Yabancı dil eğitimi mi yabancı dille eğitim mi? |                                       Yabancı dil eğitimi mi yabancı dille eğitim mi? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______14.03.2018_______

Yabancı dil eğitimi mi yabancı dille eğitim mi?

İskender Öksüz
Atatürk, Türkçe terimler için Geometri kitabı yazmıştı

İskender Öksüz’ün yakında yayınlanacak “Bilim, Din ve Türkçülük” kitabından.

Türkiye’de bilim dili

Şimdi daha yakına, yurtiçine; baştaki dördüncü maddeye gelelim. Türkçe bilim terminolojisi nasıldır? Nasıl olmalıdır?

Her şeyden önce muhakkak ki tek terminoloji olmalıdır. Bu söylenmemesi gereken bir sözdür ama maalesef Türkiye’de söylenmek zorundadır. Çünkü şu anda bile maalesef birden fazla Türkçe bilim diliyle karşı karşıyayız!

Tarihî seyre göz atarsak, 19. asırda Türkiye hâlâ büyüktür. Hasta adamdır ama hâlâ İmparatorluktur. Meselâ 19. asrın başında İstanbul’da da Mısır’da da tıp Türkçe okutulur. Şanizade Mehmed Ataullah Efendi’nin “Hamse-i Şanizade” adı ile anılan beşli tıp seti ders kitabıdır. İmparatorluk çapında terminoloji birliği içinde okutulması da bilim dili kurulması yönünde bir adımdır.

Terim ve kelime farklı kavramlar!

Şanizade’nin terminolojisi Arapça’ya dayanır ama “terim”lerin farklı bir dilden alınmasının mahzuru yoktur. Bizim Arapça’dan türetilmiş tıp veya temel bilim terimlerimiz Arapça’da yoktur. Tıptan başka kimya, fizik terminolojisi de 19. asrın tamamı ve 20. asrın başında da Arapça’ya dayanmıştır. Türkçülüğün teorisyeni Ziya Gökalp de bunu onaylar ve Türkçe bilim terminolojisinin Arapça’dan türetilebileceğini söyler. Kendisi de öyle yapar. Meselâ kültür karşılığı kullandığı kelime, “hars” böyledir. Bizim kendi kültür çevremizden terim üretmemiz gibi bugünkü bilim dili İngilizce de kendi kültür çevresinden, Yunanca ve Latince’den terim türetir. Calculus, calculator, computer, telescope hep bu anlayışla antik dillere dayanan terimleridir: Latince calculare ve computare fiilleri; Yunanca tele-scopes- uzak görür.

Niçin böyle yapmışlar? Terim türetmek, marka türetmek gibidir. Tek anlama gelmeli ve başka bir eşya veya olay için kullanılmamalı; fakat aynı zamanda da insanların anlamı biraz kavramalarına da yardım etmeli. Meselâ mikroişlemci firması Intel’in markası bu özelliklerin tamamına sahiptir. İngilizcede “intel” diye bir kelime yoktur. Fakat markanın zekâ ile ilgisi İngilizce bilen için derhal kurulur. Firmaya niçin Intelligent veya Intelligence denmemiş? O zaman dildeki o kavramlarla karışacak ve başka anlamlara da kullanılacaktı. Bu arada günlük İngilizce’deki “intelligence” de Latince kökenli: Anlamak manasındaki intelligere’den geliyor.

Aksi yönde bir misal olarak Türkçe’deki “süreç” kelimesini ele alalım. Bizim eski terminolojimizde “vetire” veya Batı lisanlarında “process” denilen terim bu. Bu ikincisi Latince kökenli, ileri gitmek anlamındaki “procedere” fiilinden.  Hiçbir İngiliz bu kelimeyi ileri gitmekle karıştırmaz. Process sadece ve sadece process demektir; vetire de sadece vetire… Fakat biz her gün “süreç”in bir vakit miktarı anlamında kullanıldığını duyuyoruz. “Onbeş günlük süreçte” gibi. Doğrusu “Onbeş günlük sürede”dir. Çözümleme, analiz, tahlil demektir. Fakat sık sık çözmek, halletmek yerine kullanılmaktadır. ATM’lere para yatırdığınızda, “Paranız tanımlanıyor” haberi ile karşılaşırsınız. Hâlbuki tanımlamak, tarif etmek demektir, tanımak değil.  Doğrusu “Paranız tanınıyor” olmalıydı. Bilimde terimlerin bu karıştırmalara tahammülü yoktur.

