Yeni kutuplaşma gerekçemiz: Atatürkçülük! – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______21.11.2018_______

Yeni kutuplaşma gerekçemiz: Atatürkçülük!

Fatih Ergin

Türkiye’de uzun yıllardır çeşitli kavramlar üzerinden iç savaş ya da ülkeyi istikrarsızlaştırma hedefi içeren kamplaştırma projeleri oluşturulmaya çalışıldı. Türk-Kürt, Sünni-Alevi veya Laik-Antilaik savaşı olarak sahnelenmek istenen bu projelerin sancılarını Türkiye zaman zaman hissetse de geride bıraktığımız sürede, belirttiğimiz açılardan kelimenin tam anlamıyla bir iç savaşı yaşamadık. 12 Eylül öncesindeki Türkiye’de yaşanan çatışmalar ise bu değerlendirmenin dışındadır. Zira o dönem yaşananlar, soğuk savaşın etkisiyle ideolojik ayrışmaların silahlı çatışmaya dönüşmesiydi. Zaten 12 Eylül öncesi Türkiye’de sağ-sol kavgası olarak anılır. Ne kadar farkındayız bilmiyorum ama son dönemde Türkiye’de yeni bir argüman üzerinden iç karışıklık devşirilmeye çalışılıyor. Bu argüman Atatürk’tür. Malumunuz, kamuoyu 10 Kasım’ın arifesinde Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın, Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı bilinen ve bu sebeple toplumda ciddi şekilde nefretle karşılanan Kadir Mısıroğlu’nu ziyaretini, Edirne’deki 10 Kasım törenine çarşaflı bir kadının yaptığı din temelli provokasyon izledi. Akabinde, Tekirağ /Çorlu’da yine çarşaflı bir kadının Atatürk heykeline balta ile saldırdığı haberini duyduk. Bu yaşananlar elbette tesadüf değil. Bu hadiseler üzerinden bir kamuoyu araştırması yapıldı. Söz konusu gelişmelere karşı gösterilen tepki,  Atatürk odaklı bir kamplaşmanın iç savaşa dönüşme potansiyeline önemli ölçüde sahip olduğunu gösterdi.

Peki, Türkiye’de neden Atatürkçülük ile Atatürk düşmanlığının kargaşaya dönüşmesi hedeflenir? Daha önce denenen farklı argümanlarla iç savaş çıkarmanın mümkün olmadığı anlaşıldığı için mi? Bu soruya kısmen evet diyebiliriz belki ama Türkiye’nin son dönemde yaşadığı sosyo-politik değişimleri konumuzdan ayrı tutarsak, soruya tam anlamıyla doğru cevap vermiş olacağımızı sanmıyorum. Şöyle ki; 15 Temmuz 2016 tarihinde olağanüstü bir olay yaşadık. Bence 15 Temmuz’u olağanüstü kılan, darbe girişimi olmasından ziyade, başarısız olmasıdır. Gerçi zaten planına bakıldığında ölü doğmuş bir darbe girişimiydi 15 Temmuz. Ancak, Türkiye darbelerin başarısızlığına değil, başarılı olmasına alışıktır. Her ne kadar, 1962 ve 1963’te Albay Talat Aydemir’in darbe girişimi başarısız olsa da, bu girişimlerin etkisiyle Türkiye, 15 Temmuz sonrasına benzer bir dönemi yaşamamıştı. Bununla beraber, 1971’in 12 Mart’ı bir muhtıra tarihidir ama sonuçları itibariyle darbe işlevi görmüştür. Zira dönemin başbakanı Süleyman Demirel, şapkasını alıp gitmiş; yerine partiler üstü, sivil ama asker güdümlü hükümetler kurulmuştur. 28 Şubat ise askerin radyo ve televizyonlardan bildiri okumamasına, Hasan Mutlucan’ın gelip kahramanlık türküleri söylememesine rağmen postmodern bir darbe olarak anılmaktadır. Hülasa bunların hiçbiri, 15 Temmuz kadar sosyo-politik etki ve değişime neden olmamıştır.

Peki, niye olmamıştır? 15 Temmuz’dan önceki ordunun siyasete müdahaleleri de kabul edilemez ve her ne kadar siyaset kurumu tarafından daima bir ayıp olarak anılsa da TSK içinde örgütlenmiş herhangi bir yapı tarafından değil, tamamen askeri ruh ile gerçekleştirilmiş hadiselerdi. 15 Temmuz, askerlerin değil, askerler içinde yuvalanmış bir yapı tarafından gerçekleştirilmiş olması ile de sıradışı bir darbe girişimidir ve bu yönüyle, ihtiyaç duyulan şeytanı ortaya çıkarmıştır yani, FETÖ’yü… Şüphesiz FETÖ, “FETÖ” olarak anılmadan önceki dönemlerde de Türkiye’de çeşitli kesimlerin muarızıydı ama bu yapının bir terör örgütü olarak görülmesi üzerindeki toplumsal mutabakat, 15 Temmuz ile oluştu ve 15 Temmuz darbe girişimi, ortaya çıkan FETÖ şeytanı üzerinden cumhuriyetin dönüşümüne giden yolda milat oldu. Öyle ki Türkiye’de 15 Temmuz üzerinden meşruluk kazanan ve 24 Haziran seçimleri sonrası hız kazanan yeni bir rejim inşa ediliyor. İnşa edilen bu yeni rejime 15 Temmuz’da başlayan bir tarih monte edilmeye çalışılıyor. Bu yeni rejimin toplumda karşılık bulması için de ‘’ Eski ‘’ dedikleri Atatürk Türkiye’si mahkûm edilmek isteniyor. Atatürk düşmanlığının altın dönemini yaşaması, önümüzdeki döneme dair bir işarettir.

