: 17, Sayı: 118, Haziran 1997, Ankara.
  6. Hocaoğlu, D., Türk Milliyetçiliğinin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri, Türk Yurdu Dergisi, Sayı: 500-501-502, Mart-Nisan-Mayıs 1999.
  7. Hocaoğlu, D., Burası Bizim İçin Ya İkinci Ergenekon’dur Ya İkinci Endülüs, Türk Yurdu Dergisi, Sayı:593, Aralık 2006.
  8. Hocaoğlu, D., 2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir, 2023 Dergisi, Sayı 101, Eylül 2009.
  9. Demirsoy, A., 2017, Evrim, Asi Kitap, İstanbul.

Dipnotlar:

[1] Emile Durkheim, (Ç: Özcan Doğan), 2016, Sosyolojik Yöntemin Kuralları, DoğuBatı, İstanbul, syf. 9.

[2] Durkheim, a.g.e. 34.

[3] İkbâl Vurucu, 2012., Ukdeler, Gençlik Kitabevi Yayınları, Konya, syf. 70.

[4] Milay Köktürk, 2016. Millet ve Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, İstanbul, syf. 16.

[5] Burçin Öner, Pozitif Bilimlerin Felsefeye Yansımasında İki İsim Bir Kitap Millet ve Milliyetçilik: İskender Öksüz & Milay Köktürk, Gencay Dergisi, Sayı 57, Ekim 2016, syf. 59.

[6] Köktürk, a.g.e. 54.

[7] Durmuş Hocaoğlu, Alparslan Türkeş ve Ülkücülük, Türk Yurdu, Devre: 7, Cilt: 17, Sayı: 118, Haziran 1997, Ankara., s.12-15.

[8]Durmuş Hocaoğlu, Türk Milliyetçiliği’nin En Mühim İhtiyacı: Öz-Eleştiri, Türk Yurdu Dergisi, Sayı: 500-501-502, Mart-Nisan-Mayıs 1999.

[9] Durmuş Hocaoğlu, Burası Bizim İçin Ya İkinci Ergenekon’dur Ya İkinci Endülüs, Türk Yurdu Dergisi, Sayı:593, Aralık 2006

[10] Durmuş Hocaoğlu, 2023 Senesinde Türkiye Mevcut Olmayabilir, 2023 Dergisi, Sayı 101, Eylül 2009

[11] Ali Demirsoy, 2017, Evrim, Asi Kitap, İstanbul, syf. 15.

       

Yazarların MİSAK'taki yazıları