Kimyayı örnek alalım. Mahlûl (çözelti), halletmek (çözmek), takattur (damıtma), hararet (ısı) gibi terimlerimiz vardı. Türkçeleştirme kaygısı ile bunların yerine yukarıda parantez içinde verilenleri getirdik. Daha doğrusu, İkinci Dünya Harbi sırasında Türkiye’ye sığınan Alman bilim insanlarından Fritz Arndt bunları türetti. O tarihte Türkiye’de sadece İstanbul Üniversitesi’nde kimya öğretiliyordu. Arndt’ın terimleri hem kimya hem dil bilimi açısından doğru seçilmişti. İkinci Fen Fakültesi ve Kimya Bölümü Ankara Üniversitesi’nde açıldı; İstanbul’un hocaları orada geleneklerini devam ettirdi. Ege Kimya ve İTÜ Kimya bunları izledi. Fakat o günlerin devrimci Türk Dil Kurumu, üniversitelere falan danışma lüzumunu hissetmeden kendi terimlerini uydurdu. Bunlar kesinlikle üniversitenin hassasiyetini taşımıyordu. Hal, çözme fiiline erimek dediler. Hâlbuki erimek günlük bir faz değişikliğiydi: Buz erirdi, kurşun erirdi ama şeker suda hallolur, çözünürdü. Bu sefer erimeğe bir terim uydurma ihtiyacı duydular ve ona da ergimek dediler. Üniversitelerimiz Arndt’ın terminolojisini kullanırken Millî Eğitim okulları TDK terminolojisini kullanmaya başladı. Bu hoyratlığın başka tezahürleri de vardı, meselâ TRT sıcaklığa ısı demekte ısrarlıydı. Onların kulağına “ısı”, “sıcaklık”tan daha “Öztürkçe” geliyordu. Hâlbuki ısı, kaloriyle ölçülen bir enerji miktarına, sıcaklık ise derece ile ölçülen bir etkiye denirdi. 40 derecede bir kova suyun sıcaklığı, 40 derecede bir bardak suyunkiyle aynıdır. Hâlbuki kovada bardaktakinden kat ve kat fazla ısı vardır.

Türkçe terminoloji nasıl bozuldu

1960 ve 70’lerde, Türkçe eğitim veren üniversiteler doğru dürüst bir Türkçe terminoloji ile devam ederken yabancı dille eğitim yapan okullar Türkçe kimya (veya fizik, veya biyoloji, vs.) terimlerini öğretme ihtiyacı duymuyordu. Robert Kolej ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi gibi üniversiteler de… Üstelik ilk zamanlarda bunlar, öğrencilerinin büyük çoğunluğunu İngilizce eğitim yapan liselerden alırdı. Böylelikle piyasaya hayatında “çözünme” terimini duymamış kimyacılar ve kimya mühendisleri çıktı. Üstelik bu okullar, özellikle ODTÜ, kaliteli eğitim veriyordu ve oranın mezunları hem yeni üniversitelerde hem de orta öğretimde aranan elemanlardı. O işlere de yerleştiler. Sonuçta Türkiye’de üç ayrı kimya—ve bilim—terminolojisi yan yana yaşar hâle geldi: Eski Türk üniversitelerininki, Türk Dil Kurumu’nunki ve hiç Türkçe terminoloji bilmeyen ve ODTÜce denilen bir dili konuşanlar! ODTÜ’ce konuşanlar ettiklerinden hiç mutlu değillerdi ve onlar da – her ne demekse— Öztürkçe bir bilim dili icad etmeye koyuldular. Özellikle yeni alanlardaki bir kısım terim de bu son teşebbüsle türetildi. Şimdi Türkçe bilim dili üç lehçeye sâhiptir: Türkçe konuşulan üniversitelerin bilim dili, orta öğretimde TDK’nın bilim dili ve bunlardan bağımsız uydurulmuş öztürkçe bilim dili. Fakat biz kendi aramızda İngilizce terimlerle konuşuruz! Çünkü bu üç lehçe bir biriyle anlaşamaz. Lehçeler çoğalınca böyle olur.

İngilizce öğrenmeli miyiz?