Olağanüstü ve köklü sosyo-politik gelişme ve değişimler, gerçekleşmek için olağanüstü hadiselere muhtaçtır. 15 Temmuz vesilesiyle ve beka gerekçesiyle rejimin yaşadığı dönüşüm ise yoluna devam edebilmek için yeni argüman ve söylemlere, dolayısı ile yeni olağanüstü gelişmelere muhtaçtır. Ayrıca, toplumu veya toplum kesimlerini, hedeflerinize, hedefleriniz doğrultusundaki söylemlerinize kesin olarak inandırmak istiyorsanız, onlara şeytan göstermeden bunu başarmanız mümkün olamaz. Zira o şeytana duyulan nefret, sizin hedeflerinize hizmet edecek şekilde kitleleri aynı çatı altında birleştirecektir. Bu durum ülkemizde daha çok, ideolojik ve dini yapılarda görülmektedir. Bunun en bariz örneği, tarikat ve cemaatler ile siyasal İslamcılardır. Bu yapıları ayakta tutan, sevgi değil; şeytan bellenen unsura karşı duyulan nefretin kuvvetidir. Onlar; Atatürk’ü, kurduğu cumhuriyeti ve çökmüş bir imparatorluğun külleri arasından yeniden doğmamızı sağlayan Türk milliyetçiliğini ‘’şeytan‘’ olarak görmektedirler. Elbette bu durum bir zorlamanın sonucudur.  Ne demiştik; Olağanüstü ve köklü sosyo-politik gelişme ve değişimler, gerçekleşmek için olağanüstü hadiselere muhtaçtır.’’ Onun için diyebiliriz ki Atatürkçülük ile Atatürk düşmanlığının toplumsal kamplaşma ve çatışma alanı yapılarak buradan çıkarılmak istenen hadiselerden devşirilmek istenen, dönüşmekte olan rejimin millî-üniter devlet anlayışı ve laiklikten tamamen soyutlanarak, dincileştirilme gayesidir. Böyle bir kamplaşmanın gereği olarak, ulusalcı ve milliyetçilerin bir tarafa, İslamcılar ve türevlerinin bir tarafa kümelenmesi için saha düzenlemesi yapıldığı çok açık. Muhtemelen bu işin fitili, Kürt kökenli bir muhafazakâra yaktırılacaktır.

Kümelendirmeye dikkat ettiniz mi? İkinci grup, yani İslamcılar ve türevleri, Atatürk’ü ortak payda, toplumsal değer olarak kabul etmeyenlerdir. Burada ilginç bir durum daha var; Atatürk düşmanlığının ikinci grup ile FETÖ’nün ortak paydası olması.  Öyleyse bu yeni beka sorunu olmaya aday durumu bertaraf etmede görev, Türk milliyetçilerinin fikri ve siyasi önderlerine düşmektedir.  Yapılması gereken, sivil milliyetçiliğin dilini oluşturmak ve muhafazakar dili revize etmektir. Bu takdirde, her iki kavram da yozlaşmış görüntüden kurtarılmış ve birbirini besleyen muarızlar değil, birbirine dayanak haline gelebilir. İslamcıların ahlak kavramını liberalleştirmesi, muhafazakârlığın ahlakı önceleyen yaklaşımını tahrip etti ve muhafazakârları olaylara ‘’ hangi mahalleden ‘’ anlayışıyla bakar hale getirdi. Onun için muhafazakâr dilin revizyonu, ahlak temelinden ele alınmalıdır. Özetle; Atatürk, sadece Türkiye’de değil, bütün Orta ve Yakındoğu’da mazlum milletlere ışık, küresel güçlerin emperyalist emellerinin gerçekleşmesine engeldir. Bugün Ortadoğu’yu tarumar eden Büyük Ortadoğu Projesi; CIA laboratuvarında oluşturulurken, CIA’nın raportör kuruluşlarından birinin Türkiye’deki Atatürk’e olan bağlılığın BOP’a engel oluşturduğuna dair görüş bildirmesi unutulmamalıdır. Atatürk’e İslamcılık adına düşman olanlara, ‘’ müstemleke Müslümanlığı ‘’ yaptıklarının farkına varmaları sağlanmalıdır. Küresel güçler, Atatürk yüzünden Türkiye’yi müstemleke ülkesi yapamamışlardır ama bizim İslamcıları zihinsel olarak ve hiç hissettirmeden müstemleke Müslümanı yapmayı başarmışlardır. İslamcı çevrelerin unutmaması gereken bir gerçek daha vardır; Türkiye, tarih boyunca daima karışıklıklar içinde olmuş, huzura kavuştu derken yeniden alevlenmiş ve her dönem hassas olan, Balkan, Kafkas, Ortadoğu bölgelerinin arasında bulunmaktadır. Türkiye’yi bu hassas coğrafyalar arasında ayakta tutabilecek temel husus birlik ve dirlik ülküsüdür. Bu coğrafyalar arasında bir ve diri kalmak da tarihin hiçbir döneminde birlik sağlayamamış ümmetçilikle değil, Atatürk’ün laik cumhuriyetini ve milli devletini yaşatmakla mümkündür. Türkiye’nin içinde bulunduğu hassas coğrafyada, çamura batmadan yaşamak ve ilerlemek için takip edilecek tek iz, Atatürk’ün izidir. Türkiye’nin, bu izin takibini bırakması demek, 21. yüzyılın sonunu görememesine kadar varabilecek felaketleri doğurur.

 

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları