Zeytin Dalı tamam, ya sonrası? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.01.2018_______

Zeytin Dalı tamam, ya sonrası?

Konuralp Ercilasun

 

Türk Ordusu ve Harekât

Türk Ordusu muzafferdir. Millî Mücadelede ve Cumhuriyet döneminde icra edilen askerî harekâtlar bunu ispatlar. Kore Savaşı veya Kıbrıs Barış Harekâtında doğrudan dış güçlerle sıcak temas sağlandı. Buradaki Türk kahramanlığı ve başarısı yalnız Türk yazarlarca değil, yabancılar tarafından da ortaya konuldu. Terörle mücadele kapsamında bakıldığında da gayrı nizami harp taktikleri uygulayan terör örgütleri karşısında dünyada en başarılı operasyonları Türk ordusunun yaptığı yine uluslararası kapsamda yayımlanan raporlardan bellidir.

Son olarak Fırat Kalkanı operasyonu, Türk ordusunun yine klasik başarılı harekâtlarından birisi oldu. Bu son harekâttaki başarının kendine has bir önemi vardır. Öncesinde uzun zaman üzerinde psikolojik harp yapılan Türk ordusu, 2007’den itibaren kumpas davalarıyla aktif bir şekilde hedef alınmış ve 2010’dan itibaren de üst kademeleri büyük ölçüde FETÖ tarafından ele geçirilmişti. Orduya bütünüyle hâkim olduklarını sananlar 2016’da ülkeyi de ele geçirmeye kalkışmış, ancak öncelikle Şanlı Ordumuzun tasfiye edilmiş ve halen görevde olan mensuplarının direnciyle, sonra da halkın katılımıyla bu teşebbüsleri akim kalmıştı. Fırat Kalkanı, bu kadar uzun ve planlı bir şekilde darbelere maruz kalmış ordumuzun gücünden hiçbir şey kaybetmediğini gösterdi. Gelenekleri M.Ö. 209’a kadar uzanan Türk ordusunun ve o zamandan beri askerlik hamuruyla yoğrulmuş olan Türk Milletinin, kumpaslarla ve kalkışmalarla zayıflatılabileceği zannedilse de bunların hayal olduğu anlaşıldı.

Bu askerî zaferlerin yanı sıra Türk ordusu, gerek BM gerekse NATO çerçevesinde üstlendiği görevlerde hem sevk ve organizasyon kapasitesi açısından hem de bulunduğu bölgelerdeki halklarla ilişkisi ve insani yönü açısından da yine yerli-yabancı araştırmalara konu oluyor. Diğer bir deyişle, modern zamanların araştırmacıları, Türk ordusunun sadece kahramanlığını değil insani yaklaşımlarını da tespit etti ve kayda geçirdi. Bu tespitler, tarihten gelen özelliklerin Türk askerinin şahsında ortaya çıkması sonucu yapılabiliyor. Geçtiği yolda dalından yediği üzümün parasını dala bırakan Türk askerinin hikâyeleriyle büyüyen Türk çocuğu, Çanakkale’de vatanını işgale gelen düşman kuvvetlerine dahi ahlaki bir davranış gösterdi ve bu ruh modern Türk ordusunun da temelini oluşturdu.

Yukarıdan beri saydığımız örnekler ve silsile, bize Zeytin Dalı Harekâtının askerî sonucunu şimdiden söylüyor. Bu konuda tek bir Türk ferdinin şüphesi yoktur. Türk insanı, operasyonun başarısından şüphe duymayacağı gibi operasyon sırasında da askerinin insani yaklaşımından şüphe etmeyecektir. Harekâtın askerî yönüyle ilgili ilk tespitler olarak bunları kayda geçirebiliriz.

Diplomasi

Zeytin Dalı Harekâtı, tıpkı Kıbrıs Barış Harekâtı ve Fırat Kalkanı gibi uluslararası kamuoyu girişimleri iyi hazırlanmış bir şekilde başladı. Öncelikle uzun zaman çeşitli düzeylerden yapılan açıklamalarla Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru oluşturulmak istendiği dünyaya anlatıldı. 2001’den itibaren küresel anlamda gelişen “teröre karşı savaş” olgusunun burada da uygulanması gerektiğine dünya kamuoyu şimdilik ikna edildi.