Günümüz Lingua Franca’sı İngilizcedir. Milletlerarası alanda ister bilim ister diplomasi ister hukukla uğraşın, İngilizce bilmek zorundasınız. Fakat maalesef bizim eğitimimiz birçok şey gibi yabancı dili de öğretemez. Bu öğretemeyen öğretim kurumlarının başında sekiz yıl yabancı dil öğretip hiç bir şey öğretmeyen ortaokul ve liselerimiz gelir. Aslında bunların çoğu aynı sürede müfredattaki diğer dersleri de öğretememektedir. Fakat okullarda Türkçe’nin öğretilemediğini anlamak için belli bir dikkat gerekir, çünkü gençler evlerinde ve medyada da bir miktar Türkçe öğrenir ve o Türkçe ile idare ederler. Çevrelerindeki insanlar da aynı çevre ve kurumlardan çıktıkları için eksiklik fark edilmez. Meselâ bugün on dakika içinde bir haber kanalı spikeri falan haberi filan ajansa “ithafen” verdiğini—her halde atfen demek istiyor— bilmem neyin de “geri iade” edildiğini söylüyordu. Bütün kanallar “mesqun mahal”den bahsediyor, kundura’nın “qun”u gibi ve bir açık oturum programına katılan altı “uzman” ve yöneticiden hiç biri “beka” diyemiyor. Benim içim cız ediyor ama biz acaba böyle içi cız eden kaç kişiyiz? Sonuç olarak düzgün Türkçe konuşamıyorlar ama bunun farkında değiller ve konuştuklarını sanıyorlar. Ya onları dinleyenler? Türkçe bilmeyenler, Türkçe bilmeyenlerin Türkçe bilmediklerini bilemez ki!

Fakat yabancı dil bilmeyen hemen anlaşılır

Buna karşılık yabancı dilin öğretilemediğini pek dikkat etmeseniz de hemen anlarsınız. Şurada ne diyor, bir oku da söyle veya bu turist ne istiyor… Bu sorulara ya cevap verebilirsiniz yahut veremezsiniz. Bizim lise ve üniversite mezunlarımız bu cevapları veremediğinden birçoğumuz, yabancı dili hakkıyla öğrenmek için eğitimin de o dilde olması gerektiğini düşünür. Gerçekten en iyi yabancı dil bilen öğrenciler ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi gibi eğitimin de İngilizce olduğu okullardan yetişmiyor mu?… Fakat bu görüntü aldatıcıdır. Bu kurumlar en yüksek puanla öğrenci alanlardır ve onların öğrencileri her konuda başlangıçtan itibaren avantajlıdır. Hocaları da titizlikle seçilmiştir. Bunların İngilizce hazırlık sınıfları, öğrencinin hayatından bir yıl almak karşılığında onlara dil öğretir ve bu işi de oldukça iyi yapar. Hoş, diğer üniversitelerimizin hazırlık sınıfları da o bir yılı alırlar ama farkları o bir yılda lisedeki meslektaşları gibi pek bir şey öğretememeleridir. ODTÜ’nün bütün bu avantajlarına rağmen ben, yüksek lisans müracaatı, İngilizcesi iyi olmadığı için reddedilen ODTÜ mezunu gördüm.

Doğrudur, gözlenen gerçek, öğretimin İngilizce yapılmadığı eğitim kurumlarında yabancı dilin layığınca öğrenilmediği, hatta kurumun kalitesine, daha doğrusu kalitesizliğine göre, bazen hiç öğrenilmediğidir. Fakat bu İngilizce öğrenmek için İngilizce eğitim yapmak gerektiğini değil, sadece, kalitesiz öğretimin dil veya başka bir şeyi öğretemediğini gösterir, o kadar. Avrupa’dan Uzak Doğu’ya bütün ülkelerde bir taraftan İngilizce başarıyla öğretilirken diğer taraftan eğitim ülkenin kendi diliyle yapılır. Kimse eğitimi de İngilizce yapalım diye düşünmez.

Peki sonuç?

İngilizce üniversitede mutlaka öğretilmeli, öğrenilmelidir. Dalı ne olursa olsun her üniversite öğrencisi Lingua Franka’yı öğrenmek zorundadır. Tıpkı bin yıl önce Avrupa’da mutlaka Latince, bizim coğrafyamızda da mutlaka Türkçe, Arapça ve Farsça bilmek gerektiği gibi. Bu gerekliliği anlamak için herhangi bir kelime ve kavramı Google’a bir kere Türkçe, bir kere de İngilizce aratın ve bulunan kaynak sayısına bir göz atın. Aradaki fark İngilizce bilmek gerekliliğinin ispatıdır.

Ben deneme için “damıtık su” ile “distilled water”ı aldım. “Damıtık su” için Google 10 800 kaynak buldu. İngilizce’de bire bir aynı anlamdaki “Distilled water” için 20 100 000! Hatta öyle konular ve kavramlar vardır ki, İngilizcesiz hiç ulaşamazsınız.

Buna karşılık Türkiye’de de öğretim, bütün kademelerde Türkçe yapılmalıdır. Fakat yukarıda da gösterdiğim gibi öğrencinin İngilizce kaynaklara rahatlıkla erişip onları anlayacak seviyede İngilizceyi de kesinlikle öğrenmesi gerekir. Mükemmel bir İngilizce öğretimi fakat öğrenimin Türkçe yapılması… Öğrenimi Türkçe yapmazsanız az önce anlattığım gibi kendi ülkelerinde kendi insanlarıyla konuşamayan uzmanlar yetiştirirsiniz. Ustabaşıyla konuşamayan mühendis, öğrencilerine Türkçe ders veremeyen fizikçi, kimyacı! Başka bir ülke vatandaşına bu acayipliği çok zor anlatırsınız. Belki koloniler ve eski koloniler hâriç. Biz, öğrenim Türkçe yapılmasa da olur diyecek kadar kolonileştik mi?

Öğrenciler böyle iken hocalar nasıl olmalı? Gayet tabiî her şeyden önce mükemmel Türkçe bilmeliler. Bugün Türkiye’de ararsanız, mükemmel İngilizce bilen bir miktar Türk bulabilirsiniz. Ancak mükemmel Türkçe bilen Türk bulmak daha zordur. Yine de bir ülkede o ülkenin dilini en iyi konuşanların üniversitelerde olması beklenir. Fakat üniversite hocası Lingua Franca’yı, yani İngilizceyi de bilmek zorundadır. Yoksa o üniversite hocası değildir. Unvanı ne olursa olsun. Tıpkı Orta Çağ’da Arapça bilmeyene, Latince bilmeyene hoca denemeyeceği gibi.

Dil sınavında doçentlik barajı 65 iken hocalarımız İngilizce’yi rahatlıkla okuyup anlayamıyordu. Şimdi baraj 55’e indirildi. Bu herhalde İngilizce’yi anlamada bir rahatlık sağlamaz. Olsa olsa “bizim adamlar” rahatlar. Artık onların önünde İngilizce’den pek zorlanmadan doçent, profesör olmanın yolu açılmıştır. Hatta bilimde de pek zorlanmadan.

Özetlersek

  1. Türkçe’nin bilim dili olması Türkçe konuşanların dünyadaki bilim üretiminde birinci olmaları ile mümkündür. Dünyada nerede bilim en çok üretiliyorsa, oranın dili, bilimin dilidir.
  2. Türkçe bilim terimleri tek elden ve en doğrusu üniversitelerin bilim uzmanlarıyla dil bilimcilerin müşterek çalışmaları ile belirlenmeli ve uygulanmalıdır. Daha önce bu yolla türetilmiş ve hâlâ kullanılan sağlıklı terminolojiye dokunulmamalıdır. Medya yayınlarındaki yanlış kullanımlar dinamik bir şekilde yakalanıp yine medya vasıtasıyla tenkit edilmelidir. Yorum hür, haber tarafsız olmalıdır ama radyo, televizyon ve basının da eğitim kurumu olduğu unutulmamalıdır.
  3. Lise ve üniversitede önce hocalar, sonra da öğrenciler Türkçe’yi belli bir seviyenin üstünde bilip kullanabilmelidir. Bu eğitimin olmazsa olmaz hedefidir. Hangi dalda eğitim görürseniz görün! Meselâ ABD’de, üniversitelerde “Üniversite İngilizcesi” veya benzeri isimde mecburî bir ders vardır. Mühendislik okusanız bile!
  4. Lise ve üniversitede her öğrenci İngilizce kaynakları okuyup rahatlıkla anlayacak kadar İngilizce öğrenmelidir.
  5. Her üniversite hocası İngilizce kaynakları rahatlıkla okuyup anlayacak kadar İngilizce bilmelidir.
  6. Lise ve üniversitede Türkçe’den başka bir dille öğretim yapılmamalıdır.