Bölgede doğrudan söz söyleyen ile kimin yanında olduğu çok da belli olmayan ülkelerin operasyonun başlamasına karşı çıkabilecek söylemlerine yer bırakılmadı ve dolayısıyla diplomasi bu anlamda da işletildi. Harekât başladığından beri de yetkililerin dış basına verdiği demeçlerle ve yabancı mevkidaşlarıyla yaptıkları görüşmelerle diplomasiyi devam ettirdikleri görülüyor. Bilindiği gibi uluslararası alanda sadece haklı olmak değil, tezini doğru anlatabilmek ve senin çıkarlarının muhatabının ayağına basmadığına muhatabını ikna edebilmek önemlidir. Bundan önceki harekâtlarımızda bir süre sonra başat ülkelerden gelen “artık bu kadar yeter” türü mırıldanmaların iş uzadıkça arttığı akıldan çıkarılmamalı ve diplomatik teyakkuz sürekli devam ettirilmelidir. Millî Mücadeleden önceki iki yüzyılımızı sahada kazanıp masada kaybetmek olarak nitelendirdiğimizi düşündüğümüzde, diplomatik sürekliliğin önemi kendiliğinden ortaya çıkar.

Harekât Sonrası?

Türkiye’nin Suriye politikasında toprak bütünlüğü vurgusunu daha gür ve sık yapması gerektiğini ifade etmiştik. Bu çerçevede harekâtın başlangıcından itibaren bu vurgunun her demeç ve toplantıda yapılmaya başlanması sevindiricidir. Bu toprak bütünlüğü vurgusu, hükümetimiz tarafından sadece harekâtı meşrulaştırıcı bir unsur olarak görülmemeli, işin temelinin toprak bütünlüğü olduğu tespit edilmelidir. Çünkü emperyalist güçler tarafından Suriye ve Irak’ın toprak bütünlüklerinin bozulması veya yok edilmesi orta vadede Türkiye için de aynı tehlikeyi beraberinde getirecektir. Dolayısıyla Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmak aynı zamanda kendi ülkemizi de emniyet altına almak demektir.

Bu tespitlerden sonra ABD ve Rusya’nın çeşitli girişimleri de göz önüne alındığında nasıl bir toprak bütünlüğü sorusu ortaya çıkmaktadır. Batı mahfillerinde uzun zamandır bölge ülkelerini parçalama yönünde teoriler üretildiği, bu konuda bir İsrailli tarafından 1982’de yazılan makalede Suriye’nin dört parçaya, Irak’ın da üç parçaya bölünmesi gerektiğinin savunulduğu Ümit Özdağ tarafından tespit edilmişti. Nitekim Birinci Körfez Savaşının başladığı 1991’den bu yana Irak’ın üçe parçalanma süreci ilerletildi. Bu tehlike ancak 2017 sonunda Türkiye-Irak ve İran’ın birlikte hareket etmesiyle bir miktar geriletilebildi. Irak’ta gidişat tersine dönmüş görünmesine rağmen hâlâ parçalı yapı ve bölünme tehlikesi devam ediyor.

Planın Suriye boyutu ise 2011’de sözde Arap Baharının bu ülkeye sıçramasıyla başladı. Bu krizde uzun müddet yanlış politikalar izleyen hükümet, nihayet oluşmakta olan terör koridorunu görerek yeni politikalar geliştirmek zorunda kaldı. Ancak, hâlâ eski politikaların izdüşümünün zaman zaman günümüze yansıdığı fark ediliyor. Bu sebeple askerin harekât planı ve sonucundan şüphemiz olmamasına rağmen, hükümetin oyun planı ve nihai hedefi Türk halkı tarafından henüz tam olarak anlaşılamamaktadır.

Federasyon Dayatması Tehlikesi

Kumpas davaları, sözde çözüm ve açılım süreçleri gibi merhalelerden buraya geldiğimize göre kafamızda bazı soru işaretleri oluşması normal. Zeytin Dalı Harekâtından sonra hükümetimiz nasıl bir toprak bütünlüğünü savunacak? Bu konuda ABD’nin açıkça Suriye’yi bölme girişiminde olduğunu görüyoruz. Rusya ise adı değişip Suriye Ulusal Diyalog Kongresi hâlini alan bir kongre toplama ısrar ve girişimiyle, Suriye’de etnik temelli bir federasyona doğru gidişe göz kırpar görünüyor.

Suriye gelişmelerini son birkaç yıldır iç gelişmelerle birlikte değerlendirmek doğru olacaktır. Bilindiği gibi 2013’te başlayan sözde açılım süreciyle terör örgütüne birçok taviz verilmiş, bu tavizleri iyi kullanan terör örgütü kendisine kurtarılmış alanlar inşa etmiş ve buralarda ciddi tahkimat yapmıştı. 2015’e kadar devam eden bu süreçte “ortak vatan” sloganıyla ülkenin üniter yapısından vazgeçilebileceği, bunun sonucunda etnik temelli yeni bir idari yapılanmaya gidilebileceği tezleri hükümet üyeleri ve süreci yürütenler tarafından sık sık dile getirilmişti.

Zeytin Dalı Harekâtının başlamasıyla birlikte ABD’nin güvenli bölge teklifi, acaba ABD’nin kafasındaki bölme planı ne aşamaya doğru gelişti sorusunu sorduruyor. Bu konuda Hakan Paksoy, Sadi Somuncuoğlu ve Cahit Armağan Dilek dikkate alınması gereken şüpheleri seslendirmektedir. Bu güvenli bölge teklifinin Suriye’yi etnik ve dinî temelli bir federasyona götürmesi tehlikesine her üç yazıda da işaret ediliyor. Böyle bir gelişmeye onay vermek Fırat’ın doğusundaki terör yapılanmasına da göz yummak anlamına gelir.

Söz konusu planlara bakıldığında sahada birbirine karşı konumlanan ABD ve Rusya’nın Suriye’nin geleceğinin etnik ve dinî temelli bir federasyon çerçevesinde şekillenmesi yönünde iradelerinin olduğu izlenimi uyanıyor. Önce Irak’ta denenmiş olan bu sürecin süper güçler tarafından Suriye’ye de yansıtılma tehlikesi göz ardı edilemez.

Dünyada Federasyonlar

Dünyadaki etnik ve dinî temelli federasyonlara baktığımızda bunların ülkeleri parçalanma sürecine götüreceği aşikârdır. Bunun için Avrupa’dan, ayrışmış Yugoslavya ve Çekoslovakya ile sık sık ayrılma tartışmalarının yaşandığı Belçika çok önemli örneklerdir. Dünyada ABD ve Almanya gibi başarılı federasyonlarda eyaletlerin etnik temelde şekillenmediği görülür. Bu ülkelerde eyaletler, dıştan dayatmayla ve etnik temelde değil, tarihî bir gelişim süreci içerisinde tabii olarak oluştular. Üstelik her iki ülkede de merkezî hükümet gücünü giderek eyaletler aleyhine arttırıyor. Yani gelişmiş ülkeler, daha federatif bir yapıdan daha merkeziyetçi bir yapıya doğru yöneliyor. Hal böyle iken Suriye ve Irak’a dışarıdan etnik temelli federal bölgeler dayatmak, orta vadede bu iki ülkenin parçalanmasına zemin hazırlamak demektir. Bu iki ülkenin İsrailli yazarın öngördüğü üzere toplam yedi parçaya ayrılması ise uzun vadede ülkemizin başını ağrıtacak bir süreç olacaktır. Hükümetin 2013-2015 arası benzer bir federasyon sürecini ülkemiz için de düşündüğü göz önüne alındığında böyle bir tehlikenin varlığı göz ardı edilemez.

Sonuç olarak, Zeytin Dalı Harekâtı başarıya ulaştıktan sonra Suriye’nin geleceği ile ilgili konularda uyanık ve dikkatli olma mecburiyeti vardır. Toprak bütünlüğü savunulduğu gibi, sözde toprak bütünlüğü anlamına gelecek olan federasyon ve benzeri dayatmalara karşı da tavır alınmalıdır. Ülkemiz için olduğu gibi Suriye için de üniter yapı çerçevesinde bir çözüm seslendirilmelidir. Türkiye’nin çıkarları bu çözümdedir.

 

Yazarın MİSAK'taki yazıları